Pire🚲 ile “TÜRKİYE TURLARI” Stanpoli Gezileri: Gün 18 sonu
Bugünkü Eminönü bölgesine gerçekleştirdiğim sürükleyici tur sonrasında… Dönüşte yine dinlenmek yok; Pire🚲’nin çilek kokulu şampuanlı banyo temizliği yapıldı… Yıkama, yağlama, cilalama işleminden geçirildi… Bugün itibariyle Tarihi Yarımada’nın ilk beş rotası nihayete erdi. Kalan parçaları da yavaştan tamamlanmakta. Müze, tarihi, dini vb. yer ziyaretlerinde çok az bir bölüm kaldı. Ve aklanıp paklanmış bisikletim de artık sıradaki 6’ncı rotanın tur kapısına hazırım diyor…
Sirkeci Bana Hep Hadımköy’ü Hatırlatır
Bugün Eminönü civarında turlarken, Sirkeci Garı’na bir kez daha gittim. Nostalji hastası bendeniz o eski günleri bir kez daha yâd ettim. Hele o kış günlerinde Hadımköy’de oturan Zehra teyzem ile terzilerin kralı İbrahim enişteme yaptığımız motor trenli ziyaretlerimiz yok muydu? Hadımköy benim için bir rüya köydü. Düşlerimin ötesini çokça yaşadığım muhteşem bir kırsal hayattı.
Velhasıl; Pire🚲’nin temizliği ve akşam yemeği sonrasında geçmişe bir yazı döşemek için masaya oturdum. Belleğimden bir fırtına mürekkep döktüm bilgisayarın tuşlarına.
DÜŞLERLE SAVRULUP DURURKEN HAYAT
1985 yılının ocak ayı filan olmalı.
Kuzey Londra’da, Turnpike Lane’de kaldığım bir çatı katı odasının penceresinden dışarıya yağan sağanak yağmurla birlikte ıslanan kırmızı kiremitleri alabildiğine seyrediyorum. Az ileride… Bir kilisenin bahçesine doluşmuş serçelerin daldan dala uçuştuklarını… Yağmurdan kaçar adım okullarına yetişmek için koşuşturan çocukları… Ve ele ele tutuşmuş iki sevgilinin yağmura aldırmadan hem salına salına yürümelerini hem de arada bir öpüşmek için duraladıklarını…
Evet, çok ama, çok iyi hatırlıyorum…
Hadımköy’de teyzemlerin evinin üst katı açık bir terastı. Ve ben bütün düşlerimi akşam yıldızlarının aydınlattığı bu terasta kurardım. Bir gün uzaklara, ama çok uzaklara elimde kâğıtlar ve kalemlerle, çantamda sürüsüne bereket kitaplarla gidecektim. Orada bir başka çatıda “yaz babam yaz”, yazacaktım…
Nazım Hikmet’i de yine bu köyün terasında keşfedecek… Önce Kazasker’deki bahçemizde dedemin eski oturduğu evin çatısında şiir denemelerinde bulunacak… Sonra ağaç tepelerinde kurduğum ağaç-evlerde toplumsaldan aşk şiirlerine kayacak… Ve nihayetinde yine o uzak ülkede yüksek mimarili mekânlarda “sevda ve kavga” üzerine çeşitlilikleri artıracaktım…
Evet, anımsıyorum…
Kurduğum düşler arasında terası olan bir dikiş evinden uzaklarda dikişin sanayisinde emek vermek gibi yağız düşünceler de vardı. Ben henüz konfeksiyonun ka’sını bilmezken, böyle insan yığılı bir mekânda, makinelerin harıl harıl çalıştığı, güzel, fingir fingir kızların vitrine çıktığı kolektif bir organizmanın içinde olmayı düşlüyordum…
Ve yine yıldızların süper hızda üzerimde kaydığı o terasın bir köşesinde Hüseyin Rahmi Gürpınar, Burhan Cahit Morkaya, Kerime Nadir, Güzide Sabri, Nezihe Muhittin, Behçet Necatigil’den okuduğum kitaplardan hafızama yazdıklarımdan sonra uzaklara gitmeyi, orada yıldızlara döşenmiş bir başka çatı katında veyahut da beyaz çiçeklerle desenlenmiş bir çağla ağacı ya da mor salkımlarıyla bir leylak ağacı altında, aynı romanlarda ve şiirlerdeki gibi, bana candan yürekten hayran, sırılsıklam sevdalı kıvranan bir genç kızı öpmeyi düşlerdim…
Hadımköy düşlerime harita olduğu bu yönüyle tuhaf bir köydü. Trakya ovasında bir hayaller yeriydi. Buradan ötesi uçsuz bucaksız ekin tarlaları ve bol papatya sepetinden kırlardı. Sanırım bu coğrafya beni ölesiye çok sevmişti ben de onu. Bana açtığı yıldızlı gönül çatısında “akşamcılığı” onun sayesinde kazanmıştım, dertsiz “emekçi” çaylaklığımı da…
Yıllar önce başlayan düşlerim, hayallerim, beklentilerim günü geldiğinde birer birer gerçekleşiyordu işte…
Londra’daydım, Tamworth’daydım, tekrar İstanbul’daydım, peşinen Babaeski’deydim, Edirne’deydim, Alanya’daydım… Derken ailecek upuzun 15 yıl kaldığımız Antalya’daydım… Şimdilerde Saros Körfezine demirlemiş denize nazır nefes alıp veriyorum. Yarın neresi olur bilemiyorum. Ama şahsımın kimi zaman yolcu, kimi zaman hancı olduğu bu yeryüzünde bana dur durak asla olmayacağını en iyi bilenlerdenim. Hayatıma yön vermiş gerçekliklerin orijini bir köyden çıkmıştı. Ve hepsi de birer düştü başlangıçta. Şimdi düşlerimin anavatanına, madenine inme sırası geldi. Artık olan bitenin ardında benim de bu biyojeografiye tapındığım vefa borcumu ödeme zamanımın geldiğine işaret ediyor.
KESTANE SOBASIYLA İÇİMİZ ISINSIN BİRAZ
Soluk fotoğraflara bakıyorum. Çok şeyler hatırlatıyor. Her zaman en az üç, dört kişinin varlığında yaşam soluyan bir mekân. Hayat veriyor, insanlara çeki düzen veriyor. Modaya uygun, iyi ve şık giyinmelerini, bir yerlerde, birilerine afra tafra yapabilecekleri renkli giysilerden demetleri sağlıyor.
Bunun adı kimi vakit bir bayram günü hazırlığı oluyor, kimi vakit açılacak okulların ön hazırlığı; kimi zaman alınması gerekli herhangi bir prova, kimi zaman da yerleşik erbaş ve subay âlemine takviyeli hizmet yumağı…
1971 yılının sömestre tatiliydi.
Okulum tatile girmiş ben de annem ile birlikte ablası, yani teyzemin yaşadığı topraklara, Hadımköy’e yola çıkmıştık. Programa göre on beş günü burada geçirecektik. Ya da en azından ben kalacak, annem belki de Erenköy’e geri dönecekti…
Köye vardığımızda köyün beyazlara bürünmüş olduğunu gördük. Trenden indiğimizde çok sert bir rüzgâr esiyordu. Hani annemin eline sıkı sıkıya yapışmasam beni alıp bir taraflara savurabileceğini dahi düşünebilirdim.
Yukarı mahalleye doğru yola koyulduk. Az sonra köyün tek postanesinin önünden geçerken evin üst katındaki pencereye gözlerimi yerleştirdiğimde kalbimin hızlı hızlı çarptığını duyuyordum. Kalın perdelerin kapattığı camlar kafamdan geçenleri bir çırpıda silmeye yetmişti. Düşlerimi süsleyen altın sarısına bulanmış sapsarı saçlı kız arkadaşım her zamanki yerinde değildi. Yürek burukluğuyla ekseriyetle kullandığımız o ara yol yerine ana caddeden gitmeyi önerdim anneme. Sesini çıkarmadı. Sadece buzda kaymamak için birbirimize çok sıkı tutunduğumuzu ve olağanüstü efor harcayarak adımlarımıza, yürüdüğümüz yere dikkat ediyorduk.
Solda Sadullah ağabeyin berber dükkânı önünden geçerken, önünde tüm heybetiyle koltuğa yayılmış adama yaptığı sakal tıraşını bırakarak bize “hoş geldiniz” demek için dışarı çıktı. Beni çok severdi, Sadullah ağabey. Tabii ben de onu. Tıraş köpüğü kokan elleriyle iki yanağımı sıktı. Dalgalı saçlarımı okşadı. “Şu saçlarından biraz götürelim, aga” diye takıldı. Sadullah ağabeyimin şaka yaptığını bildiğim halde vaziyeti ciddiye almış ben, annemin elinden elimi kurtarmış, iki elimin teveccüh gösterdiği bir refleksle başımı kapatmaya çalışmış, saçımı korumaya almıştım. Nebiye ablamıza selamlarımızı iletmesini söyledikten sonra yolumuza devam ettik. O da “heybetli” tıraşına devam etmek için içeri girdi. Ama önce bir köşede kurulu olan sobanın başına giderek, üst kapağını açtı ve eğilerek yerden aldığı birkaç odun parçasını içine doldurdu.
Sokağın karşısında, Sadullah ağabeyin dükkân hizasının tam karşısına düşen cephede, bakkal Faik amca yerdeki karları kürüyordu. El salladım kendisine, o da başıyla selam verdi.
Şu tatlı yokuş hiç biter mi?
Daha sonra solda yüksek kahvehaneyi geçtik. Sigara dumanı yapışmış buğulu camlardan içerisi pek görünmüyordu ama kadrolu bir kalabalığın gürültüsü sokağa fışkırıyordu. Orada da harlı yanan sobanın varlığını hissetmiştim nedense. Bir an evvel şu eve adımımızı atmalıyız diye düşünüyordum. Yoksa yaklaşık dört sene öncesinde yaşadığım o içinden çıkılmaz, dondurucu tecrübemin kurbanı olmak istemiyordum yeniden…
Derken Cafer ağabeyin mis gibi kuru fasulye, pilav kokan lokantasının önünden geçerken ona da elimi sallamış, kendisinden gülücüklü bir baş sallama yanıtı almıştım.
Biraz daha ilerledikten sonra artık gözleğimize yakınlaştığımızın o sevindirici güftelerini duymaya başlamıştım bile. Sivaslı bakkaliye Veysel amcama da gülümseyerek selam vermiştim. Ama o çok meşguldü. Aynı kara yaylı kaşlarına inen kara kıvırcık saçlarının karışıklığı gibi bir sağa bir sola koşturup duruyordu.
Yolun öbür tarafında ise muhteşem karizmatik tarzıyla İsmet ağabey bonmarşe vitrinini süslüyordu. Sırtı yola dönük olduğundan bizi görememişti. Olsun, nasıl olsa yarından itibaren en fazla onunla karşılaşacak, onunla göz göze gelecek ve en çok onunla muhabbet edecektim…
Nihayet eniştemlerin konağa varmıştık. Sert esen rüzgârın birden kesildiğini hissettim. Yanı başımda yanan sobanın korlu ateşine dalmıştı bakışlarım. Ve kesekâğıdından çıkarıp, sobanın üzerine itinayla dizdiği kestanelerden gelen buram buram kokunun beni nasıl cana yakın kıldığını tüm memnuniyetliği ile izleyen Mümin ağabeyin sulanmış gözlerinden beni harbiden özlediğini anlayabilmiştim.
O yaşımda hayat dolu bu dikiş dükkânında beni sürpriz bir şekilde karşılarında gören herkes neşeleniyor, bense onlara bir kez daha kavuşmuş olmaktan mutluluk duyuyordum. Uzun yoldan gelmiş bir insana sunulması gereken tüm konukseverliği en kılcal teferruatına kadar eksik etmeyen başta terzi eniştem, sonra ustası ve çırakları, o sert kış gününde dükkânı ısıtan sobadan daha sıcak, daha içten ve daha duyarlıydılar. Mutena, makbul, mütehakkim, iyi bir karşılama olmuştu her açıdan…
HADIMKÖY CANI GÖNÜLDEN ANILAR DİYARI
Eniştemin terzi dükkânı, Hadımköy’ün üst mahallesi ile aşağı mahalleyi birbirine bağlayan ana caddeye cephe, (şimdiki “Çitlenbik Dede” türbesi yönünde yer alan “Turgut Özal Caddesi” ile aşağıda Sazlıbosna, Çilingir’e giden “Atatürk Caddesi” veya eski tren istasyonun bulunduğu “Nurettin Sözen Caddesi” üçgeni arasında kalan caddedir), üç katlı evlerinin zemin katındaydı. Binaya giriş kapısının olduğu yerde bir de yosun tutmuş havuz vardı. Ama bu havuz daha sonra eniştemin pek sevdiği inşaat – tadilat hırsına kurban gidecekti. Dükkânın zemini ilkten betondu. Yıllar sonra karo taşı ile döşenmiş olacaktı. Giriş kapısını hem soldan hem de sağdan kucaklayan kocaman vitrin camları hem yüksek hem de genişti. Vitrin içinde envai çeşit desende renkli kumaşlar ve satışa sunulan kep, rütbe, düğme, fermuar, iplik gibi askeri ihtiyaçlar, diğer madde ve malzemeler yer almaktaydı.
Vitrinlerin önünde ise bırakıldığı zaman yukarıdaki hazneleri içinde kıvrılarak toplanan iki adet çelik kepenk bulunmaktaydı. Dükkân kapatılacağı zaman bu iki kepengi birbirine bağlayan çelikten kalın bir direk vardı. Tam giriş kapısının önünde orta alandaki yuvalarına yerleştirilerek kepenklerin aşağı salınması sağlanmaktaydı. “Butik” açılacağı zaman da bu kalın direk yuvalarından çıkartılır, sonra da komşu fotoğrafçı kardeşlerin dükkânına sınır duvarına yaslanırdı…
İki bölümden oluşan iç mekânın arka kısmı dinlenme amaçlı kullanılırken, ön kısmında dört adet dikiş makinesi karşılıklı olarak pedallı dikim düzeni almışlardı. Ortada bir odun-kömür sobası durur, kış günlerinde üşüyenler dışarıdan girince ellerini sobanın üzerinde ovuşturarak ısıtırlar, her daim kaynamaya bırakılmış çaydanlıktan çay ikramına katılırlar, Mümin ağabeyin yanından hiç eksik etmediği, benim de ölesiye tiryakisi olduğum, kestanelerden kebap partisine sazlı sözlü eşlik ederlerdi…
İYİ Kİ DİKİŞLİ HAYATI DA TECRÜBE ETMİŞİM
Annem veya teyzem beni Hadımköy’e getirip bıraktıkları zamanlarda benim bu dükkândaki kariyerli gelişmem bir sıraya konulmuş gibiydi. Başlarda kepenk açmak, yerleri bir güzel süpürmek, etrafın tozunu almak gibi görevleri bahşetmiştim kendime. Eniştem bu durumdan memnun, aşağı biraz daha geç inmenin mutluluğunu yaşardı. Bir sonraki görevim dükkânın arka bölümünde yatıp kalkan “Çepiç” Mehmet ağabeyi zor uykusundan uyandırmaktı. Akşamdan yatak altına sıraladığı alkol mangası biraları ile başı her zaman dertte sayılırdı. Ancak sağlığına neden olduğu ağrılı sersemliğinden kalkmak istemeyişi bende farklı yönde uyandırma taktikleri çalıştırmamı sağlamıştı. Kanımca her zorluğun bir kolay yolu bulunurdu…
Terzi İbrahim Tunadan’ın Dikiş Dükkânında Çıraklık
Saat gelip emekçi halkım dikişevi’ne doluştuğunda çay servislerini yapar sonra bir tahta sandalyede oturur, kendimi bir dikişli hayal dünyasında hisseder, olan biteni izler, gözlemlerdim.
Erkek terzisi olduğu için duvarlara monte edilmiş raflıklarda top top dizili kumaşlar genellikle koyu renklerden oluşmaktaydı. Siyah, lacivert, kahverengi… Ancak hacimli vitrinlerin içinde Çingene halkımın beğenisine sunulan cırtlak, albenili renkler bu koyu havayı bir nebze dağıtmayı başarırdı. Benim sandalye tepesinden inip emeğe katkıda bulunma sürecim bu top top kumaşları istisnasız her gün bulundukları yerden aşağıya indirip, bir güzel tozunu üfleyip, püfleyip tekrar özenle raflara dizmekle gelişmekteydi. Ancak eniştemin veya ağabeylerimden birinin ihtiyaç halinde bu toplardan herhangi birini çekeleyip almalarını, sonra da işleri bitince gelişi güzel bir şekilde rafa geri koymalarını hazmedemezdim. Benim benzim atar, renkli kumaşların raftaki düzeninin bozulmasına fena bozulurdum. Haydi, başlardım bir daha aşağı indirmeye, üfleyip püflemeye ve itinayla tekrar düzenli bir şekilde yerleştirmeye…
Hadımköy’de Hayat Dersi
Dikimhane’nin en canlı günü elbise diktirme nişangâhıyla gelen bir müşterinin çevresinde yürütülen sosyal yoğun faaliyet anıydı. Destinasyonunu belirlemiş butiğinin müdavimlerinden biri içeri girdiğinde merasimle bir karşılama seremonisi temsil edilirdi. Giyim, kuşam, gereksinim, çalım, nümayiş, şişinme üzerine şamata gırgır gırla giderdi. Sonra vatandaş vitrine doğru yönlendirilir, desenlere eliyle dokunması istenirdi. Kumaşların yumuşaklığını hissetmesi önemlilik arz eden bir mevzuuydu. İşin rengi renk seçimine girince değişirdi. Müşteri cırtlak bir renk seçmişse, eniştem illa koyu bir rengi “kakalamaya” çalışırdı. Yok, eğer koyu bir renk tercih edilmişse, bu sefer de “yıllanmış” renklerden biri yurttaşın önüne serilirdi…
Bu renk, çizgili, çizgisiz, ekoseli, düz münazaraları dakikalarca sürer, benden çay servisini eksiltmemem konusunda uyanık davranmamı bekleyen Mümin ağabeyimin kaş göz işaretlerine konsantre olurdum…
Nihayet, kumaşın cinsiyeti temasında bir anlaşmaya varıldığında çaydanlığın da dibi görünürdü…
Harika bir modelleme tasarımı gibi…
Sıra eniştem vasıtasıyla adamın ölçülerinin alınmasına gelirdi. Ben “piyes”in en çok bu bölümünü eğlendirici bulurdum. Kovboy filmlerini izlerken pek sık rastladığım o sahne yok mu!!! Hani silindir şapkasıyla düellocuların peşinden arsızca koşuşturan cenaze levazımcısı yok mu? Terzi eniştem boynuna doladığı ve gerekmediği sürece asla boynundan çıkarmadığı iki ucu metal esnek yeşil mezurası ile adamın boy bos ölçüsünü alırken gülmenin dayanılmaz hafifliğine aldırmaz, kıkırdamadan edemezdim…
İyi ki ölçümlenen adam bundan kötü bir anlam çıkarmaz diye düşünürken, o da benim kıkırdamama sevecen dişleriyle iştirak ettiğini görür, bundan her ikimiz de kıvançlı kapanışa sürüklenirdik… Aslında o anda daha da tuhaf bir düş kurardım. Eniştem ölçüm yaparken mezurayı boşa sallayarak çabucak hareket eder ve kesim masası üzerine bırakılmış kumaşın üzerine terzi sabunuyla rakamları kargacık burgucuk yazardı. Şimdi derdim, “tamam oldu işte!”; bu işin sonu ya yanlış ölçüm olacaktı, ya da kumaşa not edilmiş yazılı rakamlar daha sonra okunamayacağından, adamın giysisi yanlış dikilecek, ya bol, ya dar ya da kısa olacaktı…
Bu endişeme daha fazla dayanamaz enişteme salt yardımcı olmak için yazdığı rakamları adamın mevcudiyetinde tekrar sorar, masanın altında hazır tuttuğum defterin bir boş sayfasına adamın adını, siparişini, günün tarihini ve alınan ölçüleri inci gibi rakamlarla geçerdim. Adam hüsnüniyetini belirtmek için enişteme döner: “a be, senin bu çırak çok iyi, kıymetini bil valla” diye benim adıma iltifatta bulunurdu. Eniştem de sırtımı sıvazlar: “Şeref benim baldızın kızan… o bir tane” der gönlümü sıvılaştırırdı…
Takım Ruhuna Uygun Ekipman
Büyükçe bir ahşap masa dükkânın dip köşesinde dururdu. Kumaşlar bu masanın üzerinde kesilir biçilir, ütülenirdi. Sonraki yıllarda tahta sandalyeden terfi etmemle birlikte yeni durağım bu masaydı. Kâh arkasında ayaktaydım, kâh üstünde oturma konumundaydım. Derslerimi bu masada yapmış, gazetemi, kitabımı bu masada okumuş, verilen işleri de bu masada tatbik etmiştim.
Az önce sözünü ettiğim gibi kumaşların üzerine ince sert sabunlarla çizgiler çizilir; bu çizili çizgiler üzerinden kumaşlar kesilir ve her kesilen kumaş katlanarak üst üste konulurdu.
“Keş” lakaplı Mümin ağabey alkol sanatından aldığı ilham perisiyle bu çizgileri şaşmamak adına boynunu bir sanatkâr duyarlılığıyla hafif yana kırar, elinde tuttuğu makası, bir kadını okşar gibi usulcacık ve sarsmadan ilerletirdi.
Eniştem ise tam bir ustaydı. Makas esas onun eline yakışırdı. Bir sihirbazdan farkı yoktu. Kumaşları nasıl cesaretle ve hızla keserdi, inanamazdım… Bu işi yaparken, onu hayranlıkla seyrederdim. Zaman buldukça, özellikle dükkânı açtığım sabah seanslarında elime geçirdiğim atılmış kumaş parçaları üzerine sabunla çiziktirir, makası motor gibi kullanarak kesmeye çalışırdım. Bazen sonuçları hüsran da olsa bu çabucak yetkinleşen kesim ihtisasım sayesinde elim çabuklaşmış, düzgün prodüksiyonlar ortaya çıkarmam mevzu bahis olmuştu. Hatta tam sekiz yıl sonra yelken açacağım bir uzak ülkede, bir hazır giyim fabrikasında üretimi tamamlanmış, paketlenme bandına girmiş giysilerin üzerindeki gereksiz iplikleri küçük el makaslarıyla yok ederek hızlı ve temiz iş çıkartan usta bir “finisherci” olarak şan yapıp şöhret salacaktım…
Saadet Dolu Saatler
Kesim masası aynı zamanda ütüleme amaçlı da kullanılan tezgâhtı. O zamanlar elektrikli, buharlı ütü filan yok piyasada. Kömürlü ütüler var… Kömürlü ütünün içine özenle ince, düzgün odun kömürleri dizilir, yakıldıktan sonra kızmaya bırakılırdı. İyice kızaran ütünün ahşap sapından tutularak pantolonların, ceketlerin, yeleklerin üzerine bastırılırdı. Tabi bu arada kumaş zarar görmesin diye ütüyle kumaş arasına koruyucu tülbent gibi ince beyaz ama zamanla ütünün sarartmış olduğu bezlerden konurdu. Daha sonra bu demir döküm kömürlü ütülerin rezistanslı, elektrikle çalışanları çıkmıştı. Ancak ısınması yine de zaman alırdı.
“Çepiç” Mehmet ağabeyimin eğitmenliği sayesinde dikiş arası açma işini de ben üstlenmiştim…
Bir yanda makineler tıkır tıkır çalışır, diğer yanda ellerde dikiş iğneleri teyellerdi… Her makinenin üzerinde bobinlere sarılı ipliklerin belirli telli mekanizmayı takip ederek makaralardan geçtiği, masuralara ulaştığı bir düzenek vardı. Makaralar, masuralar döner, makinenin dikiş iğnesi aynı yere nokta vuruşu yapardı. Makaralardan iplikler başka yerlere sarılır, makinenin içine takılırdı. İplikleri biten makaralar ise benim çocukluk dünyamın düşsel oyuncaklarıydı… Boşa çıkmış makaralar beni sonsuz hoşnut ederken, eniştemin yüzü de ayrı tebessümle kalabalıklaşırdı. Çünkü koleksiyon niyetine benim masa altında bir karton kutu içine sıralayarak dizdiğim boş makaralar, o günün ne kadar iş çıkartıldığına işaret etmekteydi…
Aklımdan Geçen Her Şey Sınırsız Hayata Geçerdi
Terzilik benim henüz sekiz yaşımda iken merak saldığım ve zevk aldığım saygın emektar bir meslekti. Aslında yaşça daha fazla düşlerimin egemenliğinde hüküm süren bir yaratma merakı söz konusuydu. Ama basit bir deyişle bir dükkân nasıl sahiplenilir, nasıl bakılır, nasıl çalıştırılır, bunların hepsini en yakından gözlemleyen hem de canlı uygulayan bir kişi olarak yetiştiriyordum kendimi. Kimsenin üzerimde kurduğu bir baskı aygıtı filan yoktu. Görevlerim kendiliğinden belirliydi ve daha çok da kendim kendime yaratıyordum bu sözünü ettiğim vazife sevdalarını…
Henüz o yaşlarda iken mesleki yörüngemin bilincindeydim. Asla bir terzi olmayacaktım. Olmak da istemiyordum. Ama bu başka bir şeydi. Açıkçası bu bir kaldıraç meselesiydi. Hadımköy’deki enerjik iş hayatının toplumsal temsil edildiği, bu oyunda rol alanların ise hem eğitmen hem öğrenci oldukları bir basit dikiş dükkânının, yaşamımı üst düzeylere çıkarmak konusunda en önemli kaldıraçlardan biri olduğuna inanmış olmamdı. Benim iş hayatıma amatörce başladığım bu mekânda deneysel yaşadıklarım bir açıdan bakıldığında ortaya fışkıran düşünce patlamalarımdı. Mesleki yaşantımın her boyutunda yüz yüze kaldığım olaylar bu patlamaların doğurduğu sonuçlardı.
Minik Dünyamda Emektar İşlere Soyunmuşken
Kepenkleri açmaya indiğim o sabah Hadımköy “dinlence”min son günüydü. Tam on üç gündür sabahın köründe uyanıyor, üstümü giyiniyor, aşağı iniyordum. Kafamı sokak kapısından dışarı çıkardığımda günlerdir yağan karın azaldığını, ama soğuk havanın aynı sertlikte devam ettiğini hissettim. “Bonmarşe” İsmet ağabeyden henüz tık yoktu. Ve yine ben kazanmıştım işte…
Geldiğimden bu yana sadece bir sabah geç kalkmış, dükkânı onun mağazasından sonra açmıştım. Bunu kendime yedirememiş, hırs yapmıştım. Ne olur ne olmaz her an kapıda belirir diye sarıldım kepenklere. Amanın ne korkunç gürültü çıkarıyordu bu teneke dudaklı aksesuarlar… Milleti uyandırmanın ne âlemi var? Hani şimdi biz uyanmışız diye tüm ahali de mi ayağa dikilmeliydi o saatte?
Neyse bir an önce içeri girip ortalığı da bir havalı süpürmeliydim. Toz kalkmasın diye bir güzel ıslattığım yeri çarçabuk temizlemiş, sobaya atılacak odunları arka taraftan çıkartmış, çaydanlığı hazırlamış sobanın üzerine koymuştum.
Sıra Mehmet ağabeyi kaldırmaya gelmişti. Yanına gittiğimde horultusundan yanında durulamazdı. Dışarıdan kaptığım karı elimde top haline getirmiş yüzüne doğru tutmuştum. Islak damlaların yüzüne şıpır şıpır inmesiyle neye uğradığını anlayamayan Mehmet ağabeyin ilk aklına gelip de baktığı şey yatağının altı oldu. İçmeyi unuttuğu bira şişesi filan mı vardı? Yoksa eve gizlice bir hatun mu getirmişti? Olacak iş mi şimdi, kadın bu soğukta ıslak ve soğuk zeminde niye yatsın ki? Kadın filan olamazdı ama iyiden iyiye merak etmiştim. Bir an evvel sobayı yakması gerektiğini söylerken kalkmasını bekledim. O sobayı yakarken ben de yattığı yatağın altını kolaçan edecek ne sakladığını görecektim.
Dediğim gibi oldu.
O önce kendine gelecek hareketleri yaptı, temizliğini yerine getirdi, sonra da dükkânın ön bölümüne geçerek sobanın başına çöktü. O soba ile uğraşırken ben de çaktırmadan yattığı yere sızdım. Yatağın altına eğildim. Bir de ne göreyim. İçi kestane dolu büyükçe bir torba! “Vay canına!..” diyerek yanına gittim. Boynuna sarıldım. Şaşkınlığını atamayan Mehmet ağabeyin bir de bira ve sigara kokusunun sindiği yanaklarından öptüm…
O gün akşama kadar sobanın üzerinde kestane kebabı yapmış midemize bayram hediyesi armağan etmiştik…
Dışarıda hava çok soğuktu ve içeride makineler, eller dikiş tutarken kestane sobamızda içimizi ısıtmış sayılırdık. İşte o yılın bir sömestre tatilinde geri kazanılabilen en önemli değer kestane sobasıydı!
Ve o kış sahip olduğum zaman dilimi on dört gün gibi kısa görünmüş olsa da hiç az değildi. Aksine çoktu. Az olan zaman, yararlanmadığım zamandı. Adını koymak gerekirse bunun için de yaz tatilini bekliyor olmam gerektiğinin bilincindeydim…
***…***
(*) Önceki Makale: Tarihi Yarımada I (İlk Tepe): 5. Rota
(*) Sonraki Makale: İSTANBUL TURLARI ~ Tarihi Yarımada II (Mese)
Bir sonraki “Tarihi Yarımada – Mese” ajandasında görüşmek üzere; sevgiyle kalın,
Gezenti Şeref
