🚲&📖 Cemal Süreya “Beni Öp Sonra Doğur Beni”

**GBT~2026/010**

Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri

Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur… [Şiir 📚]

2026’nın Derin Sular Gezintisi!!

Zaman zaman kendi kendimle konuşmaya bayılırım. Beynimle fikir alışverişi yaparım. Kalbim susar dinler sadece. Eğer tepki verecekse çarpıntı yapar, konuşmamın arasına dalar. Tepkisini artan veya azalan ritimleriyle verir. İşte yine böyle bir günün arifesinde… Kendim için söylüyorum; bir iş yapmaya kalkışacaksam, bir yerlere gideceksem bir nedenim olmalı.

Günlerin kısa, gecelerin uzun olduğu bu günlerde, soğuk hava bir kaç günlüğüne müsaade edince kafamda tasarladığım ve güzel şeyleri göreceğim ya da yakalayacağım yerlere gitme zamanıdır dedim, çıktım yola. (Sanki iki gün önce çıkmamışım gibi!) Fırt fırt gezip tozmak zaten bahane, asıl yanma alacağım kitabı okuma oturumu şahane.

Yola çıktım dedim ise uzaklara değil, yakınlarda ama yağmur çisentisini yakalamanın seyre değer olduğu ve sakinliğin tünediği yerlere.

Babaeski ve çevresinde o anları yaşayacağım birçok yer var. Hava durumuna göre birkaç plan yaptım ama sonunda, Oruçlu göleti rotasında karar kıldım. Doğru yaptım. Evet avans vererek söylüyorum. Doğru yapmışım. Peşin peşin söylüyorum. Büyük zevk aldım. Zaten suyun var olduğu bir coğrafya denilince bütün sular duruyor bende. Bayılıyorum.

Trakya’nın bu güzel coğrafyasında gezmenin, mevsim itibariyle sessizliğin hüküm sürdüğü yerlerde göl gezintisi yapmak, Durgun suyun ve hafif esintinin fısıltısını dinlemek bana göre olsa gerek. Tam bir rüyadayım. Gölün üstüne düşen damlacıklar mı? Seyredilmeye değerdi doğrusu. Sancılı rota mı? Yoo. Biraz zorluğu var ama çok yorucu cinsten değil. Zaten köy güzel. Çevre güzel. Tek sıkıntı köy köpeklerinin bazen agresif davranışlar sergilemesi. En azından benim için buhranlı. Ne kadar sakin kalmaya çalışsam da…

Bu kadar giriş bölümü yeter her halde turuma başlama zamanı geldi. Ben çıkayım artık yola…

***…***

Baktım bugün hava hafif yağmurlu ve az biraz bulutlu olacak. Termometrem 8°C gösteriyor. Ama gün ortasında 12°C’ye kadar çıkacakmış. Meteo öyle gösteriyor. Hayırlısı.

Nihayet Pire🚲’yi ıslatacak fırsatı yakalayabileceğim.  

Rivayete göre köyün ismi Oruç Bey denilen o zamanın bir ağasından kalmış. Kırklareli iline 35 km, Babaeski merkeze 10 km uzaklıkta olan Oruçlu köyünün doğusunda Karamesutlu (4 km), kuzey batısında Terzili (5 km), kuzeyinde Karacaoğlan (3 km), Kuzuçardağı (4 km) ve güneyinde ise Kadıköy (2 km) köyleri bulunuyor. İşin güzel tarafı ise aralıklı bozuk satıh veya çukurlar da olsa bu köylerle olan bağlantı yollarının tamamı asfalt yol.

Köyün ekonomisinin bütünüyle tarım ve hayvancılık olduğunu bilmem belirtmeli miyim? Zaten tüm bu bölgede çok uzun yıllardır ağırlıklı olarak buğday, arpa, ayçiçeği ve mısır ekimi yapılmakta. Hayvancılıkta ise tamamen büyük baş sığırcılığı ön planda. Özellikle son yıllarda köyde kurulan ‘süt kooperatifi’ tarafından büyükbaş sığırcılıktan elde edilen sütün pazarlama işinin bayağı profesyonelce yapıldığını fark ettim.

Diğer taraftan gördüğüm kadarıyla köylüler yeni yeni meyve bahçeciliğine de başlamış. Sevindim doğrusu. Bereketli toprakları değerlendirmek lazım. Ne var ki son zamanların moda tarzı köyün ilköğretim okulunun kapatılarak harabeye döndürülmüş olması. Ne o taşımalı sistemmiş. Hadi canım sende!

***…***

Göle gelince; aslında gölet demek daha doğru. Köye ait sulama ihtiyacını karşılıyor. Merada otlatılan hayvanlar suyundan faydalanıyor. Ayrıca burada olta balıkçılığı yapılabiliyor. Ben ne zaman gitsem en azından birkaç kafaya mutlaka rastlıyorum. Yalnız son zamanlarda göletin kuraklık nedeniyle kuruma noktasına geldiğini biliyorum. Bilhassa yaz günlerinde aşırı sıcaklıkların etkisiyle su bayağı çekiliyor. Çatlaklar oluşuyor. Üzücü ama gerçek. Göletteki balıklar da yaşam mücadelesi veriyor. Çok sayıda kuşun da göldeki balıkları kolayca avladığı görülünce Darwin baba aklıma geliyor.⁠

Ne türlerin en güçlüsüdür hayatta kalan, ne de en zekisi. Değişime en çok adapte olabilendir hayatta kalan.

Neyse; işte “Öpesin Beni”, bir buselik kasaba-köy turu daha. Gene çok hoş, yeşille mavinin buluştuğu doğa içinde bir gezinti. Babaeski merkeze 11,5 km mesafedeki bugünkü ‘bisiklet + kitap’ okuma turuma bu etiketi yapıştırıverdim okuyacağım kitaptan dolayı.

Türk Edebiyatının En Sevdiğim Şairlerinden

Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim ve gülerken yalan olduğunu kimse anlamaz.

Bugünkü ‘bisiklet + kitap’ bölümünde, Türk şiirinin en önde gelen şairlerinden ve benim de hayranı olduğum, Cemal Süreya’yı konuk edeceğim. Kitaplığımdan seçtiğim 88 sayfalık kitabının adı: “Beni Öp Sonra Doğur Beni”…

Şairin biyografik tadında ustaca kaleme aldığı bu eserle yola çıkacağım Pire🚲’yi koluma takarak. Gerçi kitabı açık havada, göletin kıyısında okuyacak değilim. Bahar olsaydı, pekâlâ olurdu. Şimdi yine ya bir kahvehane köşesinde pinekleyerek ya da evde ayaklarımı uzatmış haldeyken okuyacağım.

Elimdeki kitap Can Yayınları tarafından Ağustos 2020 yılında yayınlanmış 5’inci baskısı.

Oruçlu Göletine Öpücükler Konuyor

Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu / İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük / Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde / Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra / Sonrası iyilik güzellik..

Sabah 09:30 gibi Pire🚲’yi kaptığım gibi yola koyulacağım Kırklareli Caddesi’ne indim. Ama önce dosdoğru Polen’e gitmem lazım. Poğaça, simit, öteberi filan alıp öyle hareket edeceğim. Bu pastane bir anlamda tura başlangıç noktası gibi bir şey oldu.

Babaeski’den ayrılıp İstanbul-Kırklareli karayolunu takip ederek önce askeri kışlayı sonra da yeni mezarlığı geçtim ve Karamesutlu kavşağına kadar hiç durmadan pedal bastım. Kavşağın hemen yakınında tarihi tren bekleme kulübesi var. Eskiden Babaeski-Kırklareli trenleri çalıştığında burada beklenilsin diye yapılmış bir betonarme kulübeden ibaret heykel-bina. Çevredekilerin meraklı bakışları “N’apıyor bu adam?” diye şüphe etse de ben yapıyı hem fotoğraflayıp hem de içinde bir soluklanıyorum.

Her zaman yaptığım gibi Oruçlu köyünün arka tarafındaki sakin yolu kullanıp yoluma devam ediyorum. Artık karayolundan ayrıldım ya; trafikten başka insanlardan da uzak ne güzeldir gezmek buraları. Manzarası ise bildiğiniz köy havası gibi. Geceden kalmış yer yer buz tutmuş sular her yerde. Erimemişler bir türlü. Gece soğuk geçmiş buralarda. Belli. Sabahın ayazı iliklerime kadar işliyor ama hareket ettikçe biraz olsun içim ısınıyor.

***…***

Köyden ayrılıp iç yollardan yönümü ‘kamp’ yapacağım Oruçlu Göleti sahiline çevirdim. Gölet’e vardığımda saatin 11:00’e yaklaşmakta olduğunu görüyorum. Uzun bir kıyıya sahip olan bu bölgede istediğim alana ‘kamp’ yapabilme özgürlüğüne sahibim. Çünkü bu mevsimde buraları sinek avlıyor, gölet sanki bana ait. Balık tutmaya gelen de olmamış. Harika.

Rüzgârı, ortamı ve sessizliği koklayarak kendim için en uygun alanı keşfettim. Fazla aramaya da gerek kalmadı zaten. Gölün kenarında bulduğum o ağaç altında ilk molamı veriyorum. İzzet Günay çatlasın. Mine Mutlu seçimini yapmış bir kere, kime ne! Suyun manzarası bir yanda, alabildiğine açık tarlalar diğer yanda. Sıcak çay ile içim ısındı. Açtım kitabı, esere adını veren şiirin bulunduğu sayfayı çevirdim ve sesli sesli okumaya başladım:

BENİ ÖP SONRA DOĞUR BENİ

Şimdi

utançtır tanelenen

sarışın çocukların başaklarında.

Ovadan

gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan

çeviriyor o küçücük güneşimizi.

Taşarak evlerden taraçalardan

gelip sesime yerleşiyor.

Sesimin esnek baldıranı

sesimin alaca baldıranı.

Ve kuşlara doğru

fildişi: rüzgarın tavrı.

Dağ: güneş iskeleti.

Tahta heykeller arasında

denizin yavrusu kocaman.

Kan görüyorum taş görüyorum

bütün heykeller arasında

karabasan ılık acemi

-uykusuzluğun sütlü inciri-

kovanlara sızmıyor.

Annem çok küçükken öldü

beni öp, sonra doğur beni.(1)

Böylece suya da aktif buseler göndererek soğuğu biraz olsun kırabildim. Hem dinlendim hem de nevalemin mönüsünden gelenleri atıştırdım. Göl kıyısı bana ait gibi dermişim. Ah keşke bir de bana ait olan şu mıntıkada kamp ateşi yakabilseydim. Kamp ateşi yakmak demek ortama ayak uydurmak demek. Ama gelgelelim artık köylüler mi üşüşür başıma, jandarma mı, onu tanrı bilir. Yakmıyorum tabi. Zaten mini keyif sonrası kalkıp gideceğim…

İkinci şiiri de patlatıyorum. Bu aynı zamanda kitabın girişteki ilk şiiri:

BİR KENTİN DIŞARIDAN GÖRÜNÜŞÜ

Bütün bir gün derin suları kolladı şunun için
Bir çoban mevsimini geçirmek için saçının billûrundan
Üç kulesi altı şairi sayısız minareleri
Ve yer yer uçuklamış kıyılarıyla
Bu kent bütün bir gün. Hadi gidelim.

O senin bir türlü belleyemediğin
Kuştur. Bir türkünün hallacında dağılmış
Keçedir. Onu Doğuda nehirlerin kaynaklarına
basıyorlar
Balkondur. En bencil sarmaşığa çekilidir tetiği
Lekedir. Eski Frikya üzümünden inansız menekşeden
Taştır. Bizansın yıkılışını kibirle sürdürmektedir
Çocuktur. Babasınınkine benzer annesinin yüzü
Çünkü mutlu İstanbul kadını alır erkeğinin yüzünü
Çünkü daha dün dört tarafından çekiştirilmiş
utancınla
Şiirime güvenli bir barınak aramıştın

İnce parmaklarıyla
Aralamaya çalışırken kederini
Sen yitip giden aşkta

Senin kahkahanın boğumunda
Söz temiz değil

İklim. Devrik tezgahı güneşin
Sokaklardan kadınsı bir seccade gibi akıyor iklim
Gözlerimiz bozuluyor kanımızın gürültüsünden
Kırmızılar bitişiyor hiçbir şey kesin değil
Tenteler gökyüzüne bir folklor kazandırıyor
Yeni yapıların kekemeliği ve akasya
Ve çınar. Yelesinin içinde tükenmiş bir aslan
Ve sütunlar başıbozuk devriyeleri
Ne kuşatmalar ne dostluklar pahasına
Büyük bir mutfak yaratmış bir imparatorluğun,
Yalnız sütunlar savunuyor serinliği

***…***

Saatler uzun günler kısa

Fenikelileşememek. Ben bu sözü söylüyorum
Bu sözü sana söylüyorum bir gün gerekir nasıl olsa
Serhas’ın askerlerine gümüş zincirlerle döğdürdüğü
Öbür ucuna da gittim ben bu suyun,
Buradan taa peygamberler kıyısına kadar
Büyük suları sadece karpuz soğutmada kullanıyorlar
Fatih Sultan Mehmed gemilerini karadan yürüttü ya
Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz o gün bugün
Toprakçıl bir çapadır Denizyollarının arması bile,
Ama dilimizde yine de en ürpertili kelime deniz
Yine de sokaklarda bir kanal eğilimi
Dondurmacılarda bir ikinci kaptan tavrı
Teneşirlerde bir tekne beğenisi
Bir kazazede takısı bulunur sarhoşların yüzlerinde

Yine de faizcinin sesindeki hasır
Yelken olmaya özeniyor

***…***

Şoför edebiyatına önsöz olarak geçse yeridir
Yeni Cami’nin caddeye dadanmış dirsekleri
Ve
Bitişiğindeki gri gökkuşağının altından
Agop’un ülkesine bir anda geçilir
Orada işte orada
Kibrit bilekli kızların anahtar burunlu sekreterlerin
Lastik mühürle para basanların eğeyle tabanca
üretenlerin
Cüzamlı işhanlarının çiçekbozuğu basımevlerinin
Önlerinden dalgın dalgın yürüyorsun

Sen ki bu şehrin eski tutarsızlarındansın
Kök bitkilerin heterogüllerin Çin yakılarının arasından
Bir güz sonu duygusunu ancak bir kez duyulabilecek
bir sığınma eğilimini
Kuytulardan aldığın bir çiçek gibi yukarı semtlere
doğru sürüklüyorsun

Sen ki
Ayı Hugo’dan zararsız Mallarme’ye, kaçık Artaud’ya kadar
Bir şeyler okudun biraz. İyi.
İngilizlerden de saymayı öğrendin biraz. O da iyi.
Ağzında bir tatil gevezeliği
Alnında bir ayazma serinliği taşıyan
Bir kadını sevdin çok. O belki daha da iyi.
Ama ne yap biliyor musun?
Şu eski adresini değiştir artık
On yıldır bilgeliğini tüketti.

Saatler uzun, günler… (2)

***…***

Tee kalkmış, Babaeski’den buraya gelmişim… Kitap okumalık minik kampımı atmışım… Sıcak çaylar eşliğinde sessizliğin tadını çıkarmışım… Yalnız, tüh ki tüh, ateşimi yakamamışım… Bir bu eksik kalsın, n’apalım. Eeeee artık bu manzara karşısında keyif çatma zamanı. Fazla laf gevelemeye gerek yok.

Başıma bir şeyler düşüyor. Damlacıklarmış. Hafiften çisenti başlar gibi oldu. Havaya baktım. Karışıyor. Dedim sağanak yemeyeyim şimdi. Tatsız, tuzsuz, sırılsıklam olmanın alemi değil. Yoksa gün batımına kadar kalırdım. Hatta çadırımı getirseydim gece de keyfini sürmeye devam ederdim. Kurgulanmış saat misali dönüş yolu için toplanmaya başladım. Çerçöp hepsi bir torbaya. Asla arkamda bırakmam.

Burası inanılmaz güzellikte. Özellikle bu mevsimde göletleri seçmemin nede ise, yalnızlığı ve sessizliği sevmemden dolayı. Huzur diyorum başka bir şey demiyorum. Hava kapalı ve hafif yağmurlu olsa da çok güzel bir gün… Acayip güzel dakikalar… Ve öyleyken böyle, böyleyken öyle, karınca kararınca bir buselik kitap okuma faslı derken pedallar geriye dönüyor.

Dönüş yolum bu kez Kadıköy yolundan. Karayoluna çıkmak yerine köyler arası asfaltı tercih ediyorum. Zaten yaklaşık dakikalar sonra evde olacağım.

Akıl ile Kalp Arasında Kalan Çaresizlik

Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim. Ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlamaz.

Cemal Süreya’nın “Beni Öp Sonra Doğur Beni” adlı kitabındaki şiirlerin çoğu Süreya’nın sürgün tecrübesi, doğduğu yer, içine doğup yetiştiği kültür ve coğrafyadan beslenen veya esinlenen şiirlerdir. Bu özelliği ile sözü geçen şiirler, Süreya’nın şairlik serüveninde bir “otobiyografik dönem”e işaret eder.

Süreya doğduğu, çocukluğunun geçtiği yerdeki hayatın güçlüklerini ve annesini erken yaşta kaybedişini Doğu-Batı karşıtlığı ekseninde, ama kınayıcı bir dil kullanmadan şiirine sokar. Şiirlerdeki anlatıcı-ben ülke coğrafyasına ve topluma politik bir mercekten bakan, karşılaştığı zorluklara teslim olmamış özgüveni yerinde biri olarak belirir.

Peki, Kimdir Bu Süreya?

Acı çektikçe insan olgunlaşırmış, yalan be! İlk önce kalbin kırılır, sonra çürümeye başlarsın.

Aşk şiirlerinin efendisi desem eminim birçok şiirseverin aklına ansızın aynı kişi gelir: Cemal Süreya!

Türk edebiyatının en önemli ve en bilinen şairlerinden biri olan Cemal Süreya; şiirleri, sözleri, mektupları, yazıları ve kitaplarıyla edebiyata mal olmuştur. Tabi ki sadece bu kadar değil! Girdiği iddia sonucu soyadındaki bir harfi kaybetmesi, imzası, aşkları ve daha pek çoğuyla edebiyatın en merak edilen yazarlarındandır.

***…***

Aslında; Cemal Süreya’nın gerçek adı Cemalettin Seber’dir.

Tam olarak doğum tarihi bilinmese de 1931 yılında o zamanlar Tunceli’ye bağlı, günümüzde ise Erzincan sınırlarında olan Pülümür’de dünyaya gelir. Yaşanan Dersim İsyanı nedeniyle de ailesiyle beraber doğduğu topraklardan göç etmek zorunda kalır.

Annesi Gülbeyaz Hanım erken yaşta vefat edince İstanbul’a giden Süreya, 1942’ye kadar İstanbul’da eğitim görür. Ve 1942’de de Bilecik’e yeniden döner. Ortaokul yıllarını yıllar sonra ilk eşi olacak Seniha Nemli ile aynı sınıfta okuyarak 1947 yılında ortaokulu bitirir.

Ardından Haydarpaşa Lisesi’ne parasız yatılı kayıt olan Cemal Süreya’nın ortaokulda başlayan edebiyat merakı bu yıllarda daha da artar. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümünde eğitim görmeye başlayan şair, bu yıllarda Ahmet Muhip Dıranas, Özdemir Asaf gibi isimleri okumaya başlar ve üniversite yıllarında takma isimlerle çeşitli dergi ve gazetelerde yazılar yazar. 1954 yılında da üniversiteden mezun olur.

Seniha Nemli ile evliliğinden kızı Ayçe 1955 yılında dünyaya gelir. Ancak kısa bir süre sonra, Cemal Süreya eşinden boşanır. 1967 yılında Zuhal Tekkanat ile evlenir. Bu evlilikten 1969 yılında oğlu Memo Emrah dünyaya gelir. Üçüncü evliliğini de 1975 yılında Güngör Demiray ile gerçekleştiren şairin bu evliliği de bir yıl sürer. Cemal Süreya son evliliğini ise Birsen Sağnak ile yapar.

Yıllarca devlet kademelerinde müfettişlik yapan Cemal Süreya, 1982 yılında emekli olsa da emekli maaşı geçinmesine yetmez. Bunun üzerine bir bankada çalışmaya başlar. Ne var ki banka iflas edince bir süre yargılanarak dava sonucunda da beraat eder.

Hayatının son yıllarını büyük bir huzursuzluk içinde geçiren yazar ve şair Cemal Süreya, 9 Ocak 1990 yılında hayata gözlerini yumar.

Kitabın Kafa Kâğıdı

Oyuncağın kırıldı diye üzülme çocuk. Büyüyünce kalbin paramparça olacak.

Beni Öp Sonra Doğur Beni”, Cemal Süreya’nın ilk baskısı 1973’te E Yayınları tarafından yayımlanan şiir kitabıdır. Ancak daha sonra Can Yayınları tarafından yayımlanan kitabın ilk baskısı 1984’te, elimdeki 5’inci baskısı ise 2020’de piyasaya çıkmıştır.

Kitap otuz şiirden ve dört bölümden oluşmaktadır. İçerdiği çoğu şiir daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış olan “Beni Öp Sonra Doğur Beni”, Süreya tarafından Elif Sorgun’a (ikinci eşi Zühal Tekkanat) ithaf edilmiştir.

Künye: Cemal Süreya, “Beni Öp Sonra Doğur Beni”, Can Yayınları, 5. Baskı: İstanbul, Ağustos 2020, Şiir, 88 sayfa.

[Arka Kapaktan]

Bir kilise tadı taşıyor

Dolmabahçe camiinin pencereleri

Uzaktan bakmak şartıyla ve aydınlık oluşunu saymazsak;

Ve denizin gişesinde oturan kısa boylu saat kulesi

Yakasının içine kaydırmış hafifçe basınç-ölçerini

Beni Öp Sonra Doğur Beni, kanla yıkanmış kelimelerden sevda sözlerine, kimsenin dokunamayacağı suçsuz coğrafyalardan bir çay bahçesinden manzaralara Cemal Süreyya’nın geniş dünyasını ustaca resmettiği bir panorama.

Sana Rastladığım Gün Susuzdum

Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık. Sevilmeyi beklerken, beklemeyi sevmişiz.

Can Yayınları’ndan çıkmış elimdeki kitabın kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye. Şiirler dört ana bölümün altında toplanmış:

  1. BİR KENTİN DIŞARDAN GÖRÜNÜŞÜ
  2. SEVDA SÖZLERİ
  3. ORTADOĞU
  4. ÜÇBİN YAPRAK YÜZBİN İPEKBÖCEĞİ

“BİR KENTİN DIŞARDAN GÖRÜNÜŞÜ” bölümü altında yer alan şiir de aynı adı paylaşıyor.

“SEVDA SÖZLERİ” bölümü altında yer alan şiirler ise şöyle:

  • Kişne Kirazını ve Göç, Mevsim
  • Beni Öp Sonra Doğur Beni
  • Sımsıcak, Çok Yakın, Kirli
  • Yırtılan İpek Sesiyle
  • Burkulmuş Altın Hali Güneşin
  • Yüreğin Yaban Argosu
  • Yunus ki Sütdişleriyle Türkçenin
  • Kan Var Bütün Kelimelerin Altında
  • Vakit Var Daha

“ORTADOĞU” bölümü altında yer alan şiirler:

  • I
  • II
  • III
  • IV

“ÜÇBİN YAPRAK YÜZBİN İPEKBÖCEĞİ” bölümü altında yer alan şiirler:

  • Çay Bahçesi
  • Mardin
  • Sayım
  • Kurt
  • Kalın Abdal
  • İki Şey
  • Yeraltı
  • Türkü
  • Çeşme, Küçük Kız, Ozan ve Öbürleri
  • Onlar İçin Minibüs Şarkısı
  • Kahvaltı
  • Teknokratlar
  • Tek Yasak
  • Seviş Yolcu
  • Düello
  • Dikkat, Okul Var!

Sevdiği Her Kadında Bir Ana Arayışı

Konuşmuyor, anlatmıyor diye hissetmiyor sanmayın. Kimisi içine atar çığlıklarını.

Bazı şiirlerde sadece kaziyeler değil, ketumluklar da işitilir. Cemal Süreya, şiirlerinin dizelerinde, çocuk yaşta kaybettiği annesinin yokluğunu hep hissettirmiştir. Etkisi büyüktür. Şiirlerine, bastırılmış acıların, tamamlanmamış bir sevginin izleri sinmiştir. 

Beni Öp Sonra Doğur Beni” adlı şiirde ise bu eksiklik, en yalın ve en sarsıcı haliyle dile getiriliyor.

Benim babamla da yaşıt olan, Cemal Süreya, 1931 yılında Erzincan’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Altı yaşına kadar kalabalık bir ailede mutlu bir çocukluk geçirir. Bir süre sonra ailecek Bilecik’e sürgün edilirler. Sürgün günlerinde annesi düşük yapar ve vefat eder. Annesinin acısı giderek derinleşir, şiirine dökülür. Sevdiği her kadında annesini arayarak onun boşluğunu doldurmaya çalışır. Bu arayış “Beni Öp Sonra Doğur Beni”de doruk noktasına ulaşır.

Şimdi / utançtır tanelenen / sarışın çocukların başaklarında.

Dizelerdeki “başak” ve “tanelenme” imgeleri, hem çocukluk hem de büyüme süreçlerine işaret eder. Başak, bereket ve olgunlukla özdeşleşmiş bir doğa imgesidir. Ancak burada tanelenen şeyin “utanç” olması, şairin çocukluk hatıralarının doğal bir süreç olmaktan çıkarak suçluluk ve eksiklik duygularıyla kuşatıldığını ima eder. “Sarışın çocuklar” ifadesi ise masumiyetin altını çizerken, bu masumiyetin bir şekilde bozulduğuna dair üstü örtülü bir suçluluk taşıyan imgeye dönüşür.

Ovadan / gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan / çeviriyor o küçücük güneşimizi.

Dizelerde geçen coğrafi terimlerden “ova” ve “dağ” sırasıyla Türkiye’nin batı ve doğu bölgelerinin metaforlarıdır. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, Cumhuriyet’in kurucuları da dahil olmak üzere ülkenin batısının ülke idaresinde belirleyici rolü T.C. yurttaşı olan herkesin bildiği bir şeydir. “Leylak kokusu” şiirin üçüncü ana metaforu olup ülkenin Batısı’ndan gelen siyasal elitin gücünü, bu gücün hayata geçirilmesini simgelemektedir. Küçük Süreya ve ailesinin “Dersim Olayları” nedeniyle, 1937’de doğum yeri Erzincan’dan Bilecik’e sürgün edildiklerini düşünürsek, “leylak kokusu”nu daha spesifik olarak dönemin siyasal elitinin 1930’larda, Türk milliyetçiliği paradigması içinde Dersim’e, askerî harekât da dahil olmak üzere yaptıkları müdahalelerin metaforu olarak okuyabiliriz.

Diğer bir deyişle;

Leylak kokusu” duyulara hitap eden narin bir imgedir. Ancak “gözü bağlı” nitelemesiyle, bu koku yönünü bulamaz hâle gelir dolayısıyla bastırılmış duyguların temsiline dönüşür. “Küçücük güneşin çevrilmesi” ifadesi aydınlığın bastırılması, yönünün değiştirilmesi anlamına gelir. Güneş burada hem çocukluk neşesini hem de yaşama arzusunu temsil ederken yönünün değiştirilmesi, bireyin travma yaşamasını temsil eder.

Taşarak evlerden taraçalardan / gelip sesime yerleşiyor. / Sesimin esnek baldıranı / sesimin alaca baldıranı.

Baldıran” zehirli bir bitki olarak bilinir. Sesle ilişkilendirilmesi, dilin ve ifadenin zehirli, acı verici bir yapıya büründüğünü gösterir. “Esnek” ve “alaca” sıfatları, bu zehirli sesin aynı zamanda kararsız bir doğaya sahip olduğunu ima eder. Kendisini o doğanın içinde çaresiz hissetmektedir.

Şairin sesinde baldıran zehrinin yaptığı etkinin “esnek” ve “alaca” kavramları ile anlatılması da rastlantı olmasa gerekir. Gözü bağlı leylak kokusunda olduğu gibi burada da tereddütlü bir hâl hissettirme çabası vardır. Esneklik olumlu bir çağrışım yaratırken (Süreya’nın anadili olmayan bir dildeki kıvraklığı, onu kullanmadaki başarısı); alaca sözcüğü ile bu olumluluktan altan alta bir şüphe, bir rahatsızlık da duyulduğu sezinlenebilir.

Alaca sözcüğü ile yaratılan bu vesvese ya da yadsılı benzetim daha çok ifadenin ikinci anlamıyla alakalıdır. Şöyle ki: Sözlükte “alaca”nın şu iki karşılığı görülür: 1) İki veya daha çok renkli; 2) Keklik, bıldırcın vb. kuşları avlamak için kullanılan iki renkli bez. Kelimenin ikinci karşılığı ışığında Süreya’nın anadilini unutup öğrendiği Türkçe’de ne kadar güzel eserler verse de, bu dil değiştirme olayını bir tür avlanma, tuzağa düşürülme olarak da algıladığını düşündürücüdür. Ayrıca alaca “renkleri ve desenleri birbirine karışmış, açıklı koyulu” anlamına da gelmektedir ki sözcüğün bu anlamı “bozulmamış, saf ve otantik” olanla bir kontrast yaratır.

Ve kuşlara doğru / fildişi: rüzgârın tavrı. / Dağ: güneş iskeleti.

Rüzgârın tavrı”, kuşlara doğru olan özgürlük arzusunu belirtir. Ancak “fildişi” gibi kırılgan bir maddeyle tanımlanan bu ifade, özgürlüğün ulaşılamaz olmasına gönderme yapar. Şair bu derin boşluk hissinin asla gerçekleşemeyeceğine inanır, umutsuz bir haldedir.

Tahta heykeller arasında / denizin yavrusu kocaman.

Tahta heykeller” ifadesi cansızlığı betimlemek için kullanılmıştır. Bu heykellerin arasında “denizin yavrusu”nun belirginleşmesi, cansızlığın ortasında var olma çabasına işaret eder. “Kocaman” oluşu ise yoğun ve güçlü olduğunun altını çizer.

Sondan üçüncü parçada dizilen “tahta heykeller” ve “denizin yavrusu” gibi, birbiriyle çok da alakalı görünmeyen bu iki imgenin yan yana getirilmesi şiire grotesk bir hava katarken şiirin odağını da kaydırıyor gibi görülebilir. Gerçekten de bu parçadan itibaren şiirin odağı leylak kokusunun kendisinden, anlatıcının leylak kokusunun tacizlerine verdiği tepkilere kayar.

Şiir, tahta heykeller ve denizin yavrusunun büyüklükleri hakkında açıkça bir şey söylemese de şiirden denizin yavrusunun tahta heykellerden daha büyük olduğu çıkarılabilir. Daha da önemlisi, denizin yavrusunun kocaman oluşu, gittikçe daha çok alana yayılan leylak kokusunun varlığı karşısında anlatıcıda oluşan bir hayal kırıklığı, huzursuzluk, hatta dehşete düşürülme halini sezdirir.

Kan görüyorum taş görüyorum / bütün heykeller arasında / karabasan ılık acemi / –uykusuzluğun sütlü inciri– / kovanlara sızmıyor.

Karabasan” metaforu, hem çocukluk kabuslarına hem de bilinçaltının bastırılmış imgelerine göndermede bulunur. “Ilık acemi” ifadesi, duyguların henüz olgunlaşmamış, farkına varılmamış olduğunu ima eder. “Süt” annelik ve besleyicilikle ilişkilidir; “incir” ise doğurganlık ile özdeşleşebilir. Bu imge, annenin yokluğunun doğurduğu beslenememe hâlini, şairin içsel uykusuzluğunu belirtir.

Şiirin bu yedinci parçasındaki “kan”, “uykusuzluk” ve “karabasan” sözcükleri ile anlatıcının olumsuz ruh hali pekiştirilir ve derinleştirilir. Dahası, tahribat ve ölümün işaretleri olarak “taş” ve “kan” imgeleri de bir savaş sonrası sahnesini gözler önüne getirir. “Kan görüyorum taş görüyorum/bütün heykeller arasında” dizelerini şiirin bütünüyle ilişkilendirirsek, bunu, Dersim “isyanı”nın bastırılmasında on binlerce insanın ölümüne gönderme yaparak, devletin resmî ideolojinin kurguladığı şekliyle Türk ulusunu tahkim etme politikalarında “başarılı” olduklarının alegorisi olarak okuyabiliriz. Zaferi temsil eden heykellerin tamamına insan kanı ve taş da karışmıştır. Ancak burada ilginç olan, heykellerin taşa nazaran daha zayıf bir maddeden, yani “tahtadan” yapılmış olmalarıdır.

Annem çok küçükken öldü / beni öp, sonra doğur beni.

Şiirin son dizesi olan bu dizede, öpmek ve doğurmak metaforları arasında kurulan bağ, varoluşsal bir ağırlık taşır. Öpmek, sevgi, yakınlık, anlamına gelirken; doğurmak, yeniden var oluşun ifadesidir. Şair, annesinin yokluğunda sevgiliye yönelerek, onun şefkatli bir sevgili olarak yaklaşmasını ister. Bu noktada kadın figürü hem anne hem de sevgili olarak bir varlık kazanır. Doğurulma isteği, sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusal, psikolojik ve ontolojik bir yeniden doğma arzusunu yansıtır.

Anne İmgesi

Cemal Süreya, babası Hüseyin Bey, üvey annesi Refika Hanım ve kardeşleriyle sağında Perihan, solunda Ayten… Cemal Süreya için imge, çağdaş şiirin en önemli yapısal unsurlarından biridir. Kadını merkez alan bu şiirinde asıl olan imge “sevgili olan kadın” ve “anne olan kadın” imgelerinin birleşimidir. Kadın, şiirde annesinin kaybının şairde yarattığı boşluk duygusu ve sevgi özleminin bir imgesi olarak değer kazanır. İnsan olabilmenin ilk şartı belki de sevmek, sevilmektir. Şair annesinden göremediği sevgiyi sevgilisinden bekler. Beni öp demesinin sebebi ondan merhamet beklemesidir. Önce ruhunun sevgiye doymasını ister, sonra bedenen hayatta olmayı diler. “Beni Öp Sonra Doğur Beni” şiiri Cemal Süreya’nın biyografisinden bir kesit gibidir.

Sonuç olarak, Cemal Süreya, bireysel acıyı doğa ve beden metaforları üzerinden evrensel bir anlatıya dönüştürür. Özellikle annelik, çocukluk travması, dilin kırılganlığı ve varoluşsal eksiklik temaları, özgün ve çok katmanlı imgeler aracılığıyla işlenir. Öpmek ve doğurmak arasında kurulan bağ, yalnızca bir duygusal ihtiyaç değil; aynı zamanda eksik bırakılmış bir kimliğin tamamlanma arzusu olarak okunabilir. Süreya’nın şiiri bu bağlamda, kaybın şiirsel bir yeniden yaratım aracılığıyla aşılma çabasını temsil eder.

Hayat Kısa, Kuşlar Uçuyor

Seni soruyorlar. Öldü mü diyeyim yoksa dönecek mi? İkisi de imkânsız değil mi? Çünkü biliyorum; asla geri dönmezsin ve biliyorsun; sen benim için asla ölmezsin!

Cemal Süreya’nın Elif Sorgun’a atfettiği, “Beni Öp Sonra Doğur Beni”, adlı şiir kitabında, şiirlerin bir kısmı daha önce “Papirüs” dergisinde yayınlanmış. “Sevda Sözleri” şiirleri de bu kitabın içinde. Anne özlemi ile büyümek, her kadında, her sevgilide, anne sevgisi ve şefkati aramak… Şiirlerinin duygu yükünü, imgesel zenginliğini, toplumdan insandan, hayattan beslenen o damarını hissettiren bir seçki.

Belki okulların 100 eser koleksiyonuna girmez, hatta çoğu çocuklar okumaz ama sosyal medyanın da etkisiyle en çok da onun şiirleri bilinir, sevilir. Hatırlarım bir ara Facebook’da, Instagram’da Cemal Süreya fırtınası esiyordu. Şiirlerini, özlü sözlerini paylaşan paylaşana. Zaten okul sıralarında değil, zamanla keşfedilir o. Benim de onu keşfim Londra yıllarında kütüphaneler hayatımdan. “İşçinin Sesi Kütüphanesi” sağ olsun.

Öyle güzel bakma bana; Allah yarattı demem severim!!!” derken şiirleriyle insanın gönlünü okşar.

Soğuk ve yağmurlu bir kış gününde içilen bir bardak sıcak çayı anımsatır insana “Umulmadık bir gün olabilir bugün, bir çay söyle yağmurların kokusunda,” derken…

Umut Belki de Gelecek Sayfadadır

Selim İleri, Feyza Perinçek ve Nursel Duruel tarafından yazılmış Süreya’nın biyografisi için şöyle diyor: 

Cemal Süreya / Şairin hayatı şiire dahil– alışılagelmiş, planı kalıplaşmış, beylik bir yaşamöyküsü değil. Tam tersine, Cemal Süreya şiirinin olanca inceliğini düzyazıda arıyor. Cemal Süreya’nın şiirinden hayata açılıyor, şairin hayatını şiirle buluşturuyor, örtüştürüyor. Böylesi bir yöntemi seçtiği için, hem göz kamaştırıyor, hem de kim bilir ne çetin bir çalışmaydı, dedirtiyor okura. Diyebilirim ki, edebiyatımızda yazılmış en güzel biyografilerden biri, bir başyapıt.

Doğru. Açıkçası bu çalışma, yalnızca Türk edebiyat dünyasında değil, okurlar ve tüm şiirseverler için de vazgeçilmez bir kaynak. Sanatçının desenleri ve yaşamının çeşitli dönemlerinde çekilmiş fotoğraflarıyla. Bu da benden bonus olsun sizlere.

Eğer “Beni Öp Sonra Doğur Beni” şiirlerini hâlâ okumadıysanız çok şey kaçırmışsınız, bir an evvel bulun, okuyun derim.

Keyifli okumalar. ☺️📖🚴

Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,

Gezenti Şeref

***…***

(*) Önceki Makale: 🚲&📖 Ahmet Hamdi Tanpınar “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”

(*) Sonraki Makale: 🚲&📖 Deniz Kavukçuoğlu “İnsan Suretleri”

>>> [iÇERİKdİZİNİ]

***📚***

DİPNOTLAR:

  1. Cemal Süreya, “Beni Öp Sonra Doğur Beni”, Can Yayınları, İstanbul 2020, 5. Baskı, , Şiir: “Beni Öp Sonra Doğur Beni”. ↩︎
  2. a.g.y. Şiir: “Bir Kentin Dışardan Görünüşü”. ↩︎

KAYNAKÇA:

  1. Begüm Ecem COŞKUNER, “Cemal Süreya – Beni Öp Sonra Doğur Beni | Şiir Tahlili”, Söylenti Dergi, 20 Mayıs 2025.
  2. Feyza PERİNÇEK ve Nursel DURUER, “Cemal Süreya: Şairin Hayatı Şiire Dahil”, İstanbul, Kaynak Yayınları, 1995.
  3. Cemal Süreya’nın Hayatı”, Tam Adres, Eylül 2024.
  4. Abbas KARAKAYA, “Bir Şiir İncelemesi”, YolPedia, Mayıs 2024.
error: Content is protected !!