**YDA CİLT-1: EK-01b**
“Ne hoş bir güzelliği vardır hafif adımlarla dünyadan gülümseyerek geçenlerin.”
–Virginia Woolf–
Yaş aldıkça, yaşamı kavradıkça, malum yolculuğa ve beyaz kıyılara yaklaştıkça… Güzelliği ve kıymeti anlaşılan gürültüsüz ayakları… Zaman zaman o ağır/hafif adımları… Dikkat çeken/çekmeyen yolculukları… Sansasyon konusu olanları/olmayanları anlatmak… Hayat dolu/sancılı bir yaşam örgüsünü, ama yanı başımızda hiç konuşulmayanları… Büyük/küçük mekânlarda hapsolmuş karmaşık duyguları… Ünlü ünsüz, adı sanı duyulmamış, gösterişsiz karakterlerin aydınlık/karanlık taraflarını bir de sadece benim yarattığım pencereden izlemeye hazır mısınız?
Romanımı tasarlarken de, başlıkları, karakterleri hazırlarken de çokça öğrendim. Şimdi sıra yazmaya gelince kaleme alırken de fazlasıyla öğreneceğim. Biliyorum ne edebiyat öğrencisi olmanın ne de öğrenmenin sonu var. Çünkü biliyorum. Anlamak bir yüktür, tartıda hafif çeker, ceplere dolup nehrin dibine çeken taşlara dönüşene dek.
Yakın akrabalarından dinlediklerinden sonra; kaydedilen kasetler ve alınan notlar ile yetinmeyip, detaylarıyla yazmayı tercih eden ve perdenin arkasına geçen “şEREF sAYMAN”ın ilk anı-yaşam kitabının Perde Arkası.
Aktörsüz Aktrissiz Bir Yaşam Sahnesi
Uzun soluklu bir hayat romanının ilk volümünü tasarlıyorum. O da kendi özünde uzun sürecek bir eser. Kolay değil tastamam bir altmış sekiz yılın hikâyesi olacak bu.
Aslında büyük bir bahçede kocaman bir sahne kurguluyorum. Ama o sahnede yer alacak kahramanlar bir var, bir yok. Çünkü artık hiçbiri hayatta değiller. Hele bir de bu yaşamsal tarih dönemi benden çok öncesine uzanıyorsa. O yüzden onların biyografik hayat hikayelerini yazmak pek de kolay bir iş değil.
Evet anı-yaşam romanlarımın ilk cildine köklerimle başlıyorum. “Köklerimden Bana Sıralananlar” zaman çizelgesinde 1876-1944 yazıyor. Kanlı canlı, etten kemikten oyuncusuz bir sahne, seyircisiz tiyatro salonu var karşımda. Belki böylesi daha bir etkili olacak. Boş salonun boş sıraları, boş locaları ve paradisi, olduğundan daha bir başka görünecek karanlıkta. Perde arkasında, ilk oyunun ruhsal paçavrası. Tezgâhı da diyebilirim. Yarı sökülmüş dekoru… Unutulmuş bir kostüm parçası… Duvara dayalı eski bir kılıç… Tek ampulün sarı ışığında ürpertiyor.
Adım gibi biliyorum. En güçlü oyun, bomboş sahnede aktörsüz oynanan oyundur. Nasıl ki tiyatrolarda oyunların en sarsıcısı, içe işleyeni, boş ve karanlık salonda perde arkalarında oynanır. Benim bu romanım da öyle.
Perde Arkası Aynı Zamanda Arka Bahçe
Anı-Yaşam romanlarımın bu ilk cildinde modası geçmeyen klasik kahramanlarım yaprakların Perde Arkası’na davet ediyor beni. O hiç yakından tanıma fırsatı bulamadığım insanlar şaşırtıyor adeta. Farklı tarihlerde, birbirinden farklı coğrafyalarda yaşamış bu karakterlerle büyük bir zaman yolculuğuna çıkacağım için o kadar heyecanlıyım ki, o kadar olur yani.
Onlar ki beni, ve belki de seni, insan ruhunu anlamamızı sağlayan, yaşama acemisine yol gösteren o güçlü dönemlerin yazılış masallarına götürecek. Çağlarının olayları arasında, dünyaya bakan kişiliklerin bir nefes hayatlarını algılayışının, yorumlayışının, karşı duruşunun, katkıda bulunuşunun romana nasıl yansıdığının öyküsünü okuyacağız.
‘Perde’, gerçek anlamıyla da metaforik çağrışımlarıyla da en çok kullandığım sözcüklerden biri. Perde’den türeyen ad tamlamalarının da geniş anlam yelpazeleri var. Örneğin; ‘Perde Arkası” deyimi. Hem soyut hem somut anlam alanları var.
“Perde’nin Arkası’nda ne var ki” diye bakınca apışıp kalır, sersemleşir insan. Dona kalmaktan bir nebze kurtulmaya başlayınca görmeye başlar. Neler yoktur ki? Geçmişte kalan, ama belki de her şeyin başlangıcı olan her şey oradadır. Anılar, unutulanlar, unutulmaması gerekenler, gözden kaçanlar, şimdiyi anlamamıza yardımcı olacak şeyler hep oradadır…
Bir bakıma tarihin kaçınılmaz bir yolcuğudur bu…
İşte ben de ilk kahramanlarımı, klasik romanımın Perde Arkası’na davet ediyorum. Diğer taraftan kendimi… Seni, onu, bizi, sizi, hepimizi… Açıyorum perdeyi. Arka Bahçe’lere bakıyoruz. İnsan ruhunu anlamamızı sağlayan, yaşama acemisine yol gösteren o güçlü öykülerin yazılış dönemlerine götürüyor bizi.
Çağının olayları arasında, dünyaya bakan yazar kişiyi görüyoruz o perdenin arkasında. Çağını algılayışını, yorumlayışını karşı duruşunu, katkıda bulunuşunu, zamanın, yaratıcı bir akla nasıl yansıdığının öyküsünü okuyoruz.
Dünyayı ve olan biteni bir paratoner gibi algılar zihnimiz, ama yaratıcı zekâlar, bizimkinden daha farklı bir frekansla duyumsar gerçekliği. Belki başka bir boyuttan, başka bir gözlükle seyreder gelip geçeni. Pek çok yaratıcı zekâ, çağının manzaralarını seyreder, bilincinde işler, yorumlar, yüzleşir onlarla ve sonra söyleyeceğini söyler. Bugün de yarın da böyledir bu. Resimle söyler, taşa işler, kâğıda yazar. Sanatçı, çağını yorumlar, perdeleri açar, gerçeği yazar.
SANATIN VE SÖMÜRGECİLİĞİN YÜZYILI
19. yüzyıl, Avrupa’daki toplumların müthiş bir sıçrama çağıydı. Bin altı yüzlerden beri, dört yüzyıl boyunca Afrika’nın ve Uzakdoğu’nun üstüne bir kâbus gibi çöken emperyalist devletler, yaşattıkları vahşetin semeresini bu yüzyılda aldılar.
Afrika’dan getirdikleri kölelerin emeğiyle ulaştıkları zenginlik, bu ülkelerde önemli bir refah yarattı. Bu emek, Amerika’nın ve Avrupa ülkelerinin güçlü alt yapılar kurabilmelerini sağladı. Ulaşılan refah, bilimin gelişmesi için de uygun bir ortam yarattı.
Elektriğin hayata girmesi, ulaşım araçlarının yaygınlaşması, insanların birbirinden haberdar olması, imparatorluklarının yıkılması ve altından ulus devletlerin çıkması hep bu yüzyıla sığdı. Endüstriyel Devrim, Batı’yı bir sanayi toplumu haline getirirken, altta kalanların dramı, çocuk işçilerin uğradığı haksızlık, Afrikalı kölelerin yaşadığı mezalim, patronların umurunda bile değildi elbet. Zamanın nabız atışlarını şakağında duyanlar sadece sanatçılardı. Ezilenlerin, açların ve hastaların, kadınların ve tüm mağdurların adına konuşmalıydı sanat. Sessiz yığınların çığlığı olmalıydı. Güçlülere ve hegemonlara muhalif, adaletin ve haklılığın sözcüsü olmalıydı.
Ülkelerinin ve hemşerilerinin başına gelenler kâh “Guernica” olarak çıktı ortaya, kâh “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” olarak, kâh “Ateşten Gömlek” olarak…
“Sanatçı, ışığı alnında ilk duyan kişidir” tanımı doğruydu elbet, çağın insan acısı; sanatçının fırçasında ve kaleminde görünür oldu.
ZAMANIN SAYFALARA YANSIYAN İZDÜŞÜMÜDÜR EDEBİYAT
Bense, 19. ve elbette 20. yüzyılın perde arkasında kalmış masallarını yeni bir okumayla sunacağım. Buna niyetleniyorum. Ve biliyorum ki o kahramanların yaşadıkları zamana tutacağım merceğimi. Dürbünümden göründüğü kadarıyla. Azdan az, çoktan çok haliyle.
Bu eserimde kahramanlarımın yaşadıkları çağa ve coğrafyaya özenle bakacağım. Sıradan bir olayın ya da toplumsal bir olgunun onların zihninde ateşlediği kıvılcımı görünür kılacağım. Ve okuru, kendimin ve yapıtın arkasındaki bahçeye konuk edeceğim. İlk romanımın perde arkasındaki ayrıntıları sunarken, toplumsal olayların zihnimdeki izdüşümüne dikkat çekeceğim.
Savaşların eşiğindeki kırsal kesim halklarının, onları çevreleyen doğanın, karakterlerin ruhsal durum tahlilleri ile bezenmiş bir pastoral şölen… Bambaşka topraklarda, kopya hayatlar… Ama her birinde bilinç akışının ayrı keskin tadı… Yaşadıkları dünyanın yükünün katlanılmazlığı… Harplerin psikolojik yıkımında kendi zihinlerindeki labirentlerde kaybolan karakterler… Baş edilemeyen korkunç karanlık… Yine de sığınılacak o limanın, umudun sonsuza dek hatırlanışı… Omuzlara yüklenen inatçı direniş…
Tüm yüzleriyle insanlarımı ve daha birçok tanıdık kavramla yeniden buluşturmak için çıktığım bu yolculukta çok zor bir görevi üstlendiğimi biliyorum. Yine de sürmekte olan bir tiyatro oyunu ve bitmeyen bir seyrin ince ironisi. Yazmaya hazırım. İşte bu birinci volüm savaşların bittiğini göremeden henüz kalbi sevgi doluyken perdeyi aralayıp, başka bir oyuna dalan bir yazarın ilk eseri.
Nasıl ki;
Harper Lee’ye “Bülbülü Öldürmek”i yazdıran 1931’deki ‘Scootsboro Boys’ davasının hikâyesini okuyunca görürüz, Alabama’daki karanlık ve vahşet dolu arka bahçeyi. Sartre’ın 1945 tarihli “Saygılı Yosma”sının da aynı davadan esinlendiğini öğreniriz.
Nasıl ki;
Daha yayımlandığı yıl 300 bin kopya satarak dünyanın ilk ‘best seller’ı olan “Tom Amca’nın Kulübesi”ne konuk edilmiştik. Harriet Beecher Stowe adlı Amerikalı yazar’ın âdeta bir insan hakları çığlığı olan sesini 150 yıl sonra tekrar duyulur kılmıştı. Heyecan doluydu… Kitabın, 1850’de Amerika’da onanan ‘Kaçak Köle Yasası’nın acımasızlığına karşı bir manifesto olduğunu, Abraham Lincoln’nün “büyük savaşı başlatan işte bu küçük hanımdır” diyerek yazarı onurlandırdığını öğrenmiştik.
Nasıl ki;
Tolkien’in hayal gücünü kışkırtanın arkeolojik kazılarda bulunan bir Roma yüzüğü olduğunu, “Yüzüklerin Efendisi”nin bu hikâyeden beslendiğini… Devrimci Puşkin’e ünlü “Gözyaşı Çeşmesi” şiirini yazdıran politik ortamı… Çar’ın sürgün kararını… Charles Dickens’ın kendisinin de bir çocuk işçi olduğunu okumuştuk… Endüstri devrimi sırasında İngiltere’deki yoksul ve umutsuz işçileri “Oliver Twist”i, “David Cooperfield”i, “İki Şehrin Hikâyesi”ni Dickens’in kendi hayatından aktardığını hissetmiştik…
Benim ilk romanımın başat karakterleri de bunlara benzer bir arka bahçede oyunlar oynuyor, öyküler yazıyor kendi tarihlerine…
Açıkçası ben bu arka bahçeye uğradığımda;
Yaratıcı düşünceyi tetikleyen esin perileri Muse’lerden, onların nerede uçuştuklarından hiç söz etmeyeceğim. Çünkü kahramanlarımın zihnini ateşleyen kıvılcımın, başkasının acısını duyabilmek, başkalarıyla duygudaş olabilmekte saklı durduğunu biliyorum. Yaşadıkları göçler hikayesi bunun en sarsıcı, temel kanıtı.
Mark Twain’in Nikola Tesla ile dostluğunun, Tolstoy’un Gandhi ile yazışmasının Mary Shelley’in Byron’la elektrik akımı hakkındaki sohbetlerinin değerini vurgulamak gibi bir şey bu. Tam olarak da bunu kastediyorum.
ZARAFET İÇİNDE BİR BAKIŞ
İlk romanımın Perde Arka’sı, yaşadığımız dünyanın sayfalardaki izdüşümünün edebiyat olduğunu söylüyor bize. Roman karakterlerimin ait olduğu toprağın, yaşadığı çağın, seyrettiği dünyanın manzaralarını okumaya hareket ettirme çabası içinde. Pek çok öykünün arkasında çağın ruhunun kımıldadığını hissettirmek adına. Ve bunu yaparken tarihsel, sosyolojik ve bilimsel gelişmeleri gözden yitirmeden edebiyata bakıyor. Olayların benim merceğimden nasıl geçtiğini, kendi zihnimde nasıl yorumlandığını sonradan bir ‘yapıt’ olarak nasıl ortaya çıktığını belirtiyor.
Perde Arkası, yazarının emeğini ve dikkatini taçlandırarak açılıyor:
- Can Evimdeki Konuk ~ Yaratıcılık
- Tekniğin Örgüsü ile Dilin Kemiği
- Kayıp Biyografilerde Köklerin Romanı
- Ya Şundadır Ya Bunda Helvacının Kızında
- Hık Demiş Anasının Karnından Düşmüş
- Tık Demiş Coğrafyanın Eteklerinden Düşmüş
- Tik Tak Tik Tak Saat Hangi Düzlemde Lehte Çalışmakta?
- Köklerimin Hayatı Romansa Onların Anıları da Romanıma Hayat Veren Gerçek Olaylardır
- Birinci Cildin Bu Gerçek Yolculuğunda Yarattığım Bazı Şeyler Kurgudur
- Hata Yapmak İnsanlık Halidir Neyse ki Romanımla İlgilenen Editörlerim Var
- “SON” İfadesi YDA Roman Ciltlerimin Etkin Bir Sözcüğü Olacaktır
- Beyaz Kâğıttaki Mürekkep İzi Kurumadan Unutulamaz
- Hayata Olan Bakış Açısı Değil Birincil Köklerimin Hayatı Ta Kendisi
- Sıra Geldi 1’inci Volümü Paketlemeye
Bitirirken; bu romanla köklerimle sessizliğe geçtiğimi fısıldamak istiyorum siz okurlarıma, en azından bu sahnede, bu oyunda.
Şeref Sayman
Lara / Antalya, 1 Ocak 2008
