**GBT~2026/005**
Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri
Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur… [Mektup 📚]
2026 Kitap Okuma Serüveni Tam Gaz!!
Hava şöyle benden yana tam manasıyla toparlandı diyemiyorum. Ancak onunla inatlaşacak değilim. Bilinen bir gerçeği nasıl değiştirebilirim ki? Soğuk kış günleri Trakya’da her zaman farklıdır. Adamı önce bir güzel dondurur. Sonra hafiften gün ısısını salar üstüne. Zannedersin ki, vücudunda gazlı kalorifer gezintiye çıkmış. Derken grimsi bulutlar çöker yüreğine. Akşam üstüdür. Buz kalıbı şerefine kaldığın yerden devam edersin. Zaten gece boyunca sürecek zemheri iklim seni bırak evden dışarı adım atmaya yönlendirmeyi, evin içinde odalar arası turlamayı bile göze alamazsın. Her neyse bu defa da gece -5’i gündüz -3’ü gösterdi. Yine kendi kendime dedim çık şöyle bir hızlı tur at, sonra dön gel sıcak yuvana… Dolaşmadım demezsin hiç olmazsa. Ha bu arada yine sokak dostlarını unutma. Mama götür onlara. Kışın daha fazla ihtiyaç duyuyorlar. Aç kalmasın gariplerim.
Zaten Pire🚲 de bu uyuşuk halime hallice uyum sağlayacakmış gibi davranıyor. Yeter ki, bacaklarım (tekerleklerinden söz ediyor) az biraz açılsın. Kısacık bir gezintiden zarar gelmez. Üstelik kan dolaşımına iyi gelir. Metabolizma harekete geçer. Bunları söylerken ahkam kesmeye bayılır. Aman bir havalar, bir havalar.
Neyse. Babaeski içinde yine kısacık bir idman bağlamında bir gezinti yapıp eve geri döneceğiz. Ve ben bir kez daha bugünün okuma mekânını sıcacık odada kitabın makbul kurtlarını dökmek olarak belirleyeceğim. Yalnız bunu pek bir alışkanlık haline dönüştürmemeliyim. Bilirim tiryakilik feci şeydir. Uzak durmak lazım. Azı karar, çoğu zarar…
Seçtiğim Kitap Türü Gezi mi Mektup mu?
Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş,
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar
Geçen eyyâm-ı nev-bahârı arar.
Ey kulûbun sürûd-ı şeydâsı,
Ey kebûterlerin neşîdeleri,
O bahârın bu işte ferdâsı:
Kapladı bir derin sükûta yeri karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar.
Ey uçarken düşüp ölen kelebek,
Bir beyaz rîşe-i cenâh-ı melek
Gibi kar
Seni solgun hadîkalarda arar.
Yukarıdaki dizeleri çözebilene aşk olsun. Ama çözdüysen sen zaten kime ait olduğunu da şakkadak çözdün demektir. Evet, bugünün kısmeti Servet-i Fünun dönemi Türk edebiyatının önde gelen temsilcilerinden birine ait. Sıcak ve rahat yuvamıza döndüğümüzde köşeme kurulup memnuniyetle okuyabilirim.
İşte, kitaplığımdan çektiğim 164 sayfalık kitabın adı: “Avrupa Mektupları”… Şark katarı ile 3 Eylül 1915’te yolculuğa çıkan Cenap Şahabettin’in Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya, Avusturya ve Almanya güzergâhını takip ederek yaptığı seyahatin notlarının yer aldığı bu kitabı Kapra Yayıncılık derlemiş.
Normalde Türk edebiyatındaki ilk modern gezi kitabı olarak biliniyor. Diğer yandan daha çok mektup türünden bir düzyazı derlemesine de benziyor. Zaten kitabın adı da bunu çağrıştırıyor. Ben de kararsız kaldım. Gezi kategorisine mi soksam, yoksa mektuplar kategorisine mi, bilemedim. Sonra karar verdim, ‘mektuplar’ alt sınıfı daha çok yakışır dedim.
Pedallar Laf Olsun Beri Gelsine Dönüyor
Pire🚲 her zamanki ivediliğiyle terasta bekliyor beni. Hazırlanıp çıkıyoruz. Çepeçevre turluyoruz Babaeski caddelerinde. Önünden geçtiğimiz her kahvehane, her kafe ‘gel gel’ yapıyor, içeri davet ediyor. Ama yok, almayayım. Bugün de ayaklarımı uzatıp, bir yandan kahvemi içerken, bir yandan da kitabımın derinliklerine dalacağım. Servet-i Fünun edebiyatının zor diline ayak uyduracağım yani. Evet, zordur ama sevince güzeldir.
İlk önce Kırklareli kavşağına… Sonra çevre yolundan Edirne kavşağına… Stadyumun ve mezarlığın önünden geçip yan yola sapıyor arka sokaklarda pedal çeviriyorum bir süre. Nasıl olduysa bir anda kendimi ters yönde, demiryolunun Nadırlı cephesinde buluyorum. Hangi ara geldim buraya, farkında bile değilim. Soğuk havanın tesiri mi, pedalların büyüsü mü, anlayamadım.
Neyse; sonra çıkıyorum Flamingo kavşağına, oradan dosdoğru İstanbul Caddesi’ne. Gazi Mustafa Kemal Bulvarı benim Babaeski içinde en sevdiğim caddelerden biridir. Sakindir, huzurludur. Fazla gürültüsü yoktur. Ama o huzurlu havası bir anda değişir. Büyü bozulur. Fatih Caddesi’ne yaklaşınca trafik yoğunlaşır, Atatürk heykeline henüz daha ulaşamadan kalabalıklar çoğalır, çarşı karışır. Bir de pek sevdiğim İnönü Caddesi vardır ki burada pedal çevirmeye bayılırım. Zira yeni yapılaşmaların en belirgin bölgesi olduğundan bir yığın ara sokak hizmete açılmıştır. Gir çık, gir çık, harika bir duyguya kaptırırsın kendini.
Üç Taş Değil Beş Taş Hiç Değil
A be bir de bakmışsın, Festival Parkı tam karşında. Kayınvalidem Sebahat Hanım’ın de okuldan sınıf arkadaşı eski belediye başkanlarından Gündüz Onat’ın adını taşıyor. Ama buradaki eski, orijinal sakinler daha çok Ziraat parkı deme alışkanlığını sürdürüyor.
Gündüz Bey’le benim de kısa bir tanışıklığım olmuştu. Benim Pakpaş’tan ayrılıp spor salonu açma sevdasına kapıldığımız zamanlardı. Çok istekli olmasak da İstanbul’u terk etmeye kararlıydık. Çünkü yüksek oranda artan betonlaşma, trafiğin gitgide keşmekeş bir hale dönüşmesi bizi boğmaya başlamıştı. Hatta tuhaf bir insan güruhu hücum ediyordu. Her yerde akın eden inşaat, apartman… Yeşilin tonu kayboluyor her şey grileşiyordu.
Neyse, uzatmayayım. Fitness, vücut geliştirme, aerobik ve step dallarında gerekli makineyi, ekipmanı alıp bir yer açacağız. Gittim Sayın Onat’a, dedim böyle böyle bir projemiz var. Babaeskilere biraz spor yaptıralım yahu. Öyle kahve köşelerinde gün boyu pinekleyip barlarda da akşamcılık oynamasınlar. Stadın bünyesinde bir yer verin bize. Birlikte çalıştıralım. Öyle kazanç filan beklentimiz de yok. Yeter ki spor yapalım, genç kalalım.
Baktı, bir daha baktı. Çenesini sıvazladı. Kafasını kaşıdı. Pencereden dışarıya çevirdi yüzünü. Ve şöyle dedi:
“Boş ver. Sen bu işi burada yapmaya kalkma. Kapalı spor salonlarına pek hevesli değildir bizim Babaeskili halkımız. Lüleburgaz, Kırklareli filan da olmaz. Açtığınla kalırsın. Git Edirne’ye. Orada kur.”
Biz de gittik ve orada, “Show Spor Tesisleri”nde açtık salonumuzu…
Sokak Hayvanlarının Masalsı Dünyası
Sokakta gördüğüm ihtiyaç sahibi kuçularla sohbet etmek için durup, mama koydum önlerine. Kuyruklarını sallayıp, öpücük kondurdular ellerime. Akabinde artık sporu ve yürüyüşü sevenlerin parkına girdim. Kediciklerin yuvalandığı köşeye doğru çevirdim gidonumu. Malum otuz yılda çok şeyler değişiyor. İnsan davranışları da, hayat tarzı ve beklentiler de. O günün insanı yiyip içmeyi, mangal yapıp kafaları çekmeyi çok severken, bugünün insanı hem yiyip içmeyi, kafaları çekip dağıtmayı ama aynı zamanda spor yapmaya da özen göstermeyi yeğliyor. Değişen hayat manzaraları.
Hazırladığım mamaları dağıtıyorum kediciklere. Sevimli şeyler. Mamaların içine şevkle gömülüyorlar.
Parktan çıkıyor, Adil Onat Caddesi’nden evin yolunu tutuyorum. Artık bugünkü ‘göz açıp kapayıncaya kadar’ turumun son raddesindeyim. Ve tabi Atatürk Caddesi yine her zamanki gibi. Hengamenin tam ortasında buluyorum kendimi. Bir zamanlar tahtadan, iğreti sandalyelerden ibaret eski bir yazlık sinemanın da olduğu bu mahalle artık ‘modern’ Babaeski’ye teslim olmuş durumda. Dört bir cephe de cingöz ‘emlakçı’ tayfasına kurban, nereden geldiği belli olmayan lüks arabaların cirit attığı bir ‘cennet’.
Turu 20 kilometre civarında bitiriyorum. Artık evdeyiz. Pire🚲’yi her zamanki köşesine park edip, üstünü iyice sarıp sarmalıyorum. Üşümesin sevgilim. Daha çok nazını çekeceğim onun. Sırada bir filtre kahvesi ve gezgin edebiyatçı, Cenap amcam sabırla beni bekliyor.
Sofya’dan Bükreş’e Viyana’dan Berlin’e Hazırız
Rüzgâr değmez oldu artık yüzüme
Gün ışığı kapıma boş yere gelir;
Kötü bir düş gibi dolar gözüme
Bu toprak bana dağ, size tepedir!
Toprak yukarda, gül, aşağıda yılan!
Elimde kelepçe, gözümde burgu!
Toprak, kemiğimden etimi soyan
Hırsız, kanlı katil, kefen soyucu!
Bütün uzuvlarım bana darılmış
Kulağım unutmuş artık sesimi;
Hepsi ayrı ayrı hayale dalmış
Bu omuz, bu ayak bu el benim mi?
Kahve ve kitabın dostluğu, boş zamanımın en güzel armağanıdır. Self-servis mekânımın baş köşesine Edebiyat-ı Cedîde’den tanıdık bir yüzle birlikte kuruluyorum.
Bilindiği üzere; Servet-i Fünûn edebiyatı veya topluluğun kendini anarken kullandığı adıyla “Edebiyat-ı Cedîde”, despot padişah II. Abdülhamit döneminde, “Servet-i Fünûn” adlı derginin çevresinde toplanan sanatçıların Batı etkisinde geliştirdikleri bir edebiyat hareketidir. Bir yudum kahve, yanında edebi eser, bir ömür huzur…
Kapra Yayıncılık’tan çıkmış elimdeki “Avrupa Mektupları”nın kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye. Göz attığım İÇİNDEKİLER 22 ayrı bölüme ayrılmış. Her bir bölümde bambaşka anılarla birlikte Avrupa yolculuğumuz da başlıyor.
Jeomorfoloji, Beşeriyet, Doğa, Gezi
Lise yıllarımdan hatırlarım. Çok sevdiğim derslerden biriydi coğrafya. Zaten orta okulda ‘Sosyal Bilgiler’ olarak okuduğum ders lisede ayrıntılı olarak ‘Tarih’ ve ‘Coğrafya’ derslerine bölünmüştü. Ama diğerleri de eklenmişti: Ekonomi… Sosyoloji… Antropoloji… Psikoloji… Felsefe… Siyaset bilimi… Yurttaşlık… Tabi bu dersin hayatıma derinden etki yaptığını söyleyebilirim. Zira gezenti dünyamın kaynağının o yıllarda temellerini attığım coğrafya dersinden ileri geldiğini söylersem hiç de abartmış sayılmam.
Coğrafya’nın insan-tabiat ve insan-mekân arasındaki ilişkiyi ele alan bir disiplin olduğunu not etmekle başlayayım… Bu nedenle insanoğlu eski antik çağlardan günümüze kadar dünyayı keşfetmeyi amaç edinmiş, bu doğrultuda gezme, görme, tanıma faaliyetlerini gerçekleştirmiştir. Gezginler türemiş, yayılmıştır. Gezmekle kalmamışlar, gezdiklerini not etmişlerdir. O notlar da bir gün yeri gelmiş kitaplaştırılmıştır. Ya kendi zamanlarında ya da daha sonra başkalarının derlemesiyle.
Kuşkusuz beni de çok etkileyen gezi yazıları bu doğrultuda dikkate değer eserlerdendir. İşte bu kitapta:
Osmanlı döneminin önemli hekim, yazar, şair ve gazetecilerinden biri olan Cenap Şahabettin’in Osmanlı dışındaki Avrupa topraklarını (Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Avusturya, Çekoslovakya, Almanya ve Hollanda) gezerken tuttuğu notlar ele alınıyor.
Cenap Şahabettin 1917-1918 tarihleri arasındaki gezilerde edindiği gözlemlerini, etütlerini “Avrupa Mektupları” adı altında “Tasviri Efkâr” gazetesinde her hafta bir mektup (gezi notu) şeklinde yayımlar. Bilhassa Avrupa ile Osmanlının nüfus, yerleşme, kentleşme, sanayi, tarım ve fiziki coğrafya açısından incelemelerini karşılaştırmaya meyillidir. İmparatorluk ile diğer Avrupa medeniyetlerini bir terazide tartar gibi yazar. Mektup dili ise enteresandır. Metinlerin tadını artırır.
Kimdir bu Cenap Şahabettin üstadımız?
1870’te Manastır’da doğan ve 12 Şubat 1934’te İstanbul’da yaşamını yitiren Cenap Şahabettin’in ilginç bir hayat hikâyesi var. Babasının Plevne’de şehit düşmesinden sonra ailesiyle İstanbul’a gelir. İlköğrenimini Tophane’deki Fevziye Mektebi’nde yapar. Gülhane Askeri Rüşdiyesi’ni bitirir. Tıbbiye İdadisi’nden sonra Askeri Tıbbiye’den mezun olur. Hekim yüzbaşı çıkar. Paris’te 4 yıl cilt hastalıkları ihtisası yapar. (Paris yılları mutlaka düşün ve edebiyat aklını çelmiştir diye düşünüyorum.)
Yurda döndükten sonra Mersin, Rodos ve Cidde’de karantina hekimliği, sıhhiye müfettişliği yapar. 1914’te emekliye ayrılır. Darülfünûn’da ‘Türk Edebiyatı Tarihi’ dersleri okutur. Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvayı Milliye’ye karşı takındığı olumsuz tutumu nedeniyle öğrencileri tarafından istifaya zorlanır. Daha sonra cumhuriyeti destekler ama bir türlü yalnızlıktan kurtulamaz.
Cenap Şahabettin’in Edebi Kişiliği
Cenap Şahabettin’in ilk şiiri 1885’te daha öğrencilik yıllarında “Saadet” gazetesinde yayımlanır. Önceleri Muallim Naci’nin etkisiyle divan şiiri tarzı şiirle uğraşır. Daha sonra Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit Tarhan’dan etkilenerek Batı tarzı şiire yönelir.
“Servet-i Fünun” dergisinde şiirleri yayımlanır. Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil ile birlikte “Servet-i Fünun” edebiyatının üç önemli isminden biri olur.
Muhafazakâr şairlerin en çok saldırdığı yenilikçi şairdir. Diğer Servet-i Fünun’cuların tersine bireysel şiiri tercih eder. Edebiyat-ı Cedide’nin en aşırı örneklerini verir. Şiire “nesir-musikisi” der. Şiirlerinde kullandığı “Sâât-i semenfâm”, “çeng-i müzehhep”, “nay-i zümürrüt” gibi deyimler, imgeler döneminin sanat dünyasında önemli tartışmalar yaratığına şahit olunur. Heceleri müzik düzeyinde uyumlu kullanmayı savunur. Bu tarzda yazdığı en iyi iki örnek “Yakazat-ı Leyliye” ve “Elhan-ı Şita” şiirleridir.
Servet-i Fünûn kuşağında Tevfik Fikret’ten sonra şiirin en önemli ismidir. Sadece şiir değil nesirle de ilgilenen bir kalemdir. Nesirlerinde Raik Vecdi, Ahmet Peyman ve Dahhak-ı Mazlum, Hakkı Talip takma adlarını kullanmıştır.
Sayfaları çevirdikçe şunları görebiliyorum:
“Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin sahibiyim; kölesi değil…”
Cenap Şahabettin’in gözlemleri Avrupa’nın geçmişi ile bugünü karşılaştırma açısından önemli bilgiler veriyor. “Avrupa Mektupları” adlı eseri, edebi açıdan sade bir dil ile yazılmış. Bu da okumayı kolaylaştırıyor diyebilirim. Avrupa’nın geçmişine ışık tutmuş, Avrupa coğrafyasını tanımaya katkı sağlamış bir kaynak olduğunu ise tartışmasız kabul edebilirim.
Kitap içerisinde, tespit edilen coğrafi kavramlara bakıldığında coğrafyanın beşerî, fiziki, ekonomik ve bölgesel alt dallarından kelime ve kavramların farklı sıklıklarda tekrarlanan bir yapısının olduğu görülüyor. Bunlar içinde ise en yüksek oranda Alman (Cermen), Almanya, şehir, Viyana, köy, Bulgar, Tuna, Romanya, ekonomi, toprak, tarım ve çiftçi (rençber) kavramları ön plana çıkmaktadır. Bu modern gezi yazısı yüzyıl önceki Avrupa’nın adeta fotoğrafını çekmiş. Ayrıca Avrupa’nın bugünü ile kıyaslamada önemli bir kaynak teşkil ettiği için Avrupa coğrafyasını tanıma ve anlama bakımından “Coğrafya ve Edebiyat” derslerinde kaynak eser olarak önerilmesi boşuna değildir.
Bu eserin öncesindeki tüm gezi kitapları, Evliya Çelebi ‘seyahatnamesi’ örneğinde olduğu gibi, kulaktan duyulan olayların verildiği ve yazarın şehri kendi düşün dünyasında kurguladığı biçimiyle aktarılıyordu. Böyle bir yazın türü şeklinde süregelmişti. Ancak söz konusu bu yazım yöntemi, Şahabettin’in gittiği şehirleri, mimari yapısına kadar pitoresk üslubuyla okuyucuya anlatmasıyla aşılıyor. Farklı bir anlatım türüne evriliyor.
Ecnebi Yazarların Edip Etkisi
“Avrupa Mektupları”, bir diğer yönüyle de üzerinde fazlasıyla durduğu Almanya güzellemeleriyle estetik algısının ve toplumsal değerlerin odak noktasındaki değişimi de aktarıyor. Nerdeyse kitabın 10 bölümü Almanya tasvirleriyle şişirilmiş durumda.
Birinci Dünya Savaşı’nın bütün şiddeti ile devam ettiği yıllarda ittifakın en güçlü unsuru olan Almanya’yı yakından tanımak ve Osmanlının içinde bulunduğu grubun gücünü göstererek yurt içindeki motivasyonu yükseltmek amacıyla yapıldığı anlaşılan bu seyahatte yolculuğun amacına uygun olarak büyük oranda Almanya’dan söz edilmesi boşuna değildir.
Bu zamana kadar en belirgin biçimiyle Tanzimat Devri Türk Edebiyatı’nda ve Servet-i Fünun Edebiyatı’nın gelişiminde rehber edinilen Fransız Edebiyatı gerek kıtadaki gerekse de Türk entelijansiyasının düşün dünyasında, özellikle Almanya’da baş veren romantizm kuşağı yazarlarınca görece cazibesini yitirmeye başlar. Yerine bu yeni akım dikkatleri üzerinde toplar.
Bu göz önüne alındığında, “Avrupa Mektupları” aslında bir fark yaratmıştır. Türk Edebiyatı’ndaki modernleşmenin bu zamanda başlaması durumunda verilen ilk eserlerde Fransız Edebiyatı’nın ağırlığının Alman Edebiyatı ağırlığıyla değişme ihtimali olduğuna işaret eder.
Kitabın Kafa Kâğıdı
Türk edebiyatında seyahatname türünün gelişimi içinde Cenap Şahabettin’in önemli bir yeri olduğu muhakkak. “Elhan-ı Şita” şairi, bir görev nedeniyle 1897’de yaptığı hac yolculuğuna dair izlenimlerini Servet-i Fünûn’da tefrika ettikten sonra “Hac Yolunda” isimli ilk seyahatname kitabını yayımlar. Doktor-şairimiz, 1914’te Irak’a yaptığı seyahati ise Tasvir-i Efkâr’da “Âfâk-ı Irak” başlığı altında kısım kısım yayımlar. Bu tefrikanın devam ettiği sırada Cenap Bey, bu kez Tasvir-i Efkâr gazetesi adına Avrupa’ya seyahat eder ve seyahat izlenimlerini “Avrupa Mektupları” başlığı ile Tasvir-i Efkâr’da tefrika ettikten sonra aynı isimle kitaplaştırır.
Yazara göre Almanya dört odalı bir dairedir: mektep, kışla, fabrika ve banka. Bu dört oda birbirine açılır. Birbiri için çalışır. Ve hepsinin müdürü ise bilimdir. Kitabın yarıdan fazlasını oluşturan Almanya’ya dair mektuplarda Alman halkının iş ahlakından, dayanışma ve yardımlaşma gayretlerinden, paylaşımcılıklarından, kurallara sıkı sıkıya bağlılıklarından söz edildiği gibi Alman mimarisi, sanatı ve felsefesine dair de birçok ayrıntı verilir.
Künye: Cenap Şahabettin, “Avrupa Mektupları”, Kapra Yayıncılık, Basım Eylül, 2021, Edebiyat-Mektup, 164 sayfa.
[Arka Kapaktan]
“Cenap Şahabettin, 1917-1918 yılları arasında Tasvir-i Efkâr gazetesi adına yapmış olduğu Avrupa gezisi gözlemlerini içeren Avrupa Mektupları’nda Sofya, Bükreş, Berlin, Viyana, Peşte, Potsdam gibi Avrupa şehirlerinde insana, hayata ve hayatın algılanış biçimlerine dair gözlemlerine yer verir. Tam da Batı’nın Doğu’da bir “mesele” olarak ele alınmaya başlandığı dönemlerde yazılan Avrupa Mektupları, yalnızca bir Osmanlı aydınının gözünden Avrupa ve Avrupalının neler ifade ettiğinin bir belgesi olmakla kalmaz, Batı’yı yakından tanıyan bir Doğulunun fikir dünyasından da izler taşır. Osmanlı Devleti’nin içerisinde bulunduğu sorunları da dile getiren Cenap Şahabettin, dönemin sosyo-politik koşullarına işaret ederken oryantalizm ve oksidentalizm çalışmaları için de fevkalade bir belge niteliği taşıyan eser meydana getirir.”
Kitabın Sonunda Avrupa Kapısı
Doğrusu bütün kitabı bir çırpıda bitirdim. Elde olmaksızın okurken hayallere daldım. O büyüyle düşler aleminde ben de yolculuk yaptım. Yazarın yazdıklarıyla kendi maceralarımı birleştirdim. Ortaya çıkan sentez ilginçti.
Dünyanın iki farklı medeniyet merkezinden (Doğu ve Batı) söz eden bu mektubumsu metinler, bahsi geçen iki uygarlık geometrisini yirminci yüzyıl başlarındaki haliyle görmek ve tanımak isteyenler için bence önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Ayrıca Osmanlı’nın son dönemlerinde sosyokültürel hayat ve Osmanlı’yı yıkılışa götüren sebepler konusunda da bu kitabın içinde birçok detayın var olduğu bahsini de eklemiş olayım.
Kitabı kapayıp toparlandım. Okurken bu kez yazılı notlar almadım. Kafamın içine yazdım… Belki bir ara kendim yeniden esere döner satır satır analiz edebilirim. Ama şimdi artık yorgunluk kahvesinin yerini brandy/kanyağa bırakıyor. Hayat sevince güzel! Pozitif düşünceleri teşvik etmeye devam.
Eğer belirli bir döneme yönelik gezi-anı, mektup türü kitaplardan hoşlanıyorsanız bu kitabı da çok seveceksiniz. Samimiyetle öneriyorum.
Keyifli okumalar. ☺️📖🚴
Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,
Gezenti Şeref
