🚲&📖 Friedrich Nietzsche “Böyle Buyurdu Zerdüşt”

**GBT~2026/002**

Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri

Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur… [Felsefe 📚]

2026 Maceraları Devam Ediyor!!

Cuma günkü turun tadı damağımda kalmıştı. Pire🚲’ye telefon edip pazar etkinliği için bir program yapalım mı dedim. Kabul etti. Aramızdaki iletişim bu kadar kuvvetli ve hızlı. Eskiden yaktığımız ateşin dumanıyla veya telgrafla haberleşiyorduk. Aradan epey zaman geçiyordu. Kararlaştırıp yola çıkmamız gecikiyordu. Şimdi öyle mi ya? Neyse. O şükran borcuyla Minnetler’e gitmeyi düşünüyordu. Bense memleketimin aynı adını taşıdığından Kadıköy’e gitmek istiyordum. Yazı-tura attık. Benim bahsim kazandı. Bu durumda rota olarak Kadıköy kesinleşmiş oldu. Pazar sabahı 9.30’da terasta buluşmak için sözleştik.

Hava iki gündür yine buz gibiydi. Annem olsaydı, “Oğlum manyak mısın bu havada çıkıyorsun, kafayı üşüteceksin,” derdi. Annem yok. İşime karışan hiç kimse yok. Kafayı da üşütürüm, popoyu da… Ama bu bisiklet turlarının vazgeçilmezi. Doğa ne buyurursa o.

Zaten biraz pedal çevirince ısınıyorum. Yeter ki donuma kadar ıslatacak bir sağanak ile karşılaşmayayım. Yoksa hava buzmuş, sert rüzgârlıymış, sucukmuş, pastırmaymış hiç önemli değil. Vız gelip tırıs gider. Zaten Kadıköy köyüne varınca gene odun sobalı bir kahvehaneye sığınacağım. Gerçi rezervasyon yapmadım ama sıkıntı yok. Her köşesi bana uyar. Pencere kenarı olan koltuk tercihli opsiyonum.

Salaklar köyleri değiştirip mahalle diye iddia ettiklerinden beri ben acayip gıcığım bunlara. Ulan, ne mahallesi, basbayağı köy işte. Orada yaşayanlara mahalleli mi diyorsunuz? Bildiğin köylü diyorsunuz. E, o zaman.

Gerçi benim ‘körler ülkesi’ Kadıköy’üm ile Babaeski’nin bu güzel Kadıköy köyü arasında uçurum var. Biri şehirleşmenin kucağında, diğeri gübre-süt-tahıl kokusuna müheyya. Öyle olmakla birlikte aralarında derin bir bağ varmış gibi kabul ediyorum. Kim bilir, belki taşıdıkları isim benzerliğinden dolayı.

Boş ver. Konuya odaklanalım. Ne de olsa bu 2026’nın ikinci “bisiklet & kitap” turu.

Pedallar Dönüyor

Kadıköy’e üç farklı rotadan gidebilirim. Ama ben en bilindik olanını takip edeceğim. Aslında evden 7-8 km kadar bir mesafe. Uzatır mıyım? Bilemedim.

Bu defa yanıma alacağım kitap konusunda hazırlıklıyım. Seçim konusunda kendimle öyle derin tartışmalara girmeyeceğim. Çünkü derin tartışmayı alacağım kitabın içeriğine bırakıyorum. Zira bugün günlerden ‘felsefe’. Kitaplıktan çektiğim 300 sayfalık “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını alıp sırt çantama yerleştiriyorum.

Sabah terasta Pire🚲 ile buluşup Kırklareli Caddesi’nden Kadıköy’ün yolunu tuttuk. Trafik her zamanki gibi. Levhaların bulunduğu ana kavşağa ulaştıktan kısa süre sonra çam kokuları gelmeye başladı burnuma. Son yürüyüşlerden sonra bacağımdaki kasılmalar nedeniyle tempoyu hafif tutmayı teklif ettim yoldaşıma. İtiraz etmedi. Kavşaktan sola dönüp eski demiryolunun bulunduğu toprak araziye girdik. Buradan kestirme Kadıköy yoluna çıktık.

Yol asfalt. Satıh ara ara çukurlarla dekore edilmiş, biraz bozuk bir yol olsa da çok keyifli. Çünkü artık Babaeski merkezinin dışında uçurtma uçuruyoruz havasındayız. Etraf bomboş. Çevrede tek tük evlerden ve köpeklerin havlamalarından başka kayda değer bir şey yok. Amacımız durmadan yola devam etmekti. Asfalt yol dümdüz ilerlediğinden kondisyon eksikliğimi baş gösterecek hayali yokuşlara fiktif bir nanik yapıyordum. Benim fotoğraf merakımı bilen Pire🚲 bazen zınk diye duruyor, soluk aldırıyordu fotoğraf makineme.

Kadıköy’ün girişine geldiğimizde gördüğüm manzara karşısında dayanamadım ve duralım dedim. Bu köyün tabelasının önünde de fotoğraf çekeceğim. Sanki ilk defaymış gibi bir hissiyat içindeyim. Halbuki kim bilir kaç kez bu köye ‘muhtar’ olmuştum. Kaçıncı seferimdi, arşivimde var, aklımda yok. Fotoğraf makinemin yerine bu kez cep telefonumu çıkarıp girişteki manzarayı görüntüledim.

Hazır durmuşken ortalıkta telaş içinde gezinen birkaç köylü kafasını da kadrajıma aldım. Evlerinin önünde hararetli bir meşgale yaşıyorlar. Beni fark ettiler mi, görmediler mi, gördülerse umursamadılar mı, farkında değilim. Buz gibi havada bir bisiklet turistine rast gelmek ne kadar hayırlı ise, ondan alakadar olmamış olabilirler.

Balon Gibi Şiştim Çuvaldızı Batırma Zamanı

Bu yaz Saros’da uzun mesafeli bisiklet ve kitap turlarına devam etmek istiyorum. Geçen yılın Britanya adasının gezileri bana yaramadı. İrlanda yemekleri, viskileri, Guinness biraları… Yaz boyunca kamp kurduğum ATS’de de pinekleyip çöreklere, böreklere dalmak da göbeğimin geometrik çevresini artırdı. Aşırı kilo aldım ve şimdi bunun performansıma nasıl trajik yansıdığına tanık oluyorum. Yaza kadar fazla kilo almamam lazım.

Bu yüzden işi biraz sıkı tutup şimdiden çalışmaya başlamalıyım. Pire🚲’den vazgeçmem. Kaldı ki turlarım için yeni bir bisiklete ihtiyacım yok. İnanıyorum ki onunla yeniden çok güzel turlar yapacağız ve yine çok iyi bir ikili oluşturacağız. Ondan bu tür tur talepleri geldikçe çok mutlu oluyorum. Amacıma ulaşıyor olmak, bisikletimin heveslenip yola çıkmaya hazırlandığını görmek yüzümü çok güldürüyor. Birbirimize kamp gecelerinde kendi ellerimizle acı kahve yapıp ikram edeceğimiz günler hiç de uzak değil.

Bir Fincan Kahvenin 40 yıl Hatırı

Kadıköy merkezde biraz köy havası soluduktan sonra gözüme kestirdiğim kahveye yöneliyorum. Pencere kenarındaki 5 numaralı üstü meşin kaplı demir ‘koltuğa’ Nietzsche ile birlikte kuruluyoruz. Kahveci az sonra elinde tepsisiyle geliyor. Türk kahvem ile birlikte seyahat eden meyvesiz sodamı masama bırakıyor.

Ocak ayının bu ikinci pazar gününü “🚲&📖” turlarımın ikinci kitabına ithaf ediyorum, Friedrich Nietzsche’den “Böyle Buyurdu Zerdüşt

Bundan iki yıl önce Arthur Schopenhauer’in “Aşkın Metafiziği” ve “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” kitaplarını okumuştum. Şimdi sırada Nietzsche’nin Schopenhauer’dan etkilenerek geliştirdiği kavramlara; ‘tanrının ölümü’ (God is dead), ‘güç istenci’ (the will to power), ‘üstinsan’ (Superman/Beyond-Man) ve ‘bengi-dönüş’ (eternal recurrence) gibi temel fikirlerine odaklanacağım.

Felsefeyi bir roman gibi değil de üzerinde çalışarak ve notlar alarak, ve hatta diğer kaynaklardan da beslenerek okumayı daha çok tercih ediyorum. Ve biliyorum ki günün sonunda Nietzsche’nin kendisini kendime, Marksist dünya görüşüme pek yakın bulmasam da onun yaklaşımıyla Zerdüşt’ün yalnızlığını, insanlığın çıkmazlarını ve insanın kendini aşma yolundaki mücadelesini bu kitapla birlikte anlamlandırmaya çalışacağım.

Kahveye Yerleşince Kitabın Sayfaları Aborda

Kapra Yayıncılık’tan çıkmış elimdeki “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ün kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye. Göz attığım İÇİNDEKİLER dört ayrı bölüme ayrılmış. Her bir bölümde faklı konulara yer verilmiş. Birinci Bölüm, ‘Zerdüşt’ün Önsözü’ ile açılıyor:

<<Zerdüşt otuz yaşına bastığında, yuvasını ve vatanının denizlerini bırakarak dağlara çıktı. Burada on yıl hiç yorulmadan ruhunu dinledi. Yalnızlığının keyfini çıkardı. Ancak sonunda yüreği değişti. Bir sabah şafak vaktinde, güneşe doğru durarak, şöyle konuştu:

“Ey büyük yıldız! Aydınlatacak kimsen olmasa, ne olurdu kaderin?

On yıl boyunca, mağarama geldin. Kartalım, yılanım ve ben olmasaydım; kendi ışığından, arşınlamış olduğun yollardan bıkmış olurdun. Ama biz her sabah bekledik seni. Bolluğunu alıp seni bu yüzden kutsadık. Bak! Kendi bilgeliğimden bıkmışım. Balını çok fazla toplamış arı gibi uzanacak eller gereklidir bana.

Armağanlarımı paylaşmak isterim insanlar arasında. Bilgeler bir kez olsun budalalıklarından, fakirler bir defa servetlerinden mutlu olsunlar diye. Bu yüzden derinlere girmeliyim. Senin akşam vakitleri denizlerin ardına girip, yeraltı dünyasına ışık getirdiğin gibi. Ben de senin hemen ardından inmek istediklerimin arasına inmeliyim ey parlak yıldız!

Ey kıskançlıktan uzak ve en büyük mutluluğu gören huzurlu göz; kutsa beni! Her yer mutluluğunun yansımasını taşıyan, içinden suyun altın gibi aktığı, taşmak isteyen kâseyi kutsa! Bak! Kâse yeniden boşalmak istiyor; Zerdüşt yeniden insan olmak istiyor.”

Böyle başladı Zerdüşt’ün inişi.>>

Zerdüşt’ten Çaylar, Ihlamurlar… Ya Salep?

Bir yandan gelsin çaylar, gitsin ıhlamurlar; sayfaları hararetle çeviriyorum. Keşke bir de orijinal bir salepçi olsaydı bu köyde. Şimdi Vefa bozacısında olsaydım bozayı da lüpletirdim. Oysaki kış aylarının en sevilen içeceği, bol tarçınlı sıcacık bir salep… İstanbul’da sürüsüne bereket. Kadıköy’de Fazıl Bey’in Türk Kahvesi… Emirgan Sütiş… Bostancı’da Serez Dondurmacısı… Yine Kadıköy’de Meşhur Dondurmacı Ali Usta… Çengelköy’ün Tarihi Çınaraltı Aile Çay Bahçesi… Karaköy’de Güllüoğlu… Eyüp’te Pierre Loti Kahvesi… Şişli’de Damla Dondurma… Yeniköy’de hem Zeynel Muhallebicisi hem de Yeniköy Kahvesi… Eksiği yok fazlası var…

Farkında değilim. Çayımdaki süt köpüğünü höpürdetiyorum. Felsefi derin düşünceler sesli düşünmeye sevk ediyor. Kitabı sesli okuma isteğime havale ediyor. Ben bunun için doğada tek başıma kitap okumayı seviyorum. Avazım çıktığı kadar şiirler savuruyorum denize, göle, dereye, ormana… Kitap ise en güzel doğada okunuyor. Üstelik sesli okumak Alzheimer’ı önlüyormuş diye bilimsel salvolar var. Ben o savların yakıştırmacasıyım.

E, O Vakit Zerdüşt Kim Ola?

Efendim, Zerdüşt (namı diğer Zarathustra), çok farklı doğum tarihlerine sahip bir şahsiyet. Kimi kaynaklara göre İÖ 1. kimine göre 2. binyılda yaşadığı tahmin ediliyor. Hatta bazı bilim insanlarına göre İÖ 6. ve 7. yüzyıllarda, bazılarına göreyse İÖ 6. binyılda yaşamıştır deniliyor.

Zerdüştlük dininin kurucusu olan Pers bilgesidir. Tarihin ilk büyük monoteist (tek tanrılı) inanç sistemlerinden biri olan Zerdüştçülüğün (Zerdüştîlik ya da Mecusîlik de deniliyor) temelini atan bu figür, Ahura Mazda adlı tanrının varlığını ve iyi ile kötü arasındaki kozmik mücadelenin merkezde olduğu bir ahlaki dünya görüşünü savunmuş. Dahası; Zerdüşt, kutsal kitabı Avesta’da geçen “Asha” (hakikat, düzen) kavramına büyük önem vermiş, insanları doğruyu seçmeye ve ahlaki bir yaşam sürmeye çağırmış.

Peki Nietzsche’nin niyeti neydi?

O eserine kahraman olarak Zerdüşt’ü seçerken bilinçli bir ironi yaratıyor aslında. Çünkü Zerdüşt, Batı tarihindeki en etkili ahlak sistemlerinden birinin kurucusu olarak görülüyor. İyi-kötü karşıtlığı üzerine kurulu bir ahlaki düzenin temellerini atan kişidir diye söz ediliyor.

Tersine; Nietzsche ise “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te, ahlakın kökenlerini sorgulayan ve geleneksel ahlaki değerleri altüst eden bir felsefe ortaya koyuyor. Sayfaları hızlıca çevirdikçe, konuların içeriğine gömüldükçe Nietzsche’nin ne yapmaya çalıştığını fark ediyorum. Bu yüzden, ahlaki değerleri tersine çeviren bir felsefeyi, ahlakın temel taşlarından birini atan bir figüre söyletmek ironik ve güçlü bir tercih. Alkışlıyorum kendisini.

Birçok insana göre filozof olmadığı düşünülen ve fakat 19. yüzyıl Alman felsefesinin önde gelen figürlerinden biri olan Friedrich Wilhelm Nietzsche, eserin orijinal Almanca metninde “Zarathustra” adını kullanır. Nedeni; Zerdüşt’ün Batı dillerindeki yaygın formu sayılmasındandır. Ve Nietzsche’nin metninde eski bilgenin adını taşıyan kurgusal bir peygamber olarak geçmektedir.

Kitapta; Zerdüşt’ün Nietzsche’deki versiyonu, tarihsel figürden farklı olarak Tanrı’nın ölümünü ilan eden, eski değerleri yıkan ve insanı üstinsana çağıran bir bilge olarak şekilleniyor. Nietzsche, Zerdüşt’ü tarihsel bir peygamber olmaktan çıkararak, kendi felsefesinin sözcüsü haline getiriyor.

Kitabın, lirik dile sahip olması da çok hoş, okumayı keyifli hale getiriyor.

Bir Anekdot ve Kitabın Yolculuğu

Nietzche, kitabın birinci bölümünde, “Bir zamanlar Zerdüşt de insan ötesinin hayallerine kapılmıştı, tüm öte dünyacılar gibi. O zaman dünya acı çeken ve işkence gören bir tanrının eseriymiş gibi görünüyordu bana,” diyor. Çok etkileyici. Konular çeşitlendikçe bunun gibi sarsıcı küratöryel eleştiri fazlalaşıyor ve derinleşiyor. (1)

Friedrich Nietzsche, “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ü 1883-1885 yılları arasında kaleme almış. Eser, dört bölüm halinde yazılmış olup, Nietzsche’nin hayatının en üretken ama aynı zamanda en yalnız dönemlerinden birine denk gelmiştir. O sırada 39-41 yaşlarındadır. Ne var ki sağlık sorunları nedeniyle akademik kariyerini çoktan bırakmış, İtalya ve İsviçre’nin çeşitli bölgelerinde inzivaya çekilmiştir. Kitabın ilk üç bölümü 1883-1884 yıllarında tamamlanır. Dördüncü ve son bölüm ise 1885’te yazılır.

Nietzsche’nin yazdıkları arasında “Böyle Buyurdu Zerdüşt”, onun felsefi sisteminin belki de en edebi ve şiirsel haliyle ifade edildiği başyapıtı olarak gördüğümü not etmeliyim. Bu kitapta, daha önce “İnsanca, Pek İnsanca” ve “Şen Bilim” gibi eserlerinde temellerini attığı fikirler doruk noktasına ulaşıyor. Zaten yazarın kendisi de “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ü tüm zamanların en yüce kitabı olarak nitelendirmiş. Bunu çok net bir şekilde gözlemledim.

Zerdüşt, Nietzsche’nin felsefi mesajlarını aktaran bir peygamber figürüdür. Kitapta; onun dilinden insanın eski değerlerden sıyrılıp kendini aşmaya yönelik mücadelesi anlatılıyor.

Nietzsche’nin kitabında kıyamet gibi mazmun var

Fakat bu kitap, bildiğimiz klasik felsefi metinlerden farklı olarak, bir anlatı formunda. Ve çok sık şiirsel bir dille kaleme alınmış. Bu yüzden zaman zaman anlamakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim. Bazı satırları birkaç kez okuma ihtiyacı duydum. Metaforlara ancak bu denli takılabilirdim. Oysaki 80’li, yıllarda İngilizce kurslarımı görürken en fazla metaforları sever, metaforik çözümlemeler yapmaya bayılırdım.

Tıpkı Nietzsche’nin iddia ettiği gibi, kitapta birbirinden çok farklı konular yer alırken, onun ironik, eleştirel ve felsefi zekâ fışkıran şiirsel kalemi, okuru defalarca dönüp anlamasına motive eden eğlenceli, değişmeceli metinler yaratıyor. Ancak eser yayımlandığı dönemde beklediği ilgiyi görmemiş. Hatta çağdaşları tarafından anlaşılmamış. Yine de zamanla Nietzsche’nin en etkili ve en çok alıntılanan eserlerinden biri haline geldiği çok açık.

Kitabın Kafa Kâğıdı

Alman klasik filolog ve filozofun, bu eserini Batı’nın düşünce tarihine sistemli bir saldırı başlatmak için kullandığını düşünmek hiç zor değil. Özelde hedef seçtiği üç fikirden söz edebiliriz:

Birincisi “insan” ya da “insan doğası”… İkincisi “Tanrı”… Ve üçüncüsü de “ahlak veya etik” hakkındaki fikirlerdir.

Künye: Friedrich Nietzsche, “Böyle Buyurdu Zerdüşt”, Kapra Yayıncılık, Birinci Basım 2020, Felsefe, 300 sayfa

Aslında Saros’da büyük ana kütüphanemde İş Bankası Yayınları’ndan Mustafa Tüzel çevirisiyle çıkmış kitabı da mevcut. Ama ona erişmek için baharı bekleyemedim. Nasılsa burada bir baskısı varken, gerek duymadım. Ayrıca bildiğim kadarıyla daha birkaç çevirisi de yer alıyor kitapçıların raflarında. Hangisi daha iyidir, akıcıdır, sürükleyicidir, araştırmadım. Bence elimdeki kitap da önerilebilir. Dil gayet akıcı, kıvrak, pürüzsüz.

[Arka Kapaktan]

Nietzsche’nin, fikir dünyasının zirvesine yerleştirdiği eseri “Böyle Buyurdu Zerdüşt”, düşünürün olgunluk çağını temsil eder. Anlatmak istediği her şeyi, son kitabı olan bu eserde özetlediğini söyler: <<İyi olan nedir?” diye soruyorsunuz. Cesur olmak iyidir. İzin verin küçük kızların konuşmasına. İyi olmak, aynı zamanda güzel ve dokunaklı olmak demektir. Size kalpsiz diyorlar. Ama gerçek, sizin kalbiniz; seviyorum sizin samimi utancınızı. Sizler kendi selinizden utanıyorsunuz, diğerleriyse sularının çekilmesinden.>>

Nietzsche’nin “herkes ve hiç kimse için” yazdığını söylediği bu başyapıt, Almanca aslından Türkçeye çevrildi…

Kitabın İçeriğinin Etkileri

Nietzsche başka bir yerde “çekiçle” felsefe yapmaktan bahseder. Hammer effect… Burada da bilfiil Batı’nın felsefe geleneğinin en tanrısal görüşlerini, özellikle de bu üç fikirle ilgili olanları paramparça etmekten çekinmez. Bunu umulmadık derecede keskin ve ateşli bir tarzla yapar. O kadar ki eser zaman zaman felsefeden çok kehanete dönüşmüştür. Hatta o kadar accelerando yazılmıştır ki ilk bölümü kâğıda dökmek Nietzsche’nin sadece birkaç gününü almıştır.

Nietszche’nin kitabı insanların bir felsefe kitabından beklediği serinkanlı, çözümlemeli, analitik ezgiye sahip değilse de Alman fillog yine de tutarlı ve çok iddialı bir vizyon sergilemektedir.

Az önce sözünü ettiğim gibi Nietzsche’nin peygamberinin adı Antik Pers peygamberi Zarathuştra’dır. Onun en bilindik adı da Zerdüşt’tür. Kitap Zerdüşt’ün 30 yaşında dağlarda yaşamaya gittiğini anlatarak başlar. On yıl boyunca dağdaki yalnızlığından hoşnut olan Zerdüşt, bir şafak vakti uyanıp dağda tek başına biriktirdiği bilgelikten yüreğinin daraldığını fark eder. Ve bunun üzerine bilgeliğini insanlığın kalanıyla paylaşmak için aşağılara, pazar yerine inmeye karar verir.

İki Münzevinin Kader Ortaklığı

Kasabaya giderken yolda, bir tepenin eteğinde yaşlı bir münzeviyle karşılaşır. İki adam birbirlerini bilmektedir. Hem de bir on yıl kadar öncesinden. Zerdüşt dağa ilk çıktığı zamandan beri tanışmaktadırlar. Zarathuştra gibi yalnız yaşamayı tercih etmiş, toplumdan uzak durmuş, inzivaya çekilmiş münzevi derviş, Zerdüşt’ün son on yılda değiştiğini sezer. Ona göre Zerdüşt dağa çıktığında küller taşımaktayken şimdi, inerken ateş taşımaktadır. Münzevi, Zerdüşt’e bir soru sorar: 

Neden bilgeliğini paylaşma zahmetine giriyorsun?” 

Zerdüşt’e dağlarda kalmasını söyleyip mesajını kimsenin anlamayacağı uyarısında bulunur. Bu kez Zerdüşt, ona bir soru sorar: 

Münzevi dağlarda ne yapmaktadır?” 

Münzevi şarkı söylediğini, ağladığını, güldüğünü, mırıldandığını ve Tanrı’ya şükrettiğini söyler. Bunu duyan Zerdüşt kahkahayla güler. Sonra münzeviye iyi dileklerini belirterek dağdan aşağı yoluna devam eder. Giderken bir yandan da kendisine şöyle söyler: 

Bu nasıl mümkün olabilir? Bu yaşlı münzevi Tanrı’nın öldüğünü henüz duymamış.

Erdem Kürsüleri Antolojisi

  • Uyanmış bilen kişi der ki: Bütünüyle bedenim ben, başka hiçbir şey değilim onun dışında; ruh da bedendeki bir şeye verilen addır sadece.
  • Senin küçük aklın da bedenin aletidir. Düşüncelerinin ve duygularının ardında güçlü bir buyurgan, bilinmeyen bir bilge vardır kardeşim — benlik denir ona. Senin bedeninde yaşar o, senin bedenindir o. Bedeninde senin en büyük bilgeliğinden daha çok akıl vardır. Kim bilebilir ki, en büyük bilgeliğin niçin gerektiği bedenine?
  • Sağlıklı bedenin sesini dinlemeyi yeğleyin; daha dürüst ve daha duru bir sestir bu. Sağlıklı beden daha dürüst ve daha duru konuşur kusursuzu ve dimdik olanı ve yeryüzünün anlamından söz eder.
  • Benim yaşamla aram iyidir, bana bile kelebekler, sabun köpükleri ve kimlerse onlara karşılık düşen insanlar, mutluluktan en iyi anlayanlar gibi görünüyor. Bu hafif, budala, narin küçük canların kanat çırptığını görmek — Zerdüşt’ü ağlamaya ve şarkı söylemeye itiyor bu. İnanacak olsaydım, dans etmesini bilen bir tanrıya inanırdım.
  • Öfkeyle değil; gülmeyle öldürür insan.

Pazar Yerinin Güldestesi

  • Yürümeyi öğrendiğimden beri koşuyorum, uçmayı öğrendiğimden beri kimse itmeden havalanıyorum. Hafifim şimdi, kendimle baş başa görüyorum kendimi, şimdi bir tanrı dans ediyor bende.
  • Yeryüzüne sadık kalın, kardeşlerim, erdeminizin gücüyle! Sizin armağan eden sevginiz ve bilginiz hizmet etsin yeryüzünün anlamına! Rica ediyorum sizden, yalvarıyorum size.
  • İzin vermeyin sevginizin ve bilginizin yeryüzüne ait olandan kaçmasına ve kanatlarıyla sonsuz duvarlara çarpmasına! Ah, daima vardır böyle uçup giden erdemler!
  • Uçup giden erdemi yeryüzüne geri döndürün, benim yaptığım gibi – evet geri döndürün bedene ve yaşama: yeryüzüne anlamını versin diye, bir insan anlamı versin diye!
  • Sadece binlerce yılın aklı değil, çılgınlığı da patlak verdi üstümüzde. Tehlikelidir mirasçı olmak.
  • Hâlâ savaşıyoruz adım adım, rastlantı denilen devle; ve şimdiye dek tüm insanlığa hükmetti anlamsızlık, anlamı olmayan.
  • Tininiz ve erdeminiz yeryüzünün anlamına hizmet etsin, kardeşlerim: ve tüm şeylerin değerini siz belirleyin yeni baştan! Bu yüzden savaşanlar olmalısınız! Bu yüzden yaratanlar olmalısınız!

Böyle Buyurdu Zerdüşt

Kitabın farklı sayfalarından derlenmiş bu alıntılar, eserin birinci bölümünü özetler nitelikte:

  • Öte dünyaya karşı Yeryüzünün anlamı
  • Akla karşı Beden
  • Nihilist pesimizme karşı Coşku
  • Aşkın Tanrıya karşı Tanrılaşmış yani kendi anlam ve değerlerini yaratan Üstinsan.

Gott ist tot, Tanrı Öldü”

Tanrı’nın ölümü fikri Nietzsche’nin fikirleri arasında belki de en ünlüsüdür. Ve insanın aşılması gereken bir varlık olduğu fikri ve Nietzsche’nin farklı ahlak anlayışıyla yakından ilişkilidir. Bunlar arasındaki ilişki Zerdüşt’ün hikâyesi ilerledikçe daha çok açığa çıkar.

Zerdüşt dağından inip kasabaya geldiğinde sahneye çıkmak üzere olan bir ip cambazının çevresinde birikmiş bir kalabalıkla karşılaşır. Hemencecik onların arasına karışır. Daha ip cambazı ipin üzerinde yürüyemeden karşısına dikilir ve: 

Durun! Size ‘üstinsanı’ öğreteceğim!” der.

İşte o anda kalabalığa iletmek istediği gerçek meseleyi anlatmaya başlar: 

İnsan aşılması gereken bir varlıktır…” 

Zerdüşt bunun ardından uzun bir konuşma yapar. Ama sonuna geldiğinde kalabalık ona sadece alaycı güler. Zira halk, onu da başka bir gösterici veya ip cambazından evvel sahne alan bir antre göstericisi sanmışlardır. Kitabına bu sıra dışı girizgâhla başlayan Nietzsche, felsefesinin alacağı tepkilerle ve gerçekte söyleyecek hiçbir şeyi olmayan felsefi bir gösterici gibi görülmekle ilgili kendi endişelerini ağzından kaçırıyor gibidir.

Eğer Zerdüşt’ün etrafına toplanan kalabalığın düştüğü hataya düşmek istemiyorsa ve Nietzsche’nin söylediğini gerçekten anlamak istiyorsa, kitabı okumaya başlayan kişinin de Nietzsche’nin inançlarının özüne inmesinde fayda var.

Okey, Meydanda Kavram Kargaşası Var

Nietzsche belli kavramların içinden çıkılmaz şekilde karmakarışık hale getirildiğine inanır. Bu kavramlar ‘insanoğlu’, ‘ahlak’ ve ‘Tanrı’dır. Edebi karakteri Zerdüşt’e Tanrı’nın öldüğünü nakarat halinde söyletmesiyle sadece dine bir saldırı başlatmamış, daha cesur bir şey yapmıştır. Buradaki “Tanrı” sadece filozofların hakkında konuştukları ya da dualar döşedikleri tanrı değil, insanların savunageldiği yüce değerlerin tümüdür. Tanrı’nın ölümü sadece Tanrı’nın ölmesi değil, aynı zamanda insanoğlunun miras aldığı söz konusu yüksek değerlerin de ölümüdür.

Nietzsche felsefesinin otantik amaçlarından biri “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi” adını verdiği, etik ile hayatın anlam ve amacı hakkında alışmış olunan düşünce yöntemlerinin sorgulanması girişimidir. Nietzsche sürekli bunu yapar. Yaparken de insanların bugüne kadar iyi ve kötü hakkında düşündüğü her şeyi altüst eder. Dahası hayatı doğrulamanın peşinde olmayan şenlikli bir felsefe başlattığını tekrarlar. İnsanoğlunun “iyi” olduğunu düşündüğü şeylerin çoğunun aslında hayatı sınırlamanın ya da ondan sırt çevirmenin yöntemleri olduğunu iddia eder.

Velhasıl;

İnsan bir gaflet anında kendisini toplum önünde aptal konumuna düşürmenin “iyi” olmadığını düşünüyor olabilir. Ve bu yüzden de sokaklarda sevinç içinde raks etme dürtüsüne karşı koyar. Cinsellik söz konusu olduğunda tenin arzularının günah olduğunu düşünüyor olabilir. Ve bittabi bu arzular uyandığında kendisini cezalandırmaya kalkışır. İhtiyacı olduğundan değil, öyle yapmanın toplumsal bir görev olduğunu düşündüğü için bunaltıcı, bezdirici işlerde çakılıp kalmış sayılır.

Nietzsche işte bu tür hayatı inkâr eden felsefelere bir son vermek ve bu şekilde insanoğlunun kendisini farklı bir açıdan görmesini istemiştir.

Din Karşıtlığındaki Süpermen

Yaşama sövmek, hatta daha ileri gidip küfretmek… Zerdüşt, Üstinsanın gelişini ilan ettikten sonra dini mahkûm etmeye girişir. Üst insan, Clark Kent’ten ayrı olarak bir nevi felsefi üstün insan profilidir. Geçmişte en büyük küfrün Tanrı’ya küfretmek olduğunu… Ama artık en büyük küfrün hayatın kendisine küfretmek olduğunu söyler.

Zerdüşt’ün dağda yaptığını düşündüğü elzem hata da budur:

Hayata sırtını dönmek… Ve orada olmayan bir Tanrı’ya dua etmekle hayata karşı günah işlemiştir.

Tanrı’nın ölümünün arkasındaki tarih ve insanlığın yüksek değerlerine olan inancını kaybetmesi Nietzsche’nin “Putların Batışı: Ya Da Çekiçle Nasıl Felsefe Yapılır” ya da kısaca “Putların Alacakaranlığı”nda yayınlanan “Hakiki Dünya’nın Sonunda Bir Masal Oluşu” adlı denemesinde anlatılır. Denemenin alt başlığı ise “Bir Yanılgının Öyküsü”dür ve Batı felsefesinin olağanüstü biçimde sıkıştırılmış bir sayfalık tarihidir. Nietzsche öykünün Yunan filozofu Platon’la başladığını söyler.

Kör Olası Çileci Dünya Görüşü

Zerdüşt, “Dünya acı çeken ve işkence gören bir tanrının eseriymiş gibi görünüyordu bana..” derken, başlangıçta onun da öte dünyalara inandığını ve tıpkı diğer insanlar gibi varoluşu acının, çilenin ve bir tür ilahi adaletin sonucu olarak gördüğünü anlatır.

Filvaki bu ifade özellikle Hristiyanlık ve diğer çileci dünya görüşlerine bir göndermedir. Hristiyanlık, Tanrı’nın acı çekmesini ve çilenin kutsanmasını merkeze alan bir inanç sistemidir. (Sadece Hristiyanlık değil elbet.) İsa’nın çarmıha gerilmesi, insanın günahları için çekilen acıyı temsil eder. Bu, dünyayı bir tür kefaret ve ıstırap alanı olarak görme anlayışıyla birleşir. Bu yüzden insanların hepsi doğduğu anda bir açıdan günahkârdır.

Bu bakış açısına göre dünya, insanın sınandığı ve ödülünü ancak öte dünyada alabileceği bir mekândır. Fakat Zerdüşt, onun deyimi ile, zamanla uyanmış ve bunun bir yanılsama olduğunu fark etmiştir.

Nietzsche’ye göre bu çileci dünya görüşü, insanın yaşamla bağını koparır. (Münzevilik de bu çilekeş dünyanın eseridir.) Ve ona karşı bir nefret geliştirmesine neden olur. Bu, Hristiyan köle ahlakının temelidir. Artık dünyanın bir çile alanı değil, tam tersine kutlanması ve kucaklanması gereken bir varlık alanı olduğunu fark eder.

Rönesans, Reformlar ve Aydınlanma Çağı

Nietzsche’nin çağı, Aydınlanma sonrası bilimsel gelişmelerin yaşandığı, geleneksel anlatıların hızla değiştiği bir çağdır. Piyasada materyalist anlatılar, düşünceler hızla yükseliyordu. Kopernik, Darwin ve modern bilim, evrenin insan merkezli olmadığını göstermişti. İnsan aklıyla üretilmiş soyut ürünler idealizmin basit bir oyuncağıydı. Artık bir biçimde evrenin bir amacı olduğu fikri geçerli değildi. Kant ve diğer Aydınlanma filozofları ise Tanrı’nın bilinebilir olmadığını ve metafizik inançların spekülasyon olduğunu, bu yüzden felsefi sorgulamanın dışında bırakılması gerektiğini ortaya koymuştu. Nietzsche’ye göre bu gelişmeler, Tanrı’nın yalnızca bir insan yaratımı olduğunu ve onun ölümüyle yeni bir anlam sisteminin kurulması gerektiğini gösteriyordu.

“Tanrı’yı biz öldürdük! Bizler, hepimiz onun katilleriyiz!”

Nietzsche’nin bu ünlü tasviri, genellikle din felsefesinde karşılaştığımız türde Tanrı’nın varlığını inkâr eden, materyalist bir argüman değildir. Nietzsche burada Batı uygarlığının temelini oluşturan dini ve metafizik sistemlerin çöküşünü… Ama daha da önemlisi; bunun insanlık üzerindeki etkilerini anlatır… Tanrı’nın varlıksal mahiyetinden ziyade, tanrının temsil ettiği değerlerin değişimi ve gözden düşüşünü izler. Marksizm’de ise ontolojinin daha fazla tarihsel ve diyalektik materyalizm açısından sınıfsal olarak tartışılması yerini koruyor. “Din insanların afyonudur,” diye boşuna yırtınmamıştır Marx. (2)

Kitabın Sonuna Gelindi Şimdi N’olacak?

Açıkçası Nietzsche’nin anlattıklarıyla yeni şeyler keşfettiğimi söyleyemem. Ama edebi bir eser olarak baktığımda çok da hoşuma gittiğinin altını çizebilirim. Çünkü onun anlatım tarzı bir filolog olarak çok başka. Ayrı bir lezzet taşıyor anlatım dili. Bu yüzden değinmesi, teması olsun diye yazdığı birkaç antolojik metni buraya taşımadan yapamadım. Öyle tadı çıkar ancak dedim.

Bunları düşünürken bir yandan, angudi pozumu da vermişim şöyle. Kitabın son sayfalarına eriştiğimi fark ediyorum bir anda. Bir pazar gününe sığdırdığım kalender “Böyle Buyurdu Zerdüşt” çok iyi geldi. Zihnimin içinde sık sık özgün kaynaklara gidip anımsamalar yarattım kendimce. Kitabın içindeki konular baş döndürücüydü. Oldukça yoğun ve şiirsel bir metin olduğu için zorlanmam oldukça doğaldı. Nietzsche’nin kendisi bu duruma dair zaten şöyle diyor:

Herkes ve hiç kimse için bir kitap. Yani aslında herkesin rahatlıkla okumasını yazar da beklemiyor.

Ben hiç sıkılmadım. Metaforlar, benzetmeler, teşbihler yerindeydi. Oldukça düşündürücüydü. Kuşkusuz, kitabın temel yapısı bir hikâye etrafında şekilleniyor. Zerdüşt’ün bir bilge olarak dağdan inip insanlara mesaj vermesi… Sonra tekrar inzivaya çekilmesi gibi bir olay örgüsü var. Gördüm ki, Zerdüşt’ün bu hikâyesi, birçok dini ve mitolojik anlatıdaki bilge ya da peygamber figürlerinin anlatısına paralel. Büyük resme bakınca insan başka şeyleri de görebiliyor. Musa da, Sidarta Gotama (Buda) da, İsa da inzivaya çekilmiş, insanlara mesaj ulaştırmak için geri dönmüş, halkın içine karışmış, kâh ikna edebilmişler, kâh anlatmakta zorlanmışlar.

Doğrusu; Zerdüşt’ün dağa çıkıp sonra geri dönmesi… Bilginin inzivada yalnızlık içinde edinilip, toplum içinde sınandığına dair eski bir temayı devam ettirir gibi geldi bana. Ancak Nietzsche, bu kitabında başka bir şey yapıyor. Klasik peygamber figürlerini eleştiriyor. Ve onların getirdiği değerleri yıkmayı amaçlıyor. Bu yüzden Zerdüşt, yeni bir ahlak anlayışı getirmeye çalışan bir karşı-peygamber’dir.

Felsefe’den Dönüş Yolculuğu

Kitabı kapayıp toparlandım ve Pire🚲’nin üstüne atladım. Yine bir kahvehane cemaatinin daha tuhaf, meraklı bakışlarını geride bırakarak…

Tekrar geldiğim yoldan döndüm.

Güzel bir günde keyifli, verimli bir tur oldu. Bugün bir ara bisikletimin arka lastiğinin indiğini gördüm. İyi ki eve kadar beni getirebildi. Yoksa akşamüzeri soğuk ve ıssızlıkta lastik tamiri ile uğraşacaktım.

İşte Nietzsche’nin bilgelik damlayan kaleminden yine çok kıymetli, ziyadesiyle derinlikli; yeri gelince matrak, yeri gelince aklı ve mantığı zorlayan, yeri gelince ağırbaşlı kısacası filozofça bir yazı dizisini daha bitirmenin kıvancı içindeyim. Eğer felsefeden hoşlanıyor ve düşünce boğazında boğulmadan kulaç atmayı seviyorsanız bunu da bir çırpıda okuyup bitirecek ve keyfine doyamayacaksınız.

Tavsiye ederim. Keyifli okumalar. ☺️📖🚴

Bu kitabın makalesini yazarken birtakım değerli kaynaklardan epeyce faydalandım. Özellikle athenaum.tr web sitesinde Pelin D. Çolak’ın “Kitap İnceleme: Böyle Buyurdu Zerdüşt” yazıları… Felsefe.gen.tr web sitesinde Ömer Yıldırım’ın “Böyle Buyurdu Zerdüşt- İncelemesi ve Eleştirisi”… Dergipark.org.tr web sitesinde F.R. Bayındır’ın “Nietzsche’de Güç İstenci ve Kutsallık İlişkisi” yazısı… Philosophynow.org web sitesinde Jack Fox-Williams’ın “Marx & Nietzsche” yazısı…Her birinin gıyabında hepsine ayrı ayrı çok teşekkür ederim. Minnettarım.

Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,

Gezenti Şeref

***…***

(*) Önceki Makale: 🚲&📖 Aydın Boysan “Ne Hoş Zamanlardı”

(*) Sonraki Makale: 🚲&📖 Ahmet Tevfik “Yüzyıl Önce Bisikletle Bursa”

>>> [iÇERİKdİZİNİ]

***📚***

DİPNOTLAR:

  1. Küratöryel eleştiri, bir eserin içeriksel, estetik ve ideolojik boyutlarını analiz etmeyi hedefleyen bir disiplindir. ↩︎
  2. Marx ve Nietzsche, her ne kadar yirminci yüzyılda fiilen yaşamamış olsalar da, bu yüzyıl için en önemli düşünürler arasında yer alırlar. Birey, toplum ve insanlık durumu hakkında düşünme biçimimizi köklü bir şekilde dönüştürdükleri için, yirminci yüzyılın zihinleri ve olayları üzerindeki etkileri son derece derin olmuştur. Nietzsche, “Güç İstenci” (1901) adlı eserinde, tüm insan davranışlarının ve akıl yürütmelerinin “güç istenci”nin bir dışavurumu olduğunu ileri sürer. Marx ise, toplumsal sistemlerin temelde sınıf çatışmasıyla karakterize edildiğini; bu çatışmada egemen sınıfın, diğer sınıfları sömürerek üretim araçlarını kontrol ettiğini savunmuştur (örneğin, “Kapital”, 1867). ↩︎
error: Content is protected !!