**GBT~2026/008**
Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri
Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur… [Öykü 📚]
2026’ya Bir Kimsesizlik Açmazı!!
Mutlu köyü serüveninden sonra havanın uygun olacağı belli olunca Pire🚲’yle Alpullu’ya, kısa da olsa bir öyküleme turu yapalım diye karar verdik. Ne zamandır gitmemiştik. Orada benim çok sevdiğim doğal bir kitap okuma alanı var. Aslında bildiğin yakışıklı bir mesire alanı. Zaten adı da Çamlık mı ne öyle geçiyor. Haliyle çok heyecanlandık ikimiz de. Ve 26 Ocak Pazartesi sabahı 9:30’da yola çıkmak üzere sözleştik.
Alpullu’yu çok severim. Sakin bir yerdir. Kimse kimseye elleşmez. Herkes kendi halindedir. En başta çocukluk anılarımın da el üstünde tuttuğu mekân tren istasyonudur. Çünkü o köye bambaşka bir hava katmaktadır. Diğer tarafta tam 100 yıllık bir dev fabrika, Alpullu Şeker Fabrikası yer alıyor. Şimdilerde Binbirgıda Tarım Ürünleri Sanayi ve Ticaret A.Ş. adlı bir firma sahiplenmiş durumda. Devletin mülkiyetinden çıkmış. Ne yapıyorlar, neyi, neyle, nasıl üretiyorlar pek ilgilenmiyorum.
Öte yanda Babaeski’ye yakınlığı açısından ulaşımı pek kolay olan Alpullu, aslında düz yolları sayesinde de en sevdiğim rotaların başını çekiyor. Hepi topu 12 km (x2). Bir saat içinde rahat bir sürüşle gidebiliyorum.
“Kırmızı Pullarla Süslü”, bir kasaba-köy turu daha. Gene çok hoş bir tur, çok sevimli bir isim. Bugünkü ‘bisiklet + kitap’ okuma turuma bu rumuzu yakıştırıverdim.
Bu Dünyaya Fazla Gelmiş Bir Deha
“Peki, Sokrates öyle olsun, senin dediğin gibi olsun. Ama benim anlayamadığım işin şurası: Niçin insanoğlu bu kadar ölmeyecek gibi doğup büyüyor, senin gibi seksenini geçiyor da büsbütün akıl, mantık, fikir kesiliyor da, bütün sırları ayan edecekmiş hale geliyor da, tam mutlu zamanında göçüp gidiyor?”
Bugün, kitaplığımdan seçtiğim 112 sayfalık kitabın adı: “Alemdağ’da Var Bir Yılan”… Eser, Sait Faik Abasıyanık’ın vefatından önce, 1954 yılının mart ayında yayınlanan son kitabıdır. Yazar, bu öykü kitabında aslında kendi yalnızlığını anlatır. Elimdeki kitap ise Kapra Yayıncılık tarafından geçen yıl (2025) yayınlanmış edisyonudur.
Babaeski’de Kuşlardan Fazla Kargalar Cirit Atıyor
“Güldü. ‘Kuş bana anlattı,’ dedi. Ferahlayıverdim. Kuş anlattıysa herhalde iyi şeyler anlatmıştır. Kuşlar kötü şey anlatır mı?”
Pire🚲, bugün katıksız heyecanlı. Sanırım dinginlik bariyerlerini aşan tuğyanı ben gibi Alpullu güzergâhında sürüş yapacağımızdan. E, biraz da Edirne-İstanbul karayolundan sapacağımız Alpullu/Hayrabolu kavşağından sonra uzanan yolun darlığı ve sayısız araç bolluğu. Aman diyeyim, yol kenarındaki hendekte bulmayalım kendimizi de!
Babaeski sabaha kargalarla uyanır, bizim muhabbet tellalı, çifte kumrular, Limon & Lori de onlara ayak uydurur, seslerini taklit etmeye çalışırlar. Yine de o çılgın gaklamaların ardında saklanan kasabanın yalnızlığı içimi sızlatır. Sanki karşımda Sait Faik bağdaş kurmuş, mahzun bakışlarını bana dikmiş, yalnızlığını paylaşmak istiyor gibi hissederim.
Of, sen ki benim can ciğer kuzu sarması öykü vefakârım Sait Faik Abasıyanık’sın. Nicedir o kadar insan tanımışsın. Hayatından kimler gelmiş, kimler geçmiş. Yine de hep ama hep yalnızlıktan yakınmışsın.
Ya ben?.. Ya Pire🚲?.. Biz ne yapalım? Teknoloji dünyasının gerçek dost ilişkilerini dumura uğrattığı bir gezegende elimizde avucumuzda kalmış ufacık bir koleksiyonla biz ne yapalım o zaman?
Bir şey itiraf edeyim; sanırım benim bisikletimle birlikte kendimi doğaya verip yollara atmam da tamamen yalnızlıktan. Eğer Pire🚲 de olmasa, eğer onun da yol arkadaşlığına, yoldaşlığına inanmasam yalnızlıktan çıldırırım ki.
Pedallar Rüzgârın Yapraklardaki Dansı Gibi
Her sabah olduğu gibi bu sabah da erken uyandım. Yalnız benim biyolojik saatim 06:00 olmasına rağmen bazen şaşılığa özeniyor ve 1 saat geriye düşüyor. Yaş almanın bir diğer sırrı mı acaba? Her neyse; geceden hazır ettiğim çantamı bir defa daha kontrol etme ihtiyacı duyuyor, ufak bir atıştırmalık için kahvaltı sofrasına oturuyorum. Zamanın gelişi de o kadar sert ve hızlı oluyor. Pire🚲 terasta bekleşiyor. Elimle ‘geliyorum yahu’ diyorum. Aramızdaki işaret dilinin de gelişmesi Gülhane Parkı’ndan miras bize.
Saat 09:00 gibi kışlık giysilerimi giyip birer de sandviç hazırladıktan sonra yola çıkıyoruz.
İstanbul Caddesi’nden D-100’e kadar hızlı hareket ederek herhangi bir sorun yaşamadan katılıyoruz karayolu kervanına. Alpullu/Hayrabolu kavşağına da 20 dakika içinde varıyoruz. İşte bu noktadan sonra yol tek yönlü olduğundan ve emniyet şeridi gibi bir seyir güvenliği hizmeti teşkil edilmediğinden dramatik dakikalarımız da başlamış bulunuyor. Gerçi hiç de korktuğumuz gibi olmuyor. Sürücüler oldukça saygılı davranıyor ve bizi sollarken 2 metre ötemizden geçiyorlar.
Peş peşe giderek önce Pancarköy, Pancarköy_Çayı ile Köprüsü ve Düğüncülü köyü kavşağını başarılı bir şekilde geçerek, Alpullu Şeker Fabrikası’nın bulunduğu noktaya ulaşıyoruz. Artık Alpullu’nun içindeyiz. Fabrikanın mülkiyet sahasının içinde bir de yılların Ata Köşkü vardı. Gerçi hem ulaşımı kolaylaştıracak bir iç yol inşa etmişler hem de köşkü restore etmişler ve ziyarete açmışlar. Baharda Hayrabolu yolculuğumda mutlaka uğrayacağım. Ama hangi günler ziyarete açık öğrenmem lazım.
Beş dakika içinde tren istasyonunu ve Pancarköy Çayı köprüsünü geçtikten sonra Hayrabolu ayırımından Çamlık Mesire Alanı’na saptık. Köprünün üstündeyken fotoğraf çekmeden yapamadım. Solda karşıda görünen tarihi taş köprü Mimar Sinan Köprüsü. Ergene nehri üzerinde saltanatını sürdürüyor. Ayrıca rayların orada da durup fotoğrafladım etrafı.
***…***
Artık mesire alanının içindeyiz. Hemen kendimize güzel, sakin bir köşe ayarlıyoruz. Yola çıkmadan atıştırmalık kahvaltımı yapmıştım ama yol acıktırdı sanki. Hemen yanımdaki kurabiyelere ve Polen’den aldığım tereyağlı simitlere yumuluyorum. Demli çaylar şirketten. Çay termosum sağ olsun. İlerleyen saatlerde de sıcak kahve termosum devreye girecektir.
Hava sıvırya bulutluydu. Hatta bir ara bir iki damla da serpiştirdi. Aman ha dedim, bir de yağmur gelmesin. Yoksa açık havada okuma sefası bütünüyle sönümlenir. Yine kalakalırız kapalı, kasvetli kahvehane köşesine. Meteo kara bulutlar var demişti; ama çisentiden hiç söz etmemişti ki!
Biraz köy havası, biraz da mesirenin çiğ ot kokusunu soluduktan sonra piknik kabinindeki 5 numaralı ‘koltuğuma’ Sait Faik ile birlikte kuruluyoruz. Söz konusu doğal bir yalnızlıksa “Kırmızı Pullarla Süslü” mekânımızda şimdi “Alemdağ’da Var Bir Yılan” sırada…
Hadi başlayalım öyleyse…
Yalnız Kaldınız Sanırsınız
“Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya. İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya. Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin bol bol bulunmadığı. Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya.”
Kapra Yayıncılık’tan çıkmış elimdeki kitabın kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye.
İçinde on yedi öykü barındıran “Alemdağ’da Var Bir Yılan”, Sait Faik Abasıyanık’ın hayattayken yayımlanmış son eseri. Kitap, aynı zamanda Türk edebiyatında bir başlangıç eseri olarak kabul ediliyor. Sanırım bunun sebebi, Sait Faik’in, “Alemdağ’da Var Bir Yılan”ı o güne kadar edebiyatta kullanılan yerleşik biçimden farklı olarak bambaşka bir dil anlayışıyla kaleme alması. Bilhassa varoluşçuluk ve sürrealizmden etkiler taşıyan bu manidar dil, kendi döneminde, zamanın okuru için alışıldık bir hikâye anlayışı değildir ve herhalde etkisi büyük olmuştur.
Ben zaten çocukluğumdan beri çok severim Sait Faik’i. Öyküleri benim yazın dünyamı da çok etkilemiştir. Bana göre kendisi gerçekten Türk öykücülüğünün en büyük ustalarının başında gelir. Her öyküsü bana öykünün nasıl yazılması gerektiğini kavrattığı gibi sıradan insanların da öykü malzemesi olabileceğini hatırlatır. Asıl gücünü de buradan alıyor sanırım.
Onu her okuduğumda; alçak gönüllülüğün, sadeliğin ve naifliğin doruklarına çıktığımı hissederim. Güçlü bir edebiyatın bana neler katabileceğinin de.
İÇİNDEKİLER: On Yedi Tandırname
“İşte hikâyelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum, yarın incir çekirdeğini doldurmayacak mevzuları yazan bir hikâyecinin iyi bir hikâyeci olmadığını yazacağına göre, bilmem hikâyem oldu mu? Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.”
Kitabın içinde yer alan öyküler şöyle:
- Öyle Bir Hikâye
- Yalnızlığın Yarattığı İnsan
- Alemdağı’nda Var Bir Yılan
- Panco’nun Rüyası
- Melahat Heykeli
- Yani Usta
- İki Kişiye Bir Hikâye
- Rıza Milyon-er
- Sarmaşıklı Ev
- Eftalikus’un Kahvesi
- Hişt, Hişt!..
- Dülger Balığının Ölümü
- Kafa ve Şişe
- Çarşıya İnemem
- Dolapdere
- Bir Hastalık
- Yılan Uykusu
Kitabın ilk dört öyküsünün kahramanı yirmi bir yaşında Panco adlı bir delikanlı. Panco ile kahramanın dostluğu, Panco’nun kim olduğu hakkında oluşturulabilecek fikir ise ancak “Panco’nun Rüyası” adlı öyküde ortaya çıkıyor.
Bir de şu dikkat çekiyor:
“Alemdağ’da Var Bir Yılan”, Sait Faik’in önceki yazdıklarından daha farklı gerçeküstücü bir kurgu denediği bir kitap olarak ortaya çıkıyor. Yalnızlık ve arkadaşlık… Terk edilmişlik… Martıdan bir dost edinip insanlara küsme… İnsan hepsini tadıyor adeta öyküler aktıkça.
Bir yerde Panco’nun ona yüz vermeyip kafasını arkadaşlarından yana çevirdiğinde nasıl içinin burkulduğunu görüyorsun… Diğer yanda, pardösüsünün üstündeki kürkü görüp nasıl mutlu olduğunu da anlıyorsun… Hatta onu görünce nasıl sevindiğine de tanıklık ediyorsun. Yani gerçek insan doğasının tüm ruh halini yaşıyorsun. Birebir. Gerçekten hepsi çok etkileyici.
Peki, Kimdir Bu Sait Faik?
“Ah, bu insan yüzleri! Her şeyimizi bağladığımız, durmadan yanıldığımız, istediğimiz kadar bol hasletler, adilikler, iyilikler, kötülükler, delilikler, akıllılıklar, sevdalar yüklediğimiz insan yüzleri! Yanılsak da zararı yok! Bu yüze olmazsa ötekisine yükleriz saydıklarımızı.”
Sait Faik Abasıyanık (Adapazarı, 18 Kasım 1906 – İstanbul, 11 Mayıs 1954) Adapazarı’nın varlıklı ve köklü ailesi Abasızzadeler’den, bir ara belediye başkanlığı da yapmış̧ Mehmet Faik Bey ile Makbule Hanım’ın oğludur. İlkokulu Rehber-i Terakki’de okuduktan sonra iki yıl Adapazarı İdadisi’ne devam eder.
Kurtuluş̧ Savaşı’ndan sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a gelir. İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken Arapça öğretmenine yapılan bir şaka yüzünden sınıfın bütün öğrencileri farklı liselere dağıtılınca o da Bursa Lisesi’ne gönderilir. Ve bu okuldan “iyi” dereceyle mezun olur (1928).
Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümüne yazıldıysa da iki yıl sonra babasının isteği üzerine iktisat eğitimi için Lozan’a gider. Oradan da Grenoble’a geçer. Sanatı ve kişiliği üzerinde derin izler bırakacak bu Fransız kentinde üç yıl süreyle öğrenim görür.
Türkiye’ye döndükten (1934) sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yapar. Eminönü’ndeki Yağ İskelesi’nde babasının açtığı ticarethaneyi yürütemez. (Burada başına gelenleri “Lüzumsuz Adam” kitabındaki “Ben Ne Yapayım?” öyküsünde anlatmıştır.)
Babasının 1939’daki ölümüyle annesi ve kendisine kalan mülklerin geliriyle yaşar. Kısa bir süre “Haber” gazetesi için adliye muhabirliği yapar (1942).
Yazlarını Burgazada’daki köşklerinde, kışlarını Şişli’de geçiren Sait Faik, sadece sanatçı çevrelerin değil, İstanbul’un belli başlı mekânlarının bilinen simalarından biri olur. 1953 Mayıs’ında, “modern edebiyata hizmetlerinden dolayı” ABD’deki Uluslararası Mark Twain Derneği’nin onur üyeliğine seçilir.
***…***
Ölümünün ardından, annesi Makbule Hanım’ın çabalarıyla kurulan Sait Faik Hikâye Armağanı, Darüşşafaka Cemiyeti’nin himayesinde bugüne kadar sürer. Burgazada’daki köşk 1959’da Sait Faik Abasıyanık Müzesi’ne dönüştürülür. Öykülerinden “Menekşeli Vadi” (“Vesikalı Yarim” adıyla, 1968) ve “Mahpus” (“Irmak” adıyla, 1972) yönetmen Lütfi Akad tarafından filme çekilir. “Medar-ı Maişet Motoru” (“Birtakım İnsanlar”) romanı ise Safa Önal tarafından “Ağlayan Melek” (1970) adıyla sinemaya uyarlanır. (1)
***…***
Sait Faik Abasıyanık; Orhan Kemal ve Haldun Taner ile birlikte Türk edebiyatında öykü türünün üzerinde yükseldiği üç sacayağından birini oluşturur. Vefatından çok kısa bir süre sonra Reşat Nuri Güntekin, O’nun için, “Bütün genç, orta yaşlı ve yaşlı nesillerin; ileri aydınlarla beraber orta halli okuryazarların bizde pek az görülmüş bir ittifak ile sevip saydıkları bir insandı,” diyor. Sait Faik’in hikâyeleri üzerindeki bu “ittifak” günümüzde de hâlâ devam etmekte. İnsana sevgi ve iyilikle bakışı, erken vefatından sonra kendisine de ağırlıklı olarak sevgiyle bakılmış olmasını sağlamış gözüküyor. (2)
***…***
“Görmüş geçirmiş” sözü, hem gerçek hem mecaz anlamda Sait Faik’i tam tanımlayan bir ifade… Yoksul ve varsıl olarak iki döneme ayrılan ömrünü dolu dolu yaşayabilmek için çabalayan bir sanatçı o… Edebiyat fakültesini de ekonomi öğrenimini de Türkçe öğretmenliğini de yarıda bırakıp yön değiştirmeleri hep doyurucu bir yaşam için… İnsanlarla olan ilişkileri ona yetmemiş, kendine hayâli arkadaşlar yaratmış… Sokaklarda tek başına dolaşmış… Gördüğü insanlarla, hayvanlarla, eşyalarla aklından konuşmuş, sohbet etmiş… Konuştukları da öykülerinde can bulmuş… Türk edebiyatında durum hikâyesinin zirvesine oturmuş. Nurullah ATAÇ, onun için “Türkiye’nin en iyi hikâyecisi” demiş. (3)
Kitabın Kafa Kâğıdı
“Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler.”
“Alemdağ’da Var Bir Yılan”; Türk edebiyatının gelenekçi, gerçekçi, yaşadığı toplumun meselelerini konu edinerek tek hat üzerinde gelen anlatım fayını kıran ve bu fayın içinden modern, gerçeküstü, varoluşçu ögelerin yer aldığı; bireyin meselesini imgeyle anlatan yeni bir fayı bugüne uzatan bir eser.
Sait Faik Abasıyanık bu eseriyle, Türk edebiyatında sanatçının kendi iç dünyasını merkezde tutarak, yaşadığı zaman ve toplum içinde yabancılaşan, içe dönük “modern birey”in hikâyesini anlatmayı başlatan yazardır.
Mukadder Gemici eserle ilgili yaptığı tahlilde, “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabının Sait Faik hikâyeciliğinde sahip olduğu kritik yeri… Türk edebiyatında yarattığı yankıyı… Getirdiği yenilikleri etraflıca tartışıyor… Metni, hem kendi bağlamında hem yazar bağlamında hem de okurun konumu bağlamında ele alıyor. Bunu yaparken eserin yazıldığı dönemi, hakkındaki eleştirileri, toplumsal değişim ve dönüşümü de irdeliyor… (4)
Künye: Sait Faik Abasıyanık, “Alemdağ’da Var Bir Yılan”, Kapra Yayıncılık, Baskı Ocak 2025, Öykü, 112 sayfa.
[Arka Kapaktan]
“Sait Faik’in ölmeden önce yayımlanan son kitabı Alemdağ’da Var Bir Yılan, onun hikâye ve dilde yeni biçim arayışının son durağıydı. 1950 sonrası öykücülüğümüzdeki yenilik arayışlarının öncüsü olan Sait Faik, Alemdağ’da Var Bir Yılan’da doğaya, topluma, hayvan ve insana farklı ve yeni bir açıdan bakıyor… “Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı… Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı… Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.” -“Hişt, Hişt!..” adlı öyküden- (…) “Sait Faik -bu büyük yetenek, büyük birey, derin duyuşlu bir şair- özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabıyla önümüzdeki kalıplaşmış rasyoneli yıktı, bize duyuşun, bireyliğin, yaratmanın yollarını açtı.” -Demir Özlü- (…)”
SIYIRMADAN KİTABIN İÇİNDEN
“İnsan radyosunu, radyosunun bulanık yeşil gözünü; kırmızı, yeşil, sarı çizgilerle çizikli gâvur şehirleri adı dolu aydınlık yerini de özler miymiş? Allah kahretsin! Özlermiş insan duygulu olunca…”
ÖYLE BİR HİKÂYE (Yağışlı Bir Hikaye) s.9
“Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”
Atikali’ye bir gece yarısı nasıl gittiği, Hidayet’in cebine nasıl girdiği, Fatih Parkı’nda yatan adam, sokak köpeği ve Yahudi kadının arabacı zamparası…
YALNIZLIĞIN YARATTIĞI İNSAN s.19
“Birdenbire bir arkadaşıyla yanımdan geçiyor. Bir duvarın, ölmüş bir kedinin yanından geçer gibi. Kollarımız birbirine sürünüyor hafifçe. Duvarlar açılıyor. İnsanlar birbiriyle senelerdir dargınlarmış da birdenbire aynı hisleri duyarak, ‘Yeter artık’ diyerek barışmışlar gibi öpüşüyorlar.”
Sağı solu belli olmayan, şizofrenik bir kafayla kaleme alınmış gibi.
Bir bakmış; yanında birileri var sanıyor… Arkadaşı, sevgilisi… Ama aslında yoklar. Neredeler? Bir bakıyor; onlarla maça, sinemaya gittiğini sanıyor… Ama aslında gitmiyor…
ALEMDAĞI’NDA VAR BİR YILAN s.28
“Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”
İstanbul’dan kalkıp gidiyor… Bilindik mahşer, hengâme ve insanlar… Kaçmak için Alemdağı’na gidiyor. Aaa, orada Panco var, Alemdağlı.
“Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Gene hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de Köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.“
PANCO’NUN RÜYASI s.32
“Panco, eşek Panco! Tembel Panco! Geç Kalacağız.”
Düşünde hem kendisini hem de sevgilisini görüyor. Sevgilisiyle beraber yürüyen kendisine “Nereye gidiyorsunuz?” diye soruyor. Yetmedi. Rüyasında kendi kendisiyle konuşuyor, tartışıyor.
MELAHAT HEYKELİ s.37
“Bir fesleğen saksısına elinizi atar fesleğen yapraklarını küçük bir çocuk başı okşar gibi okşarız. Avuçlarımızı koklayaraktan uzaklaşırız…”
Kasabanın variyetli evladı yazıhanede pinekliyor. Müşfik ailesi, onu harekete geçirmek için evlendirmeye karar veriyor. Amma evlilik düşüncesi oğlanı ürkütüyor. Dehşete kapılıyor. Onun bu pesimistliğini Melahat adlı bir barmaid geçiriyor. Ama sonra hain genç adam sevecen Melahat’i terk ediyor. Ailesinin kendisine layık bulduğu kızla evleniyor. Oysa Melahat’in emeklerinin bedeli olarak “unutma beni” anıtı dikilmeliydi.
YANİ USTA s.41
“Doğru, Yani Usta, karılar sevilir sevilmesine ama ben içimden hep çocuk kaldığım için olacak karılardan çok çocukları severim.”
Yazarımız, Yani Usta’yı tanıdığında daha ‘usta’ değil, toy bir çocuk, 15 yaşında. Büyüyünce Usta da olsa, hatta yakında evlenecek de olsa, yazarın gözünde hep çocuk olarak kalmaya mahkûm Yani… “Beklersem gelmez ki… Beklemesem gelir mi? Umut vardır. Beklemediğim zaman umut vardır.”
İKİ KİŞİYE BİR HİKAYE s.45
“Tuhaf, dedi, alışmışım şu Topala. Onu etrafımda görmediğim günler bir şey kaybetmiş de ne olduğunu bir türlü bulamayan, durmadan da o şeyi arayan insana dönerim. İnsana alışamıyorum ama şu deniz kuşuna alışmışım.”
(Denize, Martıya, Bir Tahtası Eksik İki Kişiye Bir Hikâye)
Bu aslında “Ermeni Balıkçı ile Topal Martı” hikâyesidir. Topal martı ile balıkçının konuştukları bile görülmüştür. Önce martının laf attığına kalıbımı basarım, diyeceğim. İlkin balıkçının martıya laf atmasının mümkünü yoktur. Maalesef kimseyle hasbıhal etmeyen, suratsız, somurtkan balıkçı, bir martı ile konuşuyor. Ama martı da ölüyor. Öldüğünü balıkçının görmesini ister gibi, onun görebileceği bir yerde hayata gözlerini yummuyor.
RIZA MİLYON-ER s.54
“İnsan radyosunu, radyosunun bulanık yeşil gözünü; kırmızı, yeşil, sarı çizgilerle çizikli gâvur şehirleri adı dolu aydınlık yerini de özler miymiş? Allah kahretsin! Özlermiş insan duygulu olunca.”
Anasının gözü adam zenginleşiyor. Zenginleştikçe pintileşiyor. Aynen Charles Dickens’ın Noel karakteri olan Ebenezer Scrooge gibi oluyor. Bir milyon biriktirmeye karar veriyor. Soyadı bile kayda hazır. Ama arızalı bir hastalığı var: uyurgezer… Bir gece, kaldığı otelin penceresinden kendini sokağa atıveriyor. “Yıllar da durulmayan istasyonlardan geçer gibi geçiliyor be!”
SARMAŞIKLI EV s.62
“Ya ev, eve benzemez bir kulübe, bir baraka, bir taş yığını, mağara gibi bir şeydi. Ya ‘Canvermez’in. Bu köy içinde tanışıklığı yoktu.”
Canvermez’in evini arıyor ama köylüler zırvalıyor, abuk sabuk cevaplar veriyor. O ev ev değil, o yol yol değil, gibi. Köylülerle alelade dereden tepeden konuşurken konu bu eve gelince, dank, yine sapıtıyorlar.
EFTALİKUS’UN KAHVESİ s.70
“Sizinle böyle bir kahvede oturabileceğim hiç aklıma gelmezdi.”
Yazarın hayranı genç bir yazar, Sait Faik’i bulmuşken bırakmak istemez. Yapışır adamımıza. Bir kahveye otururlar. Genç sorar: “Hikayelerinizi nasıl yazarsınız?” (…) Sait Faik hiç düşünmez bunun üzerine. Doyurucu bir cevap veremez. Herhangi bir izahatı yok… Öylece yazıyor işte… Öylece başlıklandırıyor… Bu genç ile olan hikayesini de bu başlık altında yazıya döküvermiş mesela.
HİŞT, HİŞT!.. s.76
“Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı… Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı… Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.”
Bir hişt sesi geliyor ama nereden geldiğini anlayamıyor. Varsın, olsun. Ses gelsin de nereden gelirse gelsin. Yeter ki biri hişt pişt desin.
DÜLGER BALIĞININ ÖLÜMÜ s.80
“Nerden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları…”
Hepsinin gözleri güzeldir ya… Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değerdir ya… Yazarımız; dülger balığını anlatmış uzun uzun. Zeus cinsine bağlı bir balık türündendir dülger. Dikenli peygamber balığı da derlermiş. Kadınlar broş yerine balık takmalıymış… Balıklar elmastan, zümrütten, yakuttan daha güzelmiş. Üstelik dülger balığının ölümü uzun sürermiş. Uzun uzun, yavaş yavaş veda edermiş bir ömürlük hayata.
KAFA VE ŞİŞE s.84
“Onu şair, küskün, anlaşılmayan birisi yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini birer birer söküp atacak.”
Meyhanede yaşlı bekri bir adam, bir ayyaş delikanlıya bakıyor. Delikanlı, ne bakıyorsun babalık der gibi, kızıyor. Sonrası tartışma. Derken boks eldivensiz kavga. Yaşlı adamın kafasında şişe patlıyor, parçalanıyor, tuz buz oluyor.
ÇARŞIYA İNEMEM s.88
“Kimseler âşık değil mi bu şehirde? Kimseler bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?”
Sait Faik, çarşıya hiç inemezmiş. Neden? Nedeni yok, anlatmıyor. Açıklamıyor sebebini. Ama inemezmiş işte… Bir yerde çarşı esnafını anlatıyor; üçkağıtçılıkları, kurnaz bezirgân pislikleri… Bir de insanlara konulan bunaltıcı yasakları anlatıyor. Çarşıya inemiyor. Çünkü ateşi var, hasta.
“Ah bu yasaklar! Kendi kendimize, başkasının bize, bizim başkalarına, devletin tebaasına, tebaanın devletine, belediyenin hemşerisine, hemşerinin belediyeye koyduğu, koyacağı yasaklar!..”
“İnsanoğlu için yasaklı hayvandır da diyebiliriz. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır.”
DOLAPDERE s.95
“İstanbul’un semt adları yok mu? Bayılırım onlara. Ne güzelleri vardır. Yalan da olsa, yanlış da olsa, bu semt adlarının muhayyilesine bir şeyler üşüşür.”
Dolapdere… Bostanlar… Elmadağı’ndan dik inilen yokuşla varılan semt… Ne elması vardır, ne de dağı vardır yolun… Dolapdere’nin ise amonyak, insan fabrikasının küspesi kokan sokakları vardır… Bir de boklu deresi… Daha ne yazayım… Yazacak başka bir şey bulamadım. Bildiğin Dolapdere işte.
BİR HASTALIK s.98
“Yasakları kabul ettik. İnsanoğlu için yasaklı hayvandır da diyebiliriz. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır.”
Bahsettiği hastalık, mebus hastalığı. Ruhi bir hastalık bu. Tutulmayanlar için korkunç, ama tutulanlar için değil. Hastalığın içindeyken korkunç olduğunu fark etmiyorlar. Okuryazar Rahmet Hoca da bu hastalığa fena halde yakalanmış biriydi. Halbuki ne güzel şiirler yazardı. Saz çalardı. Milletvekilliği hastalığı pek bir bulaşıcı, azizim.
YILAN UYKUSU s.105
“İnsanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. İnsanoğlu her şeyden evvel içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi -kendinde, doğuşta varsa bile söküp atmalıdır.”
Hava çok soğuk. Buz gibi. Dışarıda kuş soğuktan donacak. Eli ayağı kanatlarına yapışacak. Zınk diye kalacak oracıkta. Ağaç da soğuktan donacak. Ver elini. Hepsini ısıtmaya yetecek bir oda ve soba lazım.
Alemdağ’dan Dönüş Yolculuğu
“Platon, “insan iki ayaküstünde duran tüysüz bir hayvandır” demiş. Diyojen hindiyi bağırta bağırta yolduktan sonra Atina meydanlarında “işte Platon’un insanı” diye halka teşhir etmiş.”
Kitabı hangi süratte bitirdiğimi hatırlamıyorum. Zamanın nasıl hızla geçtiğini de. Fincanıma son bir kahve daha dökeyim dedim. Damlalardan başka bir şey kalmamış. Ne çay, ne kahve. Öyleyse toparlanayım. Kitabımı, termoslarımı, fincanımı, kalan ıvır zıvırı çarçabuk topladım. Çöpümü de bir poşete, doğru yanımdaki çöp sepetine yallah. Ve Pire🚲’nin üstüne atlayarak dönüş yolculuğuma başladım.
Tekrar geldiğim yoldan dönmek yerine yolumu biraz uzatayım dedim. Hayrabolu yönü ve alt köyler daha cazip geldi. Sinanlı-Mandıra kavşağına kadar gidip Büyük Mandıra’ya saptım. Ergene nehrinin üzerinden atlayıp Katranca ve Nadırlı köylerini geçtim. Artık Babaeski’nin merkezinin sınırlarına girmiş sayılırım.
Ekstradan 8 km yapmış oldum. Gidiş 12 km, dönüş 20 km; toplamda 32 km. Çok şahane bir gün yaşadığımı ifade edebilirim.
Herkes Kendi Yoluna Bakar Bu Hayatta
“Geç geldiği zaman deli olurdum. Merdivende ayak sesleri yabancılaşınca kudururdum. Sonra birdenbire onun ayak sesleri. Kapıyı açık bırakmış olurdum. Öteki seyyareden gelir gibi gelirdi. Gözlerinden öperdim.”
Ömrünün son zamanlarında siroza yakalanan Sait Faik, hastalığının ve yaşadığı yerin -İstanbul’un- kasvetiyle iyice huysuz birine dönüşmüş. İstanbul’dan nefret ediyor ama onu terk edemiyormuş. İçip, sokaklarda bağırıp, önüne gelene küfredip, uykusuz kalıyormuş. Toplum düzenine başkaldırıyormuş adeta. Bir gün bir arkadaşı ona, “Şu deniz kenarlarından, Rumlardan, balıkçılardan, talihsizlerden kendini kurtarsana,” demiş ve şu cevabı almış: “İstanbul’da yaşıyorum ve İstanbul, bu saydıklarındır.”
Gezmiş, dolaşmış, sevmiş, nefret etmiş, yazmış, anlatmış ama yetmemiş bu yaptıkları ona. Kısa ömründe onu oyalamış sadece. Onun dehası bu dünyaya fazla gelmiş. Aklı taşmış, dökülmüş sokaklara. Toplamaya çalışmış, toplayabildiklerini kitaplarına koymuş. Ama hâlâ caddelerde, sokaklarda aklından parçalar görüyormuş. Gördükçe deliriyormuş. Bir kadeh, bir kadeh daha… İçtikçe anlatmak istediklerini de yutuyormuş. Yuttuğu gerçekler onu bu dünyadan 1954’ün mayısında çekip almış…
Naif, yapmacıksız sözlerle bezenmiş cümleleri, sade ama bir o kadar dokunaklı öyküleri ve şiirleri ile Türk edebiyatının önemli isimlerinden biridir Sait Faik Abasıyanık. Tekrar ve tekrar, onlarca defa okusam bile, kitaplarından aynı tadı alabildiğim müthiş bir edebiyat adamıdır kendisi. Yazdığı her satırda kalbime dokunmayı başarır, zihnimde kalıcı bir yer edinir kendine.
Eğer hâlâ okumadıysanız okumanızı öneririm 🙂
Keyifli okumalar. ☺️📖🚴
Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,
Gezenti Şeref
***…***
(*) Önceki Makale: 🚲&📖 Molière “Kibarlık Budalası”
(*) Sonraki Makale: 🚲&📖 Ahmet Hamdi Tanpınar “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”
>>> [iÇERİKdİZİNİ]
***📚***
DİPNOTLAR:
- Yapı Kredi Yayınları, Sait Faik Abasıyanık biyografisi. ↩︎
- “Alemdağ’da Var Bir Yılan” tahlili: “Modern bireyin” hikâyesi, Deniz Poyraz, “edebiyathaber.net” ↩︎
- Sait Faik Abasıyanık “Alemdağ’da Var Bir Yılan”, Hasret Balaban, “aksisanat.com” ↩︎
- Mukadder Gemici’nin ‘Ketebe’ etiketiyle yayımlanan tahlili… Sait Faik Abasıyanık’ın bu kayda değer eserine dair derinlikli bir keşif takdim ediyor, Sayın Gemici. ↩︎
