Islanmış Dallar Esen Ilık Rüzgâra Çiçekler Açmış Bahara

Pire🚲 ile “TÜRKİYE TURLARI” Stanpoli Gezileri: Gün 15

Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle memleket yolculuklarını düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece onu hep arar durur… Bisikletim #pire🚲 ile Türkiye Turları ~ “İstanbul” tarih & kültür gezilerimin anı notları…

Yağış Nedeniyle Evde Dinlenme

Hava bugün puslu. Öğleden sonra sıkı bir yağış dalgası geliyor. Sağanak altında gezmek pek keyifli değil. Turumu başka parlak fikirlere çevirdim.

Naylon Gözyaşları Arasında Kendime Ait Bir Dünya

Gırtlak gırtlağa boğuşma, ona buna laf sokuşturma, savaş tamtamları çığ gibi büyümekte, yaklaşmakta an-be-an… “Wooohaaa” çığlıkları atmakta insanlar, doyumsuz, kahpe insanlar… Acırım saf çocuklara, acırım safderun bahtsızlara… Bir yanda Tele-1’i, Halk TV’si, Sözcü TV’si diğer yanda CNN_Türk ve NTV, HaberTürk ve TRT_Haber, CNN, BBC ve beriki bilumum enternasyonal haber kanalları… başım dönmekte, haber, haber, haber, her saat başı, her an, giderek……… Yeter diyemediklerimiz, diyecekler bize “yeter artık, çok yaşadınız“……… Yeryüzü muharebe alanına dönmüş…

Can Baba ne demişti, savaş üzerine?

Döğüşelim Barış İçin / Soğuk harp bitti / Sıcak savaşlar başladı / Memleketim de bir iç savaş halinde / Memleketim bir iç kanamada / Mezralar yanıyor / Köyler yanıyor / İçim yanıyor / Çocuklar ağlıyor / Analar ağlıyor / Anamız ağlıyor / İçerde onbin aç / Dışarda yüzbinlerce çıplak / Barış için döğüşelim / Döğüşelim barış için

*** *** ***

Sevgili Sunay Akın’dan üç su damlacığı, belki, gönüllerimize serpilendir:

Davet: “Dürüst olalım beyler / İlk adım sizden / Sökün savaş gemilerinden / Can simitlerini

İskele: “İskelenin altına / sığınan deniz / bırak artık saklanmayı / savaş gemileri / çoktan geçip gitti…

Jilet: “Kamaralarında çıplak / kadın resimlerinin asıldığı / savaş gemisinden / bozma bir jilet / her tıraş oluşumda / hem okşar / hem kanatır / tenimi

*** *** ***

Bulutların gri-küllü renklerine bakakalıyorum, hem güzel hem de tehditkârlar “her an inerim üstüne haaa”…

Ayaza rağmen vapurun üst açığına oturmuş gibi yapıyorum, mesela ayaklarımı olabildiğince uzatmışım ileriye. Kimse gelmese iyi olur karşıma, böyle de bencilim yani. Kimse gelmese ve ben toplamasam ayaklarımı, kimse oturmasa, kimseyle göz göze gelmesem. Sanki yalnız gibi şu dünyada, martıların çığlıkları, vapurun kara dumanı, denizin çılgın çırpınışı ile ben yeteriz birbirimize, katlanırız da…

Mendireği geçince dalgaların kucağında 73’lük bir beşik “Barış Manço”… Nam-ı diğer “İnciburnu”. Ninniyi söyleyen tatlı rüzgâr, ama yok öyle yağmaca uyumayacağım işte, direneceğim tüm uykuya gönderilen çocuklar gibi.

Bakmadan, el yordamıyla bulup, cebimden çıkarıyorum içi boş sigara tablamı, kutunun bir köşesine sıkıştırılmış çakmağı da. Sigara içmediğimden içermiş gibi yaptığım anlar. Yakmış gibi yaparken düşlüyorum; eskinin rüzgârda yanmayan çakmaklarını, sigarasını yakan adamların ellerini zarif kadınların serçe kanatlı avuçlarına alışını, göz göze gelmemeye çalışırken titrek sesli teşekkürlerini…

İstanbul’a doğru savuruyorum ilk dumanı, güzel ve hüzünlü İstanbul.

Mavi Patiskaları Yırtan Gemilerinle

Vapurları düşünüyorum, İstanbul’un o güzelim şehir hatlarını, direnişlerini İstanbul’a, siyasete ve… ve çok değerli Sunay Akın fısıldıyor yüreğime, sımsıcak satırları beni hep gülümseten, hep içimi titreten: “Kamaralarında çıplak / Kadın resimlerinin asıldığı / Savaş gemisinden / Bozma bir jilet / Her tıraş oluşumda / Hem okşar / Hem kanatır / Tenimi

Bir yerlerde okuduğum; “Nazım Hikmet” adı verilen bir geminin Odesa limanından denize indirilişi üzerine, Azeri şair Süleyman Rüstem’in yazdığı bir şiiri anımsıyorum: “Sen deniz sahilinde İstanbul’da doğdun / Deniz vurgunu oldun / Dalgaya benziyordu yel / vuranda saçların / Denizden söz düşende çatılırdı kaşların / Göz denizden almıştı / Gözlerin öz rengini / Sözlerin ahengini

Nazım’ın bugün tarihe geçmiş şiirlerine konulan yasak aklıma geliyor yine, sinirleniyorum, peş peşe, derin derin birkaç nefes… Nazım’ı kapitalist dünyaya satan yakınlarına, yasak koyan yayınevine doğru püskürtüyorum tüm içimdekileri… ağzımın acılığı yakmış gibi yaptığım sigaradan değil…

Sadece Hikmet’e mi canımın sıkkınlığı? Cemal Süreya, Ece Ayhan, Edip Cansever, İlhan Berk’e de; onlar da yayınevinin yasağı ile benden koparılmak istenenlerden…

Yasak sonrası okuduğum çeşit çeşit yazı geliyor şimdi de aklıma. YKY, Nazım’ın “Sesini kaybeden şehir” şiirine beste yapılmasına da yasak koymuş bir vakit. Türkiye’de yapılan NATO toplantısı öncesi bu kurumu eleştiren “Duyuyor musun?” albümünde yer alacak olan Nazım’ın bu şiirine yapılan bir besteyi engellemiş, “NATO ile ilgili olduğu için izin vermiyoruz” diyerek…

İstanbulu Geziyorum, Gözlerim Kapalı

İskelenin demir kapısından çıkmış, sahil boyunca uzanan kaldırımda seri ve küçük adımlarla yürüyorum. Arkamda dedemin kuşları yok. Motorlar da eski motorlar değil. Yağmur rüzgâr nedeniyle savruluyor, varlığı yokluğu belirsiz, şöyle gönlünce dikine yağamıyor bir türlü İstanbul’un yerlerine. Gözüm kabaran denizde, her an baştan ayağa ıslatabilir beni.

İnsan bir şeyi hem ister, hem istemez nasıl olur, hem ıslanmayı arzulamak, hem tetikte olmak ıslanmamak için…

Değişsem ıslakları kurularla… Zihnimde düşünceler birer fırdöndü, sanki bir küçüğün avucunda kaderi…

Önüm sıra yürüyen gençlerin çığlıklarıyla bozuluyor büyü, ıslandılar, bana yetişemeden sola büyükçe bir adımla kaçıyorum, az da olsa sıçrayan sularla hoşnudum…

Deniz patlıyor duvarın üstüne üstüne, insanlar kaçışıyor sağa sola, dönüyorum arkamı, ellerim ceplerimde sımsıkı birer yumruk, uzaklaşıyorum denizden durağa doğru… Gözlerim sulanıyor…

*** *** ***

Gözler sulanıncaya değin ağlamak aslında güzel konuşmak kadar ikna edici bir enstrüman. Bu enstrümanı kapalı kapılar ardında yıllardır en iyi kullanan siyasetçi de herkesin malumu ağlak imam. (Kimse Pensilvanya tebaasının siyasetçi olmadığını iddia etmesin, bal gibi siyasetçidir. Odundur modundur ama din simsarı siyasal cenahındandır. Dukalık erkini alaşağı edecek kadar bütün organlara dal salmıştır.) Yolda beraber kol kola yürüdükleri tarafından kolu kırılıp yen içinde kaldığından olsa gerek şimdi adını izomorf addetsin diye koydukları yeni namıyla çemberin tam kıskacında ağlak sahtekâr, 1979 yılının şubat ayında çıkarmaya başladığı “Sızıntı” dergisinin ilk sayısının kapağına o ünlü “Ağlayan çocuk” portresini boşuna koymamıştı.

İtalyan ressam Bruno Amadio’nun, akıttığı gözyaşlarıyla insanın içini buran arabesk resmi, o son faşist darbeden bir yıl önce dergisinin kapağına gelecek günlerin bir nişanı gibi yerleşmişti.

70’lere Geri Dönünce Hatırlayanlar Bilebilir…

Sahtekâr ağlak imamın o ilk sayıda M. Abdülfettah Şahin imzasıyla bizzat yazdığı giriş yazısının başlığı, “Bu ağlamayı dindirmek için yavru”dur. Sulugöz, o yazıda şöyle naklediyor: “Bütün mücrimler adına senden özür dileyeyim: Bir keyif uğruna varlığına sebebiyet verenleri, etine – kemiğine bağlanıp gönlünü unutanları, bir geçici dem için ebediyetine kıyanları, ruhuna hoyratlık aşılayıp sefaletini hazırlayanları affeyle yavrucuk.

Sanırım o metindeki masum “yavru” bizdik; keyif uğruna varlığımıza sebebiyet veren, etine kemiğine bağlanıp gönlümüzü unutan, bir geçici dem için ebediyetimize kıyan ve de ruhumuza hoyratlık aşılayıp sefaletimizi hazırlayan suçluların kim olduğunu da siz düşünün.

Ağlak imam, o fotoğrafı basalı ve o yazıyı yazalı kırk üç yıl oldu. O gün bugündür o ağlıyor, çocuk ağlıyor. Hatta bugün protez siyaset turnesine çıkan herkes zırlıyor. Türkiye adeta zırıltılı bir kreşe dönmüş durumda.

Bir Kova Ağlama Değmez Hayat

Normal bir insan, yaşamı boyunca 95 litre yani yaklaşık 10 kova gözyaşı dökermiş. Ben kova burcundan olduğum için topladığım damlacıklardan biliyorum. O zamandan bu zamana ağlak imam ortalama 4-5 kovayı kesin doldurmuştur. Zamanın diğer çileli zatıalileri ağlama işine on beş yıldır yeni girdiler sayılır. Kurucu kadronun gözyaşlarını bir kovaya koyarsak ufak bir reçel kavanozu belki ancak dolar. Bununla beraber hakkını verelim… Mağduriyet oyunculuğunun şampiyonları bu konuda ağlak imam ile ayrı fakat birbirleriyle de felaket bir yarış içindeler.

Aslında ağlamayı değil, başkalarını ağlatmayı pek seven yetmişlerimizin becerikli Ferdi Tayfur’unu sollamış İ. Tatlıses bile politik bir misyonla o ‘vahabi’ çadırın yanına “ayağında kunduralar” ile gidince… Ağlıyor… Zırlıyor… Vıyaklıyor. Oysaki yetişkinler genelde akşamüzeri hava karardıktan sonra saat yedi ile gece on arası içerken ağlarmış. Bizimkiler bırakın havanın mağdur kararmasını beklemeyi, flaşların patlamasıyla birlikte ağlamaya başlıyorlar.

Dünya istatistiklerine göre… Amerikalı erkekler üç ayda beş-altı kez… Alman erkekler dört-beş kez… İspanyol erkekler bir iki kez… Çinli erkekler sadece bir kez ağlayabiliyorlarmış. Bizleri yönetenlerin… Ve onların peşinden terli atletleriyle koşanların ıslak verileri istatistikçilerin eline bir düşse… Tüm dünya Türkiye’de erkeklerin haftada üç gün zırıl zırıl ağladığını sanacak.

Heyhat!

Ne tuhaf değil mi? Normalde bu keskin ve hoyrat coğrafyada sakala bulaşmış bıyıklı erkekler pek ağlamaz. Ağlasa ağlasa bülbül ağlar, gül ağlar. Gök ağlar, yer ağlar. Olmadı, yürekler kan ağlar. Ha bir de şu hayvan var… Avını yemek için ağzını açtığında gözünden yaş gelen; o ağlar. Gerisi hep yalan ağlar.

Yarın kısmet olur da sağanak kesilirse turlarıma devam edeceğim. Hayat, ister inan ister inanma, böyle bir şey. Bir bakmışsın lapa lapa kar yağıyor, bir de bakmışsın ortalık günlük güneşlik. Derken bulutlar çökmüş gök kubbeye, indiriyor sağanağını. Neyse ki ıslanmış dallarla, sırılsıklam tomurcuklarla merhaba demek de var güzelim bahara.

***…***

(*) Önceki Makale: Tarihi Yarımada I (İlk Tepe): 3. Rota

(*) Sonraki Makale: Yıllar Şipşak Geçti Gerisi Bomboş Bir Defterde

Bir sonraki “İstanbul Gezileri” ajandasında görüşmek üzere; sevgiyle kalın,

Gezenti Şeref

**GBT~2022/074**

>>> [iÇERİKdİZİNİ]

error: Content is protected !!