🚲&📖 Ahmet Hamdi Tanpınar “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”

**GBT~2026/009**

Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri

Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur… [Roman 📚]

2026’nın Zamane Romansı Karakteri!!

Ocak, Babaeski’de, yılın en karlı ve soğuk ayıdır. Gerçi uzun yıllardır kar, mar gördüğümüz yok. Sağanak yağışlar bile çoktandır azaldı. Nerde o eski kışlar, diyesi geliyor insanın. Yine de Trakya’nın gözbebeği Babaeski ocakta genellikle soğuk geçmektedir. Gündüzleri ortalama sıcaklık sıfırın üstünde 5 derece filandır. Eğer çok bulutlu bir gün değilse ve hatta güneş yakıyorsa ortalığı 11-12 dereceye kadar çıkar. 14’ü bile görürüz.

Baktım bugün hava sisli ve çok bulutlu olacak. Termometrem 8°C gösteriyor. Yarın ise yağış bekleniyor. O zaman dedim günün fırsatlarını akıllıca değerlendireyim. Babaeski çevresinde inşaat gürültüsünün olmadığı (kaldı mı diye soracaksınız, biliyorum) bir bölgeye doğru pedal basayım. Ertuğrul köyü bu konuda iyi bir hedef. Fazla de rampası olmayan, hatta gidişte sürekli inilen bir rota. Dönüşü düşündüğüm yok. Yabancısı olduğum bir yokuş değil.

Pire🚲’ye fısıldadım, gel seninle şöyle roman tadında bir seyrüsefer yapalım. Saatlerimizin ayarını bozalım ki kimseler bizi bulamasın. Epeydir gitmemiştik Ertuğrul’a. Bulgaristan’ın Gorski Izvor ve Lofça köylerinden kalkıp gelmiş Pomakların yerleştiği değişik bir göçmen köyüdür. Galiba eskiler oraya Ertuğral diyormuş. Nedenini bilmiyorum.

Gorski İzvor, Bulgaristan’ın güneyindeki Haskovo ilinin Dimitrovgrad belediyesine bağlı bir köyü. Lofça ise Filibe, Troyan ve Teteven şehirleri ile komşu bir il. Osam nehri ve çarşılı köprüsü ile ünlü.

Yalnız Babaeski’nin bu köyü ile aynı adı taşıyan Lüleburgaz’ın köyü bir değil. Öbürü biraz daha çağdaş görünümlü. Feodal bağlardan kurtulmaya ve şehirleşmeye çalışan köylü kültürü farklılığı.

Neyse; işte “Doğu ile Batı Arasında”, bir kasaba-köy turu daha. Gene çok hoş, toplumsal, tarihi bir gezinti. Babaeski merkeze 11,5 km mesafedeki bugünkü ‘bisiklet + kitap’ okuma turuma bu etiketi yapıştırıverdim okuyacağım kitaptan dolayı.

Türk Edebiyatının Gelmiş Geçmiş En Sağlam Kalemlerinden

Sorumluluğunu taşıyabileceğin düşüncenin insanı ol.

Bugün, kitaplığımdan seçtiğim 344 sayfalık kitabın adı: “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”… Eser, sevdiğim bir yazar olan Ahmet Hamdi Tanpınar’dan. Gerçi kitabın tamamını oturacağım kahvehanede bitirmem mümkün değil. Ama her başlangıç sona giden çabadır. Bir sondur aslında. Elimdeki kitap Dergâh Yayınları tarafından kasım 2024 yılında yayınlanmış bir edisyonu.

Babaeski’de Saatler Küt Küt Atıyor

Yolun büyüğü, küçüğü yoktur. Bizim yürüyüşümüz ve adımlarımız vardır.

Pire🚲, her zamankinden fazla alevli. Sanırım son günlerde 3-4 kilometrelik turları aşmış olmamızdan. Mutluluğu yüzünden okunuyor. Ayrıca kitap okuma turlarında bana katıldığı için entelektüel kişiliği de sürekli zenginleşiyor. Haliyle üretim çarkından çıkmış diğer akranlarıyla yaşadığı o muazzam farklılık onu her geçen gün daha çok olgunlaştırıyor. Kendisini erdemli bir filozof gibi görmeye başladığını bile iddia edebilirim.

10 değişik türde yolculuklarımız sürüyor. Anı-yaşam hikayelerinden felsefeye… İlk okumalar adı altında iktisattan toplumsal gerçekliklere… Mitolojiden siyasete… Ve serüvenci gezginlerin gezilerinden mürekkeple döşenmiş zarif mektuplara… Mizah kalemşorlarından tiyatro sahnesini aydınlatan oyun yazarlarına… Roman ediplerinden, şairlerin evrenine… Onarca, yüzlerce hatta binlerce kitap…

***…***

Zengin bir dili var, diye tanımlanan yazarlar vardır hani! Anadilinin derinliğine vakıf, zenginliğine hâkim, bütün imkânlarını sonuna kadar kullanabilen bazı yazarlar vardır. Onlar, kendilerine ait yeni bir dil yaratırlar adeta. Düşüncelerinde sınırsız oldukları kadar, cümlelerinde de kırarlar kalıpları. Hani tatlı dilli tanıdıklarımız vardır, ne anlatsa dinlerim deriz. Sesiyle, jestleriyle, seçtiği kelimelerle bağlar bizi kendine, yemek tarifi anlatsa, hayatın en derin sırlarını veriyor gibidir. Hoş bana sorarsanız yemek tariflerinde de büyük sırlar vardır ya, kulağımız onda, kaptırırız hikâyeye kendimizi. İşte kimi yazarlar da böyledir! Bırakamayız elimizden onun yazdıklarını. Hele onların bazı kitapları vardır ki, her cümle başlı başına bir dünyadır. Hayranlıkla, hepsinin altını çizmek isteriz.

İşte ‘bisiklet + kitap’ın bu bölümünde Türkçeyi en iyi kullanan yazarlardan birini konuk edeceğim. Edebiyatın hemen hemen her alanında eser vermiş… Bazen önyargılara kurban gitmiş… Kimi zaman göklere çıkarılmış çok önemli bir yazarı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı… Hem de onun eşsiz romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ile yola çıkacağım Pire🚲’yle birlikte.

Artık Ertuğrul köyü güzergâhında kim bilir nerelere uğrarız, romanın baş kahramanı Hayri İrdal’ın rehberliğinde… Köy bahane olur, geçer gideriz göllere… Bolca güleriz, herhalde biraz da düşünürüz… İşte hep yaptığımız gibi edebiyatın serin ve dalgalı sularında, atıp kürekleri göle, hadi bilemedin derenin birine, bırakırız kendimizi sıska sandalın hakimiyetine… Çünkü o sandal ki, edebiyat sularında özgürce dolaşmak ister.

Hazır mısınız?

Tıpkı gölün ortasında sallanan cılız bir sandal gibi büyük yolculuğumuz başlıyor… Sandala başka kim mi biniyor bizimle birlikte? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın cazibesine çoktan kapılmış her birimiz, her biriniz elbette. İflah olmaz bir Tanpınar tutkunu olan herkes yani. Evet efendim, sandalın bir ucunda Pire🚲’yle bendeniz, diğer ucunda siz.

Pedallar Saatlerin Yelkovanındaki Serüveni Gibi Bir Mahur Beste

Pire🚲 bisiparkından çıkmış terasın ucunda gelmemi bekliyor. Biraz geciktik bu sabah. Saat 10:00’u bulmuş bile. Ama sıkıntı yapacak halim de yok. Keyifli bir tur olsun yeter. Çok geçmeden bisikletimle buluşuyor ve güçlü kollarımda indiriyorum kendisini sokağa.

Dükkanlar henüz tam zamanlı faaliyete geçmiş. İnsanlarda şaşırtmacalı bir koşuşturmaca. Emeklilik güzel şey be, kardeşim! Yoksa şu koşturanlardan biri de ben olabilirdim. Parçalı bulutlu ama soğuk bir havada, sıcak bir sohbetle D-100 kavşağına pedallıyoruz. Fatih Cadesi’nde ‘Tutmayın Beni’ciler önde, ‘Ağır Mollalar’ arkada. Önden vınlayanların her biri Oğuz Aral’ın “Korna Kamil”i gibi. “Ebüüvee” diye nara atarak ilerliyorlar. E, tabi üstadı olan “Utanmaz Adam” Şeref Haktanır’ın yancısı olmak kolay değil. 😊

D-100 Edirne-İstanbul karayolu bazı zamanlar fazla gürültülüdür ama asfaltı düzgün, yan şeridi geniş bir yol olduğundan benim pek bir şikâyetim yok. Sonrasında Taşköprü köy yoluna saptığınızda hem köylerin kırsal kokusu sinmeye başlar üstünüze, yol daralır, çukurlar çoğalır, hem de bölgesel yaşantının güvenliğini sağlayan çoksesli köpekler vatanına geldiğinizi anlarsınız.

Sarımsak diyarı Taşköprü köyünü geçtikten sonra 3 kilometrelik bir yolumuz kaldığını biliyorum.

Aslında neyi özlediğimin farkındayım. Düz yollar yerine deve sırtı gibi olan rotaları. Bir çıkar bir inersin. Aşağıda hızlanıp, iyice kaptırmalısın. Az ilerde görünen ağaçlık alanı gözüne kestirirsin. Sonrasında yol ayrılır ve sen o yöne sapar güzel bir orman yolundan gidersin. Ve bu yol zamanında öyle güzeldir ki, sorma gitsin. Sağ sol ağaçtır. Kuş sesleri, orman ve toprak kokusu, yaprak hışırtısı büyüler insanı.

***…***

Şimdi önümdeki köye bakıyorum. Etraftaki ağaçları mı kesmişler. Var mıydı, gerçekten? Varsaydı, kıyamet koparan yoktu herhalde. Anlaşılan toki moki gibi bir şeyler konduracaklar. Ama yok sanmam. Bildiğin ‘agriculture’ gezegeni burası. Zaten giden ağaçlar yerine gelmez. Koskoca arazi bunlar. Kaç senede ağaçlanır ki? Kel kalır.

Bir çoban kırması bir de benekli avcı bize takılıyor. Öylesine oyuncu ve insan sevgisi ihtiyacı içindeler ki. Çoban köpeğini görünce önce tırsmadım değil. Ama sonra iyi anlaştık. İkisi de pek bir akıllı. Laf anlıyor komut dinliyorlar.

Ertuğrul köy meydanındaki gözüme kestirdiğim kahvenin yamacına yanaşıyorum. Girişteki kahve hem kalabalık hem çok derme çatma. Kitap okumaya pek müsait değil. Park ettiğim kıraathane ise Minnetler köyüne giden yolun köşesinde. Daha kıpırtısız bir duruşu var. Köyün tüm sakinlerine şöyle yakışıklı bir ‘selamünaleyküm’ selamı. Hoş geldin sırıtışları ve meraklı gözler. Laf atmak isteyenler, lafa tutmaya çalışanlar. Kitap okumaya geldim deyince, kuran, dualar filan okuyacağım zannı içindeler önce. Sırt çantamdan çıkardığım kitabı gösteriyorum. ‘Tövbe, tövbe’ der gibi ağlayan bakışları yakalıyorum.

Kahveci abinin donmuş elleriyle çay ocağından taşıdığı demli çay ve yanımda getirdiğim poğaçalar ile karnımı doyurma seansı. Derken 5 numaralı alaturka ‘sandalyemde’ Tanpınar ile birlikte kurulup dertleşiyoruz. Gündemden alafrangalık söz edip mizah yapıyoruz.

Söz konusu olan doğaçlama hüzünlü bir gülmeceyse, “Doğu ile Batı Arasında” sosyal mekânımızda şimdi “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” sahne almakta…

Hadi başlayalım öyleyse…

Yalnız Kara Mizah

Ah, bir kere olsun kendi dışıma çıkıp kendimi görebilsem!

Dergâh Yayınları’ndan çıkmış elimdeki kitabın kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye. Roman dört bölümden oluşuyor:

  1. Büyük Ümitler
  2. Küçük Hakikatler
  3. Sabaha Doğru
  4. Her Mevsimin Bir Sonu Vardır

Eski lügatler ‘mizah’ sözcüğünü şöyle tanımlamış: “Şaka, latife, alay, eğlence.” Bugünkü sözlüklerde ise buna ilave olarak ‘gülmece, komedi, vodvil’ yer alıyor. İnsanı gülmeye sevk eden resim, karikatür, konuşma ve yazı sanatı diye de açıklanıyor. Bilmem yeterli mi? Mizahın, gülmeceye, daha iyi ifadeyle güldürmeceye o kadar açık çağrışımları, her zaman şakadan, alaydan ve eğlenceden geçmiyor. Bir de ‘kara mizah’ söz konusu edilecekse, çok daha acı bir gülmece, güldürmece işin içine karışıyor.

***…***

Ben gençlik yıllarımdan beri çok severim Ahmet Hamdi’yi. Yazdıklarıyla olgunlaştığımı düşünürüm. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü ilk defa 1985 yılında İşçinin Sesi’nin kütüphanesinde görmüş ve alıp okumuştum. Onu okuyuncaya kadar Tanpınar’daki acı güldürmeceliği ayırt etmemiştim. Daha önce okuduğum “Yaz Yağmuru” kitabı ise bana fantasma, sıla özlemli, hummalı bir hikâye kitabı gibi görünmüştü.

Sonra “Huzur”u okudum. “Huzur”da her şey kaybedilmişti. Derin bir hüzünden, acıdan başka bir şey kalmamıştı geriye. “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”yla bilinçaltı serüvenine katılacaktım. Bu bölük pörçük hikâyeler, besbelli, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bütün yönleriyle tanıtmamıştı. (1)

Oysa, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü evimden uzak gurbet ellerde yaşama sevinçleri duyarak okudum. Bence inanılmaz bir kara mizah başyapıtıydı. Umutsuzluğa kapıldığım anlarda herhalde yeniden çıkarır, okurdum bu romanı. Direnç kazanırdım. Evet, bugün umutsuz olduğumdan değil ama okuma sırasının ona geldiğini düşündüğümden seçtim. Kayıp yok yani. Bilakis kazancım büyük.

Hatta bundan sonra üçlü diziden “Roman Mahur Beste” ile başlayıp, “Huzur” ile devam edip “Sahnenin Dışındakiler” ile Tanpınar yolculuğumu sürdürebilirim. Sonunda, biliyorum, “Sahnenin Dışındakiler” içimi fazlasıyla acıtan bir romanı olacak. Tıpkı bu romanda üstadımız 1920 İstanbul’unda, çocukken yaşadığı mahalleyi aradığı gibi ben de doğup büyüdüğüm Şakacı Sokak’ımı arayabilirim. Hani birdenbire mahallesinden buldozerler geçmiş, çirkin yüzlü apartmanlar kondurulurken “Kazasker Camisi” de eski sakinleriyle beraberce ufalmış.

Tamam, katılıyorum, dünün güzel romanları bugünün genç okurlarına pek bir şey ifade etmiyor. Oysa hem bugünün hem de yarının sorunları hâlâ o romanlarda saklı duruyor. Okunmak ve çözümlenebilmek için.

Gelgelelim, nereden gelmişse gelmiş, o sokağa yerleşmiş bugünün yirmili yaşlardaki kuşağına anlatmak gerçekten zor… Bir Şakacı Sokak mahallesini… Kozyatağı tarlalarını… Küçükyalı ve Kadıköy semtlerini…Sessiz sedasız bahçelerinde Erenköy, Suadiye, Bostancı köşklerini… Ne bileyim, Çatalçeşme, Caddebostan, Süreyyapaşa plajlarını… “Bunlar Kadir Ağa’nın marulu!” sözünü… “Bunlar Mustafa Ağa’nın çinisi!” lakırdısını… Hanımeli çiçeğini anlatmak, ufaklık arka bahçelerde üzüm salkımlarını, iğdeleri ve gülleri yaşatmak, hissettirebilmek de ihtimal dışı.

Kara mizahla bağdaşık bir ikilem…

İçindekiler: On Yedi Tandırname

Bazen düşünüyorum, ne garip mahlûklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?

Saatleri Ayarlama Enstitüsü” iki uygarlık arasında bocalayan bir toplumun yanlış tutumlarını, davranışlarını, saçmalıklarını, alaya alan, eleştiren bir roman.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanı Türk modernleşme projesinin yirminci yüzyılın ilk yarısında Türk toplumu tarafından nasıl algılandığının bir hicvidir. Tanpınar’ın hayatını kaybetmeden önce yayımladığı son romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Türk Edebiyatı’nın en ilgi çekici, en karmaşık, en mistik ve en başarılı romanlarından biri olarak değerlendirilmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Hayri İrdal’ın anıları şeklinde kaleme aldığı bu roman, Türkiye’nin tarihi, toplumu ve kurumları ile ilgili önemli eleştiriler içerir.(2)

Eser, çocukluğu Abdülhamit devrinde geçen, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini de yaşayan Hayri İrdal’ın anıları şeklinde verildiğine göre söz konusu hicvin 1900’lerden 1950’lere Türk toplumuna yöneltilmiş olsa gerek. Ama yanılmayalım. Tanpınar, İrdal’ın hayatı içine sıkıştırılan bu 50-60 yıllık zaman diliminde, Türk toplumunun çok daha geniş bir tarih sürecinde geçirdiği bunalımı anlatmaya çalışmakta.

Zira romanda olaylar 19’uncu yüzyılın sonundan, 20’nci yüzyılın ilk yarısına kadar devam eder. Oldukça açıktır ki, zaman tam anlamıyla doğrusal olarak kullanılmaz. Romanın kahramanı, Hayri İrdal, doğum gününü “16 Receb-i Şerif, sene 1310” olarak verir. Miladi takvime göre bu, 1893 yılına denk gelmektedir. 4 döneme ayrılmış romanda:

• Büyük Ümitler: 

Bu dönem Hayri İrdal’ın geleneksel bir aile ile büyüdüğü zamanı anlatmakla beraber Tanzimat dönemi öncesi zaman dilimini sembolize eder.

• Küçük Hakikatler: 

Hayri İrdal’ın geleneksel aile yapısından çıkarak, kendi ailesinin kurduğu ve arayışlar içinde olduğu bir dönemi ifade etmekle beraber Tanzimat dönemi sonrasını sembolize eder.

• Sabaha Doğru: 

Toplumun, yaşayış ve anlayışlarının değiştiği bu dönem erken Cumhuriyet dönemini ifade eder.

• Her Mevsimin Bir Sonu Vardır:

Bu dönem romanın son kısmını oluşturur. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün kapanması bir sonu anlatırken, Cumhuriyet dönemi devamını ifade etmektedir.

Elbette, yazar, söz konusu dönemleri gerçekçi bir yöntemle yansıtıyor denilemez ama Türk toplumunun o dönemlerdeki bazı özelliklerini kurgusal olarak dolaylı bir yoldan dile getirip hicvettiği söylenebilir.

Roman içe kapanık, önyargılı, geleneksel yaşayan ama Batılı değerleri sorgulasa da kabul eden Hayri İrdal’ın gözlemleri ve yaşadıkları üzerine kuruludur. Hayri İrdal’ın hayatı başından itibaren dikkat çekicidir. Bununla birlikte kendisi yaşamını iki kısma ayırmaktadır.  Halit Ayarcı öncesi ve sonrası.(3)

Atıcı’nın belirttiği ifade üzere…

Kahramanımızın hayatı yedi ana bölüme ayrılabilir:

  1. Çocukluk
  2. Sünnet ve dayısının verdiği saat
  3. Nuri Efendi yanında başlayan çıraklık hayatı
  4. Askerlik ve sonrasındaki ilk evliliği
  5. Tımarhane ve Dr. Ramiz ile tanışması
  6. İkinci evliliği
  7. İş, dernekler ve kahve hayatı.

Romana Sığamayan Bir Karakter: Hayri İrdal

Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanının ana karakteri Hayri İrdal, okurken kişiyi çeşitli duygulara sürükleyen biri. Mesela bende böyle bir duygu uyandırdı. Romanın geneline hâkim olan eşikte olma hali en çok Hayri İrdal üzerinde yoğunlaşıyor diyebilirim. Çünkü kahramanımız ne geçmişinden kopabilen ne de yeni hayatına uyumlanabilen biri.

Öyleyse Hayri İrdal’ın romandaki oyunbaz tavrını biraz deşelim derim. Ana karakterimiz romanda birbirinden farklı toplumsal grup içerisinde bulunuyor, bu grupların içerisinde yer almaktan bazen mutlu olmasa da bu cendereden çıkmak için de bir mücadele vermiyor. Edebiyat tarihçisi Berna Moran’ın romana dair incelemesinde değindiği gibi Hayri İrdal tüm yaşananlar karşısında saf derun biri midir yoksa tüm yaşananlarda onun da payı var mıdır? (4)

Mizahi ögelerin ağır bastığı metinde/oyunda yazar Hayri İrdal’a dair bu iki fikir arasında gidip gelmemizi özellikle ister gibidir. Yani diyebiliriz ki asıl oyunbaz olan Tanpınar’ın kendisidir. Bazı sahnelerde Hayri’nin sadece bir seyirci olduğuna ikna eder bizi, bazen de tüm bu kokuşmuşluğa ve mantık dışılığa çanak tuttuğu için onu da suçlamamızı ister.(5)

***…***

Hayri İrdal, mütevazı bir ailede dünyaya gelir. Dayısının doğum gününde hediye ettiği saate olan merakı, saatlerin ailesindeki önemini de artırır. Dedesinden kalan ve “mübarek” olarak adlandırdıkları saat, evin en kıymetli eşyalarından biri olarak korunur. Gençlik yıllarında, saat tamiri işini Nuri Efendi’nin yanında öğrenir. Bu süreçte geçirdiği zaman, hayatının en güzel anları olur. Nuri Efendi, zamana ve dakikalara büyük önem veren biridir ve zamanın israfının büyük bir günah olduğunu düşünür. Hayri İrdal, saat tamirini öğrenirken, aynı zamanda Nuri Efendi’nin bakış açısıyla hayata da farklı bir perspektiften bakmaya başlar.

Nuri Efendi’nin vefatından sonra bir süre askerlik yapar ve döndüğünde Abdüsselam Bey’in yanında çalışarak onun yardımcısı olur.

***…***

Abdüsselam Bey, eski bir zengindir ancak zamanla borçlanmaya başlar. Ölümünden sonra tüm mirasını sevdiği çocuğu Zehra’ya bırakır. Ancak Abdüsselam Bey’in borçları nedeniyle başka bir miras kalmamıştır. Reddi miras talebiyle ortaya çıkan Hayri İrdal, kimseyi ikna edemez ve “Şerbetçi başı Elması” yalanını söyler. Bu yalanla düşüncesi Abdüsselam Bey’in diğer mirasçılarının da borç yükünün altına girmelerini sağlamaktır.

Bu arada Emine ile olan evliliği sırasında ikinci çocukları Ahmet dünyaya gelir. Hayri İrdal, söylediği elmas yalanından dolayı mahkeme aracılığıyla akıl sağlığının muayenesi için hastaneye yatırılır ve burada Dr. Ramiz Bey ile tanışır.

Bir süre sonra eşi Emine’nin ölümüyle Hayri İrdal, iki çocuğu Zehra ve Ahmet ile yoksulluk içinde yaşamaya başlar. Kendi düzenini sağlayamaz ve zamanını kahve köşelerinde geçirirken çocuklarıyla yeterince ilgilenmez. Daha sonra Pakize adlı bir kadınla ikinci evliliğini yapar, ancak düzenli bir hayatı oluşturmakta başarısız olur.

Dr. Ramiz’in tanıştırdığı Halit Ayarcı sayesinde hayatında önemli bir değişim yaşar. Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ın saatlere olan ilgisinden etkilenerek Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kurar ve çalışanları arasından seçim yaparlar. Nuri Efendi ile Halit Ayarcı, zihniyet ve dönem farklılıklarına rağmen Hayri İrdal’ın hayatındaki belirleyici figürlerdir. Bu sayede zamanın, saatin hatta dakikaların bile önemini daha iyi anlar.

Kurdukları enstitü kısa sürede popüler hale gelir ve yurt dışından teklifler alırlar. Hayri İrdal artık zengin bir kişidir ve evinde lüks partiler düzenler. Ancak, bu lüks hayata uyum sağlayamayan eşi ve yakınları arasında komik durumlar yaşanır. Bir süre sonra Halit Ayarcı trafik kazası geçirir. Hayri İrdal, Halit Ayarcı’yı son kez evinde görmüştür. “O, toplum için kandırmacaları olan bir suçtu. İnsanları zamanı boşa harcamaya, Hakk’ın yolundan saptırmaya şeytanın başvurduğu yollardan biridir.” şeklinde düşünür.

Peki, Kimdir Bu Tanpınar?

Ah, bir kere olsun kendi dışıma çıkıp kendimi görebilsem!

Ahmet Hamdi Tanpınar Türk edebiyatının farklı ve bu farkıyla insana eşsiz duygular yaşatan bir yazarıdır. Onun eserlerinde herkes kendisinden bir şeyler bulur. Roman tekniği insanı kendisine hayran bırakacak türdendir. Okumuş olduğum Batı klasiklerinden aldığım zevki Tanpınar’dan da aldım.

Tanpınar, nesirlerinde kendisini daima serbest, adeta daha mesut hissetmiştir. Zira burada onun karşısında Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi büyük rakipler yoktur.’’ (6)

Bu belki de Tanpınar’ın içindekileri daha rahat ifade etmesine ve özgürce bir eser inşa etmesine fırsat vermiştir.

23 Haziran 1901 yılında İstanbul’da Şehzadebaşı’nda doğmuş olan Tanpınar, girmiş olduğu Edebiyat Fakültesinde Yahya Kemal’den dersler almıştır. Ahmet Haşim de bu dönemde kendisini etkileyen bir isimdir. Bu isimler kendisi için hep bir yol gösterici olmuştur.

Sadece yazar ve şair kimliğiyle değil, edebiyat tarihçisi ve eleştirmen kimliğiyle de tanınır. Aynı zamanda milletvekilliği ve üniversitede hocalık da yapmıştır. Bütün bu vasıflara rağmen çoğunlukla maddi sıkıntılar içinde yaşamıştır. Kardeşi Kenan Tanpınar’a yazdığı mektubunda dolma kalemini kaybettiğini ve harcırahını (yolluk) alırsa “Beş Şehir”in mukaddimesini yazmak için dolmakalem alacağını yazar. (7)

Kitabın Kafa Kâğıdı

Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız.

1961 yılında yayınlanan “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı roman, Türk Edebiyatı dünyasının en ilginç eserlerinden biri. Konusu itibarıyla, değişen dönemde bireyselleşen Türk insanının kendisine ve etrafa karşı farklılaşmasını başarıyla işleyerek insanı içine çekiyor adeta.

Açıkçası edebi bir eser olduğu kadar bir düşünme biçimidir. Türkiye’nin geçmişiyle, modernliğiyle ve geleceğiyle yüzleşmesini sağlayan bir aynadır. Okurun zihninde bıraktığı en temel soru ise şudur:

Biz gerçekten zamanı mı ayarlıyoruz, yoksa zaman mı bizi ayarlıyor?

Künye: Ahmet Hamdi Tanpınar, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Dergah Yayınları, Baskı: Kasım 2024, Roman, 344 sayfa.

[Arka Kapaktan]

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Hayri İrdal, Halit Ayarcı, Dr. Ramiz ve ötekilerin yaşantı ve eylemleriyle modern bir Türkiye alegorisi inşa ediyor. Zamanlar ve yaşantılar arasından geçiş krizlerinin insan ve toplumdaki karşılıklarını bürokrasi ironisi üzerinden, derinlikli bir entelektüel arka planla inşa ederken, hüznün müstesna bir mizah şöleniyle nasıl aşılabileceğinin de imkânlarını sunuyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, dünün olduğu gibi, bugünün ve geleceğin romanıdır.

GÜLÜNÇLÜ MEZELER KİTABIN İÇİNDEN

Zaman geriye dönmez. Fakat insan yine bilinen şeyden istenen şeye doğru hayal kuruyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde tarihsel bir dönemi dile getirmekten ziyade, bir mantaliteyi tahlil etmeye yönelir. Romanı boyunca Doğu’nun geleneksel zamanı ile Batı’nın mekanik zamanını karşı karşıya getirir. Çelişkileri analitik fakat edebi bir dille su yüzüne çıkarmayı dener. Başarır da. Eski zaman İstanbul’da hayat, ezan sesleri, gölgeler ve mevsimlerle ölçülürken; modern dünyada saniyelere bölünmüş mekanik bir düzen hâkimdir. Bu özdeksel dönüşüm, bir teknik değişim olduğu kadar insanın ruhuna, düşüncesine ve davranışlarına kadar sirayet eden bir kopuştur aynı zamanda.

Romanın muzip ironisi burada gizlidir:

Halit Ayarcı’nın enstitüsü, modernliğin sembolü gibi görünür ama aslında temelde bir gösteridir. Saatleri ayarlamak bahanesiyle herkes yeni bir kimlik kazanır. Toplum, kendi kendine “modernleştiğini” ilan eder. Ancak bu dönüşüm sahici değil, bizatihi sahtedir. Tanpınar, bu suni düzeni, Hayri İrdal’ın naif bakışıyla anlatır. Onun dünyasında her şey “oluyormuş gibi”dir — tıpkı o dönemin Türkiye’sinde olduğu gibi.

Bu statüko hem bireysel hem kolektif bir yanılsamayı temsil eder. İnsanlar çağdaş kurumların içinde çalışır, modern kavramlarla konuşur ama zihinleri hâlâ eski alışkanlıklarla örülüdür. Tanpınar, bu çelişkiyi benzersiz bir mizah duygusuyla işler. İnsan okurken hem güler hem de rahatsız olur. Çünkü hikâyede anlatılan absürtlükler, bir dönemin olduğu kadar modern insanın kalıcı çelişkileridir.

ROMANIN İÇİNDEN GEÇEN KARAKTERLER

Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır…

Hayri İrdal: 

Romanın başkarakteridir. Kurgusal roman bir bakıma bu karakterin anlatımı ile biyografik bir hava kazanır.

Halit Ayarcı: 

Romanın asıl kahramanı Hayri İrdal’ın hayatını baştan aşağı değiştiren karakterdir. Girişken, inatçı ve yaratıcı bir ruhu vardır. İşsizlik ve yoksulluk içindeyken İrdal, Ayarcı’ya rastlar ve yaşamında bambaşka bir dönem başlar. Onun kurduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde önemli bir mevkiye getirilir. Enstitüyü kuran Ayarcı’nın savunduğu ilke yeniliktir. Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur.” der Ayarcı. Ve bu enstitü öylesine garip bir kurumdur ki, kimsenin ne iş yaptığı belli değildir. İrdal, gözlemci rolünü sürdürür ama bu düzene, saçmalıklara ve sahtekarlıklara anlam veremez.

Romanın son bölümündeyse Ayarcı, çalışanların ihanetine uğrar ve Amerikalı uzmanların verdikleri rapor üzerine enstitü kapatılır. Ayarcı da ortadan kaybolur.

Doktor Ramiz: 

Ruh ve Sinir hastalıkları doktorudur. Hayri İrdal’ın akıl hastanesinde tanıştığı ve Halit Ayarcı ile tanışmalara vesile olan kişidir. Ramiz, yeni ilime inanan, çok parlak diplomaları olan bir doktor olmasına rağmen kendisine çeşitli imkân verilmediği için herkese ve her şeye dargındır. İrdal’a kıraathaneyi tanıtan kişi olan Doktor Ramiz, bir yandan Freud’a taparken bir yandan da rüya tabirleriyle ilgilenir. O da aslında eşiği geçememiş insanlardan biridir sadece.

Mübarek: 

Ayaklı eski usul bir saattir. Dede mirası olarak Hayri İrdal’ın ailesin evinde bulunan, vasiyet olarak yapılmak istenen caminin bir parçası olacakken vasiyet yerine getirilemeyince evin bir parçası olmuştur.

Cemal Bey: 

Romanda karşılaşılan en kötü karakterdir. Cemal Bey’in fena bir kişiliğe dönüşmesi, Hayri İrdal’ın onun eski eşi Selma Hanım’la bir ilişki yaşamasıyla olur. Bundan sonra Cemal Bey, doğrudan Hayri İrdal’a saldırmaya, enstitü girişimlerini baltalamaya başlar.

Emine: 

Hayri İrdal’ın ilk eşidir. Sessiz sakin kendi halinde bir şahsiyettir.

Pakize: 

Hayri İrdal’ın ikinci eşidir. İlk eş Emine’nin zıttı bir karakter yapısı vardır. Sinemadaki hayatı gerçek hayatta yaşamaya çalışan bir çaba içindedir. Özellikle Pakize Hanım, erkeklerin kurduğu bu tuhaf sistemin içinde sükûnetle var olurlar. Onlar bazen aklın, bazen sabrın sembolüdür. Fakat çoğu zaman, erkeklerin gülünç iddialarının gölgesinde kalırlar.

Zehra: 

Hayri İrdal’ın ilk eşi Emine’den olma kızıdır.

Ahmet: 

Hayri İrdal’ın ilk eşi Emine’den olma oğludur. Şehir planlaması üzerine merakı vardır.

Muvakkit Nuri Efendi: 

Hayri İrdal’ın yanında çalıştığı ilk zanaatkar saatçidir. Saatin ve zamanın mistik boyutunu, kıymetini öğreten kişidir.

Zarife Hanım: 

Hayri İrdal’ın halasıdır. Romanın akışında vurucu bir etkisi vardır. Öldü sanılarak defnedilecekken hortlayarak geri dönmüştür.

Zarife Hanım, ilk hayatında hiçbir surette para harcamayan ve mal mülk ne varsa saklayan bir insandır. Bir gün bu hayattan göçtü sanılarak kendisini mezara koyduklarında, mezardan kalkıp eve döndüğünde kardeşinin mal ve mülkünü zimmetine geçirmekte olduğunu görünce birdenbire bir değişim ve dönüşüm yaşar. İlk hayatının aksine kendisi mal ve mülkünün sefasını uzun yıllar sürecek ancak çok uzun yıllar sonrasında yeğeni Hayri ile barışabilecektir.

Aslında hemen her karakter, zamanın bir yüzünü taşır… Kimisi geçmişte donmuştur, kimisi hızla geleceğe koşar. Bu nedenle roman, adeta bir “zaman tiyatrosu” gibidir. Herkes kendi ritminde yaşar ama ortak bir ahenk yoktur.

BAŞOYUNCU HAYRİ İRDAL ÜZERİNE

Fiziki Özellikleri: Hayatının büyük bir kısmında geçim sıkıntısı çekmesinden dolayı silik bir karakter olan Hayri İrdal zamanla dış görünüşüne önem vermeye başlamıştır. Özellikle maddi durumun düzelmesi ile beraber modern ve yönetici bir hava kazanabilmek için kıyafetinin şapka ile tamamlamıştır.

Sosyal Özellikleri: Zamanında bankada çalışmış, daha sonra Halit ayarcıyla birlikte Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü açmıştır. Saygınlık derecesi pek fazla değildir. İnsanlar tarafından pek fazla önem verilmez. Karısının tarifiyle sünepedir. Ancak Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurulduktan sonra herkes tarafından takdir edilen değer verilen biri olmuştur. Karısının gözünde artık bir kahramandır.

Psikolojik Özellikleri: Yeni ve eski arasında sıkışmış eskiye daha bağlı, değişime ayak uyduramayan itirazda bulunan biridir. Kişiliği tam oturmamış Hayri İrdal daha çok babasının üzerinde kurduğu baskıdan dolayı çalkantılı bir kişiliğe sahiptir.

ROMANA KONU EDİLEN MEKÂNLAR

Olayların yaşandığı atmosfer İstanbul şehridir. Romanda sahneye çıkan ilk mekân Hayri İrdal’ın çocukluğunun geçtiği evdir. Daha sonra Abdüsselam Bey’in konağı, Şehzadebaşı’ndaki kahve, Saatleri Ayarlama Enstitüsü binası belli başlı mekânlardır.

Şehzadebaşı’ndaki kıraathaneyi anlatan uzun bir kısım da vardır. Tanpınar, kıraathaneyi anlatırken Türk toplumunun iki medeniyet arasında bocalayışını, sıkışmışlığını da dile getirir. Bir ikilik vardır.

Hakikaten buradaki hayat, asıl kapının dışında bir hayattı. Ve onu yaşayanlar, o şekilde, yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden yahut da bir ayakları daima eşikte yaşıyorlardı.

Ertuğrul Enstitüsü’nden Dönüş Yolculuğu

Neden olmasın sanki, kendimize daima yaşanacak iklim yaratmaktan başka ne yaparız? Hal denen keskin bıçak sırtında oturamayacağımıza göre…

Kitabı okurken sesli gülüp gülmediğimi hatırlamıyorum. Kahkaha da atmış mıyımdır? Hiç farkında değilim. Bana doğrultulmuş ‘deli mi ne’ bakışları da görmezlikten gelmiş miyimdir? 2000’li yılların başında Alem FM’de ‘Deli Mine’ diye eğlenceli bir program vardı. “Deli mi ne deli mi ne o oooo oo” diye jeneriği vardı. Aklıma o geldi birdenbire. Deli miyim ben neyim. Niye kendi kendime güleyim canım. Adam muhteşem bir ironi yapmış. Gel de gülme. Kara mizah dediğin böyle olur.

Kahveciye ve diğer cemaat-i kıraathane müdavimlerine eyvallah çekip ayrıldım kahveden. Pire🚲’nin bağlarını çözüp Minnetler yolundan dönüş yolculuğuma başladım. Köy 2 km, Babaeski 11,5 km mesafede.

Tekrar geldiğim yoldan dönmek yerine yolumu değiştirip Minnetler köyünün içinden gideyim dedim. Gerçi yine ister istemez D-100’e çıkacağım. Minnetler ’den 1,5 km sonra Pehlivanköy Yolu’na varınca sola dönüp çevreyoluna çıkmış olacağım.

Sarımsak diyarı, büyükbaş ve küçükbaş hayvan barınakları,  ahırlar, ağıllar ve ekin tarlaları geride kaldı. Hava öylesine bulutluydu ki, tam bisikletlik. Güneşin dikeyden sıcak yüzünü göstermediği, rüzgârın sert olmadığı ama soğuk bir hava. Ancak saatlerin ilerlemesiyle akşamüstü vaktinde durum değişmekte, hava iyice soğumakta. Bir an evvel eve varayım diyorum. Sıcak duştan sonra kitabıma kaldığım yerden devam edeceğim. Yarıda kesmek olmaz.

Herkes Kendi Yoluna Bakar Bu Hayatta

Araya menfaatler girmeyince hadiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeğe, hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlamağa başlarız.

Tanpınar, Bergson’un “zaman” kavramı, Freud’un psikanalizi ve Osmanlı-Türk modernleşmesinin içsel çatışmaları üzerinden bir edebi dünya kurar. Zaten hemen her romanlarında olduğu gibi “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde de hem bireysel iç yolculuklar hem de toplumsal dönüşüm süreçleri yer buluyor. Bu bakış açısı, onu klasik anlamda “toplumcu” bir yazar yapmasa da bireyin toplumla kurduğu ilişkiler üzerinden sert eleştiriler sunmasına olanak veriyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” yanlış anlaşılan birtakım gerçekleri rahatsız edici bir şekilde anlatmaya kalkmıştır. Bu büyük uygarlığın kırılmasını izlemek için en iyi parametreyi, zaman ile ilişkiyi görevlendirmede insani farklılıkları seçerek de hem kendi işini kolaylaştırıyor hem de romanı okuyan kişinin kafasını anlamsız fikirlere boğmadan, meselenin bam teline getiriyor.

Sonuç olarak; her karakteri fazlasıyla karikatürize olsa da, bütün olay örgüsü absürt bir akış ile devam etse de, okuyucu olarak Türk toplumunun gerçeklerini okuduğumuzu çok iyi fark ederiz kitapta. Ve kuşkusuz kitabı okurken bolca attığımız kahkahalarımız kitap biterken yüzümüzde bu sefer hazin bir tebessüm bırakır.

Memleketin yaşadığı büyük dönüşüm sürecinde insanların da kendi etraflarında, kendi gerçekliklerinde bu değişimi hissetmesini ve yaşanan bu dönüşümün küçük yaşamlara olan etkilerine dair kara mizahla ve dalga geçmelerle dolu bu eser her anlamda edebiyat dünyamızın en iyi işlenmiş eserlerinden biridir.

Eğer hâlâ okumadıysanız okumanızı öneririm.

Keyifli okumalar. ☺️📖🚴

Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,

Gezenti Şeref

***…***

(*) Önceki Makale: 🚲&📖 Sait Faik Abasıyanık “Alemdağ’da Var Bir Yılan”

(*) Sonraki Makale: 🚲&📖 Cemal Süreya “Beni Öp Sonra Doğur Beni”

>>> [iÇERİKdİZİNİ]

***📚***

DİPNOTLAR:

  1. Bu sözünü ettiğim kitapları da bisiklet+okuma turlarımda yeniden ele alıp sizlerle tanıştıracağım. ↩︎
  2. Musab Atıcı, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü Üzerine Bir Kısa İnceleme”, Ekim 2024, Sis Dergi. ↩︎
  3. Musab Atıcı, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü Üzerine Bir Kısa İnceleme”, Ekim 2024, Sis Dergi. ↩︎
  4. Berna Moran, “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitütüsü”, Birikim Dergisi, Mart 1978 ↩︎
  5. Berna Moran, “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış- 1”, İletişim Yayınları, İstanbul, s.297- 322 ↩︎
  6. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanı girişinde “Tanpınar Hakkında Birkaç Söz – Mehmet Kaplan”, Dergâh Yayınları ↩︎
  7. Müge Özer, “Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü ~ Kitap İncelemesi”, Söylenti Dergi Kültür-Sanat-Edebiyat, Şubat 2023. ↩︎

KAYNAKÇA:

  1. Moran Berna, “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Birikim Dergisi, Sayı 37, Mart 1978
  2. Moran Berna, “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış- 1”, İletişim Yayınları, İstanbul
  3. Hatice Akalın, “Türkiye Hicviyesi”, Karnaval Dergi.
  4. Oğuzhan Köseoğlu, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü: Yorum ve İnceleme”, Daktilo 1984, Mayıs 2022.
  5. Musab Atıcı, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü Üzerine Bir Kısa İnceleme”, Sis Dergi, Ekim 2024.
  6. Müge Özer, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Kitap İncelemesi”, Söylenti Dergi Kültür-Sanat-Edebiyat-Sinema
error: Content is protected !!