Pire🚲 ile “TÜRKİYE TURLARI” Stanpoli Gezileri: Gün 14
Bisikletim señorita #pire🚲 ile Türkiye Turları ~ “İstanbul” gezilerimin bugünkü güzergâhı, Tarihi Yarımada bölgesi, şehrin ilk tepesinde Sultanahmet çevresine olacak…
[Ayasofya Meydanı – Sultanahmet Cezaevi – Magnaura Sarayı – Arasta Pazarı – Mozaik Müzesi – Reşat Efendi Konağı – Mehmet Efendi Medresesi – Tunuslu Hayrettin Paşa Konağı – Küçük Ayasofya Camisi – Bukaleon Sarayı – Mehmet Efendi Çeşmesi – Sokullu Mehmet Paşa Camisi – Özbekler (Buhara) Tekkesi – Kadırga – Gedikpaşa – Kumkapı – Yenikapı]
BİRİNCİ TEPE 3’ncü ROTA

İstanbul rotalı gezilerimin “Bitmeden Konstantiniyye” dizisinin birincisi olarak gerçekleştirdiğim, “Tarihi Yarımada Birinci Tepe” destansı yolculuğum, 2’nci Rota’nın sonunda geri döndüğüm “At Meydanı” bölgesinden itibaren devam ediyor.
Bu bölümde bisikletimi Hipodrom’dan önce Tevkifhane’ye sonra Kadırga’ya sürecek… Gedikpaşa’da olağanüstü bir turlama gerçekleştirecek… Ve akabinde Kumkapı bölgesine selam çakıp eşsiz Marmara manzarası eşliğinde bir ince belli çayı paylaşacağım sizlerle. Mecidiyeköy’e dönüşüm ise Yenikapı’dan yakalayacağım M2 ile olacak.
Üçüncü rotamın başlangıç noktası, vakti zamanında Osmanlı-Alman dostluğunu simgeleyen bu yeşil kubbeli, köşelerinde sebilleri olan kara sütunlu “Alman Çeşmesi”.
AT MEYDANI CADDESİ

Tarihin her döneminde her çeşit topografik adlandırma hoşluğunu ya da tuhaflığını yan yana barındıran bir şehirdir İstanbul. Öyle ki şu sokağın tabelasına bakan kişiyi anında hayretler içerisinde bırakır. Girişken aklıyla Aristotales’i filan hiç aratmaz. Anında kaçınılmaz bir mantıksal sorgulamaya sürüklenir. Çünkü yol böyle bir izan mesaisi dayatır.
İşte böyle bir cadde adı varsa, bu hiç kuşkusuz herkesin bildiği gibi, aslında hiç de bir “cadde” olmayan, adının da pekâlâ kendi başına dile getirdiği bir “meydan” olması daha muhtemel. Ya da genişliği nedeniyle bir “bulvar” olması da söz konusu olabilir.
Gelgelelim şehir planlamacılarımızın hikmetinden sual olunmaz. Onların zaten “isabetli” kararları sayesinde yenilerde bu ifadeyle adlandırılan, İstanbul’un en ünlü kamusal alanlarından birinin üzerindeyim şimdi. Pire🚲’yi park etmiş çevreme hayranlıkla bakındığım Sultanahmet’teki Hipodrom’un yer aldığı mekâna isim veren tartışmasız “At Meydanı Caddesi”dir. Belki de eskilerin deyişiyle “At Meydanı Sokağı”.
Gerçi sokak hiç yakışmazdı. Kökeninde “dar geçit” gibi bir anlam taşıdığını düşününce, bu koskoca meydanı bu şekilde adlandırmak isabetsiz olurdu. En azından cadde biraz oturmuş, meydan yoluna.
İkamet edilme bağlamında artık neredeyse hiçbir sakini olmayan bir alandan söz ediyorum. Sakinleri mi? Onlar bildiğiniz turistler ve kimi kurumlara, işletmelere gelip mesaisini geçirmeye çalışan kesim. Günümüzde sadece tarihsel anıtlarla restoran, halıcı, ya da turistik eşya satan birtakım dükkânları barındıran bir mekâna “cadde” yerine “meydan” demeyi yeğliyorum şahsen. “At Meydanı” da bana biraz zorla dayatılmış Asya tipi üretim tarzına koşut Osmanlıca çeviri gibi geldiğinden ona antik adıyla, “Hipodrom” diye seslenmeyi tercih ediyorum.
Dur Yolcu
Bilip Bilmeden Gelip Bastığın Bu Toprak

İstanbul’u ziyaret etmiş olan, yerli ya da yabancı, hiçbir “gerçek” gezgin veya turistin geçmemiş olamayacağı bu ünlü meydan insana üzerinde en fazla derin düşüncelere dalabileceği bir olanağı sunar. Ama kamusal ama tarihsel anlamda. Mesela uzunluğu sayesinde zaman duygusunu iyiden iyiye yitirebilir. Oval diyebileceğim güzergâhı nedeniyle gezintisini sona erdirdiğinde ona yeniden aynı noktadan başlayabileceğini gösterir.
İşte şu anda benim bugünkü turumun çerçevesi de böyle büyük dairesel bir gezintiden ibaret. Döndüm dolaştım yine girişteki Alman Çeşmesi’nin bulunduğu noktaya geldim. Söz gelişi bu zevkli olanağı bisikletimle pedallamaktan ve/veya yürümekten bıkana değin kullanabilirim.
Böylesine özel ve de güzel bir meydandan bahsediyorum. Acaba salt geçmişte öyle olduğunu düşündüğümden mi böyle diyorum?
Bittabi geçmişin nüfusuyla karşılaştırma yapmaya kalkınca… Bu meydan artık soluk düşüncelere dalarak gezinti yapılamayacak kadar kalabalık… Hele yaz turizminin pik yaptığı aylarda ya da Ramazan ayındaki mahşeri, ezici ve yıldırıcı kalabalığıyla, insana hiçbir şekilde soluk alma olanağı bile vermez…
Etkinliklere ve Gösterilere Tahammülsüzlük
Yaz aylarında bildiğim kadarıyla İstanbul Filarmoni Orkestrası Alman Çeşmesi’nin önünde oldukça düzeyli müzikler icra ediyordu. Helen sahne alıyorlar mı, bilemiyorum. Bu kulağa hoş gelen güzel bir etkinlik. Ancak meydanın zırt pırt, gerekli gereksiz şenliklere, mitinglere mahkûm edilmesi… Hatta “ralli”lere sahne olmak gibi insanın tahayyül bile edemeyeceği zulümlere uğraması… Her şeyden önce kendine özgü bir “ruhu” olması gerekirken, bu eşsiz mekânın sıradan ve popülist anlayışa kurban edilmesi… İşte bunlar dayanılacak hadiseler değil maalesef.
Ne yazık ki günümüz toplumsal yaşantımızın birçok alanında kökleşmiş bu zihniyeti kıramıyoruz bir türlü.
Maceraya Devam

Bu çevrede en çok karşılaşılan insan tiplerinden biri, kuşkusuz, bana-sana-ona hepimize sürekli bir şeyler satmaya teşebbüs eden arsız “hanutçular”dır. Gerçi ben onların beklediği fazla sıcak ilgiyi kendilerine göstermediğimden kısa sürüyor zihinsel alışverişimiz. Biliyorum komisyon peşinde kazanç sağlamak istiyorlar. Ama turist kekleyeceğim diye aşırı sululuklara başvurduklarında gerçekten çekilmez oluyorlar.
Ben de şimdi, tıpkı bir hanutçu gibi, ya da yapıtlarındaki “alıntı”ları silahlı eşkıyalara benzeten Walter Benjamin gibi, sıradaki üçüncü rotamın fotoğraflı gezi-anı detaylarını üzerinize salacağım… 😊

Çeşmeden ayrılıp dikilitaşlara doğru, Hipodrom’da pedalları çevirmeye başlıyorum. Caminin avlusuna açılan bir kapıya gelince bisikletten iniyor ve Pire🚲’yi elime alarak ona doğru hareket ediyorum. A, derme çatma bu kapı ‘antre kapısı’ değilmiş. Daha doğrusu “GİRİLMEZ” diyor. Girişler az ileride yan taraftanmış. Zaten anlamalıydım inşaat sahasının kapısı gibi bir şeydi.
Neyse bulduğum avlu kapısından içeri giriyorum.
Sultanahmet Külliyesi’nin bitişiğindeki banklar, günün her saatinde yetmiş üç milletten insanın dinlenme yeri gibi. (Yetmiş iki buçuk değil, özellikle yetmiş üç demenin bir manası var elbet.)
Kelepçeler Ellerimizde Biz Gideriz Tevkifhaneye

Şimdi de Sultanahmet Camisi’nden Hürrem Sultan Hamamı’na doğru aheste pedallarken bu kez Kabasakal Caddesi’nden ilk sağa, hamamın yanındaki dar sokağa giriyorum. Sokağın adı çok manidar: Tevkifhane Sokağı…
Sultanahmet Cezaevi

Tevkifhane Sokağı’na girer girmez, sol tarafta eski “Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi”ni görüyorum. Bu bölgede aşağı yukarı yüz yıllık tarihiyle ve biraz uğursuz görüntüsüyle, boşaltılmış olarak uzun süre bekleyen eski “Sultanahmet Cezaevi” otele dönüştürülmüş durumda. İstanbul’un şık otellerinden biri şimdi: “Four Seasons Hotel”. Cezaevinin ana kapısının bulunduğu sokağa Tevkifhane adı verilmiş.
Bu sokağa girince Edip Akbayram’ın yorumladığı “Bekle Bizi İstanbul” şarkısını dinliyorum. Şarkının sözlerini, daha doğrusu şiiri, kendisi de bu cezaevinde yatmış olan TKP’li Vedat Türkali yazmış. Türkali’nin bütün romanlarını severek okudum. Şiirleri de Atilla İlhan’ınkiler kadar güçlüdür. Ne de olsa Nazım’ın etkilediği şairlerdir bunlar. Hepsi de Türkiye Komünist Partili olarak övünerek geçirmişler özgürlüğe ve demokrasiye susamış hayatlarını.
Kimler Yatmış Yıllarca
“Sultanahmet Cezaevi”, ülke siyasetinin çalkantılı bir dönemine tanık olmuş bir yapı. Tutukevi olduğu dönemde, neredeyse ülkenin tüm aydınlarının, değişik gerekçelerle tutulduğu bir yer olmuş. Bu nedenle En kötü şöhretli cezaevlerinden biri olarak tarihin çöplüğünde yerini almış.
[📷 Sultanahmet Cezaevi Kitabesi, Tevkifhane Sok., (Nisan 2022).]

Binayı 1919 yılında muhtemelen mimar Vedat Tek yapmış. Cezaevi 1970 yılında kapatılmış. Kapısının üstündeki kitabede eski yazıyla “Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi 1337” yazdığı söyleniyor. Yani yıl 1918. Hattat İsmail Hakkı Altunbezer tarafından yazılmış.
Nazım Hikmet, “Memleketimden İnsan Manzaraları” isimli yapıtını burada yazmaya başlamıştır. Kemal Tahir’in ünlü romanı “Esir Şehrin Mahpusu”nda konu ettiği zindan burası. Orhan Kemal’in ünlü “72. Koğuş” adlı eserinde anlattığı işkencehane de buradaymış.
Rıfat Ilgaz, Yaşar Kemal, Can Yücel, Deniz Gezmiş, Aziz Nesin, Vedat Türkali ve Yılmaz Güney, Sultanahmet Cezaevi’nde yatan ünlü aydınlardan birkaçı. Hatta Türkiye’nin başına bela olmuş uğursuz Necip Fazıl bile burada tespih çekmiş.
Binanın Kullanılmadığı dönemde Sultanahmet Cezaevi’nin müze yapılması için girişimlerde bulunulmuş. Ancak daha sonra lüks bir otele dönüştürülmesi uygun görülmüş. 1996 yılından beri otel olarak hizmet veriyor.
Magnaura Sarayı

Bulunduğum yerin hemen yakınındaki Kutlugün Sokak’ta bir “Palatium Cafe and Restaurant” var. Bu kafenin altında ve bahçesinde bulunan kalıntıların, İstanbul’un kayıp Bizans saraylarından birisi olan “Magnaura Sarayı”na ait olduğu iddia ediliyor. Bu nargile kafeden girişi sağlanan yerin diğer tarafı farklı bir restoranın içinden bir alt sokağa, Akbıyık Caddesi’ne, çıkıyor.
Bir ara burası “Başdoğan Halı Sarayı” idi.
“Magnaura Sarayı”, Sultanahmet Camisi ile Ayasofya arasında uzanan alanda yapılmış büyük bir yapıymış. Binanın büyük tunçtan yapılmış gösterişli bir yapısı varmış. Fakat en ilgi çeken yanı hidrolik sistemle çalışan gösterişli bir tahtının olmasıymış.
Makalelerde Saray

Cumhuriyet Gazetesi’nin ‘Fethin 500’üncü Yılı Özel Eki’nde Haluk Şehsuvaroğlu imzalı “Asırlar Boyunca İstanbul Tefrikası” adlı makaleye göre:
“Ayasofya sarayları grubuna dahil bulunan Magnaura Sarayı, Ayasofya’nın güneydoğu cihetinde (bugünkü Four Seasons Oteli mevkii) bina olunmuştu. Bu sarayın büyük salonunda Hazreti Süleyman’ın tahtı dururdu. Tahtın etrafı dallarının üzerine kuşlar konmuş, yazılı tunçtan yapılmış ağaçlarla çevriliydi. Yine yaldızlı büyük aslan heykellerinin muhafazası altında olan taht, resmi kabul günlerinde bir makine ile havaya kalkar ve bu esnada tahta aslanlar böğürmeye, kuşlar cıvıldamaya başlardı…”
25 Temmuz 2007 tarihli Birgün Gazetesi yazarlarından Elif Demirdiken’in “Kalıntılardan Çıkan Saray” makalesine göre:
“Sultanahmet’te bulunan bir halı dükkânının alt kısımları şu günlerde Magnaura Sarayı’nın kalıntılarının keşfiyle meşgul. Bizans İmparatorluğu’nun o ünlü Büyük Saray kompleksini oluşturan üç saraydan biri olan Magnaura Sarayı’nın kalıntıları. Kiminin dehliz dediği, kiminin zindan dediği bu yapının aslında sadece Magnaura Sarayı’nın bir bölümü olduğu düşünülüyor. Günümüzde eski hipodromun taban seviyesi altı metre kadar yükselmişken, saraydan geriye kalan odaların da yerin sekiz metre aşağısında bulunması da oldukça doğal aslında…”
Kısa Notlar
⭐️Sultanahmet Kutlugün Sokak ile Akbıyık Caddesi arasında yer alan bu Bizans kalıntısı, Magnaura Sarayı’na giden imparatorluk koridorlarının bir bölümünü ve St. Christina merdivenlerini içeriyor.
⭐️Merdivenlere bu isim yakınındaki St. Christina Şapeli’nden dolayı verilmiş… Düğünden sonraki tören banyosu için İmparatoriçe Pastos’tan çıkıp (Magnaura Sarayı’nda geline ait bir yatak odası) imparatorluk koridorlarını geçip bu spiral merdivenlerden bir saray hamamına geliyormuş.
⭐️Yapı yabancı elçilerin eskiden ağırlandığı eski sarayın bir bölümünü oluşturmaktadır ve ayrıca içinde bir mezar yeri vardır. Üç imparatorluk yani Roma, Doğu Roma ve Osmanlı izlerine rastlamak mümkün. İçinde daha fazla çalışma yapılırsa kesinlikle diğer odalar da açılabilir gibi gözüküyor.
⭐️4’üncü yüzyılda I. Konstantin tarafından yaptırılan saray, Bizans’ın son döneminde imparatorların mekânı olmaktan çıkmış. İmparatorlar, Balat sırtlarında yapılan Vlaherna Sarayı’nda ikamet etmeye başlamış ve eski saray da ardiye, cephanelik, askerî kışla gibi kullanımlara terk edilmiş.
⭐️16’ncı yüzyılın başlarında, sarayın temelleri üzerine Osmanlı vezirlerinin konakları inşa edilmeye başlanır. Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat devirlerinde sadrazamlıkta bulunan Sokullu Mehmet Paşa’nın konağı bunlardan biridir.
⭐️Bu bilgileri ise VII. Konstantinos’un yazdığı “Törenler Kitabı”ndan öğreniyoruz. Bu arada Magnaura Sarayı eskiden hapishane olan meşhur sarı otelin bulunduğu yerdeymiş. Kim bilir bu otelin altında daha neler var.
[📷 Magnaura Sarayı, Kutlugün Sok. & Akbıyık Cad., (Nisan 2022).]

Sarayın ismine dair bir efsaneye göre Bizans İmparatoru Anastasios ölmek üzereyken, “Magna perimus aura” (Büyük rüzgârda ölüyorum) şarkısını mırıldanmış, bu nedenle sarayın adı Magnaura olarak tarihe kaydedilmiş.
Kalıntıların Bizans İmparatoru I. Konstantin’in zifaf odasını açığa çıkardığı, bir gazete haberine konu olmuştu, fakat daha ilginç olanı ise böyle 1’inci dereceden tarihi bir eserin özel mülkiyete geçmiş ve satışa çıkarılmış olması.
Bir de bu kalıntının üniversite olduğuna dair bir iddia var.
Prof. Dr. Erendiz Özbayoğlu’nun 1994 yılında Türk Tarih Kongresi’ne sunduğu bilgilere göre:
“Dünyanın modern anlamda ilk üniversitesi olarak kabul edilen ve İmparator II. Theodosios’un (408-450) İstanbul’da 425’te yayınladığı buyrukla kurulan ‘Theodisos Üniversitesi’nde verilen eğitim, ders programları, dersleri veren hocalar son derece önemli. Bilim tarihi açısından da bu üniversite çok önemli.”
[📷 Nakşıdil Valide Sultan Çeşmesi, Kutlugün Sok., (Nisan 2022).]

Yol üstünde, eski Sultanahmet Cezaevi binasının köşesinde bulunan bu çeşmenin üç cephesi var. Ayna taşları düz ve birbirinden mermer sütunlarla ayrılmış durumda. Sütun başlıkları üzerinden geçen düz bir korniş ile biraz daha yukarıdaki ikincisi arasına Antepli şair ve eğitimci Münip Mehmet Efendi’nin sekiz beyitlik kitabesi yerleştirilmiş. Çeşmeyi geniş bir ahşap saçak üzerinde kurşun kaplı basık bir kubbe koruyor. Teknesi fazla bozulmamış. Fakat ayna taşlarında lüleler için delik açılmamış olması tuhaf bir belirtiyle bu çeşmeden hiçbir zaman su akmadığını gösteriyor sanki.
Kitabeyi oluşturan dört kıtadan ikisi yan cephelerde, ikisi de orta cephede yer alıyor.
Yeşilimtırak Konak, Medrese ve Türbe
[📷 Yeşil Konak, Kabasakal Cad., (Nisan 2022).]

Şimdi geldiğim yöne doğru geri dönüp tekrar Kabasakal Caddesi’ne pedallıyorum. Kabasakal Caddesi’ne girdiğimde solda Yeşil Ev’i görüyorum. Gene Çelik Gülersoy’un restore ettiği bir başka ahşap bina olan bu yapı da “Hagia Sofia Mansions Istanbul, Curio Collection by Hilton” adıyla otel olarak çalışıyor.
Ev, Şehremaneti Muhasebecisi Reşat Efendi’nin konağıymış. İçinin döşenişi oldukça rokoko (Soğuk Çeşme Sokağı’ndaki “Ayasofya Pansiyonları” gibi) ve “eski”yi, bugün yeniden üretilebildiği oranda temsil ediyor.
Arka bahçesi de oldukça güzel ve sakin. “İstanbul Coffeehouse” ya da “İstanbul Kahvehanesi” adıyla hizmet veren bir kafe burası. Sultanahmet çevresinin ister istemez yorucu ve yoğun gezme tozması sırasında uğrayıp dinlenmek için çok elverişli bir yere benziyor. Ancak ben bir şeyler yiyip içmek için girmeyeceğim. Daha çok gidilesi yerlerim var. Yoksa buranın bütün kafeleri insanı içine doğru çekiyor âdeta.
[📷 Kabasakal Medresesi, Kabasakal Cad., (Nisan 2022).]

Yeşil Konak’ın hemen yan tarafındaki Cedit “Mehmet Efendi Medresesi” restore edilip, küçük şık bir çarşıya dönüştürülmüş. Her bakımdan turistik eşya satış yeri haline getirilmiş “İstanbul Sanatları Çarşısı”.
[📷 Sahabe -i Kiramdan Abdurrahman Şami Türbesi, Kabasakal Cad., (Nisan 2022).]

Yeşil Ev’in yani şimdiki 5 yıldızlı otelin sağında ise, Abdurrahman Şami (sahabeden) adına kurulan Rıfai Tekkesi ve Eyüp Sultan’ın bayraktarı Abdurrahman Şami’nin türbesi var.
Arasta Pazarı Avlusunda
Yeşil Konak’tan ayrılıyorum. Kabasakal Caddesi’ni bitirdiğimde Sultanahmet Camisi’nin kocaman bahçesine ulaşıyorum.

Caminin arkasına doğru yürüdüğümde, bir kapıyla karşılaşıyorum. Arasta Pazarı’na giriş bu kemerli geçitten de sağlanıyor.
Rotamdaki liste sırası Arasta Pazarı’nın ön avlusu. Eğer arzu etseydim Kutlugün Sokak’tayken devam edebilir, Utangaç Sokak ile Torun Sokak’tan da buraya gelebilir, Mozaik Müzesi’ne buradan da geçebilirdim. Zira bu sokak aralarında dolaşmak insanın başını döndürse de acayip eğlenceli.
Fakat ben bu yolu seçerek daha mantıklı bir iş yaptığımın kanısındayım. Buradan itibaren gezgin yolculuğum Arasta Pazarı ve Mozaik Müzesinin bulunduğu yoldan Küçük Ayasofya Caddesi’nde ilerleyecek. Devamında Kadırga, Gedikpaşa bölgesindeki tarihi eserleri ziyaret edeceğim… Nihayet üçüncü rotamın sonunda Kumkapı’dan Kennedy Caddesi’ne çıkıp Yenikapı’ya doğru enfes deniz manzaralı bir güzergâhı takip edeceğim…

Buraya “F Kapısı” demişler. Arasta Bazaar’a geçiş sağlayan kısa, süslü püslü bir geçit.
[📷 Arasta Pazarı “F Kapısı”, Sultanahmet Meydanı, (Nisan 2022).]

Bu kapının girişini biraz daha tarihine uygun düzenleyebilir ve temiz tutabilirlerdi. Gerçi külliyenin restorasyon işleri bitince belki buraya da el atabilirler. Yoksa çok çirkin bir görüntü oluşturuyor. Hele Kotor’un (Karadağ/Montenegro) eski şehrini çevreleyen sur kapıları, geçitler çok ihtişamlı. Yani bu ve benzeri yerlerden örnek alınabilir.

Burası “Arasta Pazarı”nın esas alanı değil. Avlusu gibi bir şey. Bahçedeki dükkânlar bizim de bir zamanlar işletmecilik yaptığımız Alanya Avsallar’daki turistik eşyalar, malzemeler satan baştan savma, gelişigüzel dükkanların yer aldığı avluyu andırıyor. Zaten az önce içinden geçtiğim özensiz geçidinden itibarlı bir avlu beklenemezdi, değil mi ama? Buradaki esnafların iç bölümdekilere göre daha az kira ödüyor olması da muhtemel bir yaklaşımdır.
[📷 Arasta Pazarı Avlusu, Kabasakal Cad., (Nisan 2022).]

Merdivenlerden aşağı inip avluda bir gezinti yapmaya karar verdim. Ortalık oldukça sakin. Bu nesnel ortama “esnaf sinek avlıyor” diyorlar. Turistler henüz burayı keşfedememişler. Belki ilerleyen saatlerde fark ettiklerinde ağzına kadar dolup taşacaktır.

İşte aşağı indiğim merdiven basamakları. Sultanahmet Camisi’nin bir minaresi görünüyor durduğum açıdan bakınca. Ahşap kulübe Arasta Çarşı Derneği’ne ait. 1988 yılında kurulmuş.
Gelgelelim burası da Kabasakal Caddesi. Ama bu kez meşhur, turistik Arasta Pazarı’ndayım.

Şimdi de esnaf kardeşlerin dükkanlarını fotoğraflayalım.
Şu ortadaki demir yığınından ibaret kamelya iskeletine bir düzenleme getirmeleri şart. Yoksa çarşının alışveriş ahengine ters. Harmoniyi çok bozuyor. Yani böyle turistik alanlara niye Ortadoğu mantığıyla yaklaşırlar anlamıyorum. Ama doğru. Devir değişti. Gelen turistlerin büyük çoğunluğunu artık Avrupalılar değil Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nın meraklı kitleleri oluşturmuş durumda. Onlar böyle tarz çarşılara ülkelerinden alışıklar. Umurlarında olmaz yani. Bir de buna Avrupa’nın sefil turistleri eklenince kim takar şatafatlı çevre düzenini.

Çarşının avlusu bir tür semt pazarını andırıyor. Kapalı dükkanların bahçenin çevresini kuşatması o mahalli havayı bozmuyor.
Arasta Pazarı

Buradan asıl çarşının içine geçiliyor. Yüksek Kaldırım Caddesi’nin Kapalıçarşı atmosferiyle entegre edilmiş değişik bir versiyonu gibi.
Osmanlı’da külliyelerin, medrese, imaret gibi bölümlerinin yanı sıra, çarşısı da olurmuş. Bu çarşılar, caminin ve diğer külliye birimlerinin giderlerinin karşılanması için yaptırılırmış.
“Arasta Pazarı” yapıldığı zaman iki yüz dükkânı varmış. Külliyelere dahil olan ve “arasta” denilen çarşıların bir kısmı Osmanlı’nın son dönemlerinde, önemli bir kısmı da Cumhuriyet sonrası yıkılmış.
[📷 Arasta Pazarı, Kabasakal Cad., (Nisan 2022).]

Günümüze ulaşabilmiş örneklerden birisi işte bu “Arasta Pazarı” ya da “Sipahi Çarşısı”… Şimdi burada dükkanların vitrinlerini, sergilerini seyrediyor ve soluklanmak için duruyorum.
Çünkü üzerinde durduğum alanda Bizans’ın muhteşem “Büyük Saray”ı varmış.
Bukaleon Sarayı, Sultanahmet’ten Marmara Denizi kıyısına doğru, Sultanahmet Parkı’ndan sahille beraber Cankurtaran’ı da içine alacak kadar geniş bir arazide kurulmuş. Bu büyük Bizans sahil sarayından, bugüne yalnızca bir yer mozaiği ile pencereli bir duvar parçası kalmış. (Şu anda restorasyonda olduğunu duydum. Surların etrafını gezerken onu da kadrajıma alacağım.) Birkaç parçası da müzelerde bulunuyor.
Günümüzde Bukoleon Sarayı Kalıntıları

11 Ağustos 2018 yılında gerçekleştirdiğim “Film Şeridi Gibi Uzanan Kara Surları Boyunca” adlı turumda ziyaret ettiğim saray kalıntıları bu şekildeydi. (Bukoleon Sarayı, Fatih İlçesi’nde, Küçük Ayasofya Mahallesi, Çatladıkapı Mevkii, Kennedy Caddesi üzerinde bulunuyor.)
Bazı kaynaklara göre, II. Theodosios tarafından yaptırılmış. Sonraki dönemlerde yapılan ilave yapılarla saray büyümüş. 4’üncü yüzyıldan 10’uncu yüzyıla dek, tıpkı Topkapı sarayında olduğu gibi, irili ufaklı pek çok yapı eklenmiş. 1347 m²’lik bir alana oturan Saray yeni ilave edilen yapılarla birlikte küçük bir şehir görünümü kazanmış.
Yazarlar Hilary Sumner-Boyd ve John Freely “İstanbul’u Dolaşırken, İstanbul Gezgininin Rehberi” adlı kitaplarında şöyle anlatıyorlar… “Büyük Saray birkaç farklı bölüme ayrılmıştı. Günümüzde Sultanahmet Camisi’nin bulunduğu alana yakın olan Kutsal Saray, Dafne ve Hakle Sarayları; Ayasofya’nın güney doğusunda, tepenin Marmara’ya doğru inen yamacındaki Magnaura ve Mangana Sarayları ile deniz kenarındaki Bukaleon Sarayı… Zamanında Büyük Saray’ın dünyada eşi benzeri yoktu…”
[📷 Bukaleon Sarayı, Kennedy Cad., (Ağustos 2018).]

Fransız tarihçi Robert de Clari’ye göre sarayın kilisesinde “Hakiki haçtan bacak kalınlığında, bir yarım kulaç uzunluğunda iki parça, Hz. İsa’nın göğsünü delen mızrağın demir ucu, ellerine ve ayaklarına çakılan iki çivi ve pek çok kutsal şey” varmış.
Tıpkı Topkapı Sarayı’nın Sur-u Sultani’si gibi Büyük Saray’ın çevresi de yüksek sur duvarlarıyla çevriliymiş. Deniz kıyısında sarayın imparatorluk iskelesi ve iki tarafında aslan heykelleri olan muhteşem bir sur kapısı varmış. (Bu kapının aslanları Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.) İskeleden saraya gösterişli bir merdivenle çıkılıyormuş. Bu yamaçta sıralanan bahçeler, köşkler varmış. Sarayın bir bölümü ile kalıntılar, 1870’lerde demiryolu yapımı sırasında yok edilmiş.
“Bukaleon Sarayı” binaları, zengin bezemelerle, süslü sütunlarla kaplıymış. Sütunlara ait bazı parçalar, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Latin işgali yıllarında, saray o kadar büyük tahribat görmüş ve yağmalanmış ki kullanılamaz duruma gelmiş.
Öyle anlaşılıyor ki saray kalıntılarının büyük bölümü, Osmanlı dönemi yapılarının metrelerce altında, toprağa gömülü yatıyor. Eğer bu dünya harikası eser tamamen ayakta kalabilseydi herhalde o dönemlerde olduğu gibi bugün de hayranlıkla izleyebilirdik kendisini.
[📷 Arasta Pazarı, Kabasakal Cad., (Nisan 2022).]

Neyse ben yine şimdiki an’a döneyim. Tarihte bir ileri iki geri zaman makinesiyle yolculuk yapmak şahane bir duygu.
Baharat, çömlek, kilim ve hediyelik eşya satılan küçük dükkanların çevrelediği geleneksel, hareketli pazar caddesi. Genellikle yoğun oluyor ama bugün sanki o kıpırtılı hayatından biraz uzak.
Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Şimdi bu saraydan kalan mozaikleri görmek üzere “Mozaik Müzesi”ne gidiyorum. Sözünü ettiğim çarşının (arasta) içinde yer alıyor müze. Ok işaretlerini takip edebileceğin şekilde yönlendirme yapılmış. Ama zaten önüne çıkmaman imkânsız.
[📷 Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, Arasta Çarşısı, Kabasakal Cad., (Nisan 2022).]

Giriş bu taraftan… Bu, yeri büyük ölçüde şimdiki Sultanahmet Camisi’nin altında kalan Bizans sarayının yollarından veya salonlarından birinin döşemesiymiş.
Mozaik Müzesi gezi detayları için 👉 [Büyük Saray Mozaikleri Müzesi Ziyareti]

Söylediğim gibi mozaikler, Büyük Saray’ın tabanı mozaiklerle kaplı, sütunlu avlusuna ait olduğu iddia ediliyor. Ancak Sultanahmet Külliyesi’nin inşa edilmesi, çevresinin yapılaşması sonucu Büyük Saray’a ait kalıntılar yok edilmiş. Bu noktadan denize doğru uzanan arazi, resmî binalar ve birçok askeri bölgeyle dolu olduğu için buralarda uzun süredir kazılar yapılamamış. Ancak 1935-1938 yılları ile 1951-1954 yıllarındaki çalışmalarla ortaya çıkarılan mozaikler, restorasyon sonrası ziyarete açılmış.
Diğer taraftan bölge arkeolojik SİT Alanı ve yerin altında pek çok ilginç şeyin bulunduğu biliniyor. Kuşkusuz bunların ortaya çıkarılması için önce bölgenin tamamen boşaltılması, ayrıca lüks otel yapma tasarıları gibi tehlikelerin de ortadan kaldırılması gerekiyor.

Dünyevi olayları (örneğin av gibi) son derece gerçekçi bir üslupla resmeden bu mozaiklerin 4’üncü ve 6’ncı yüzyıllar arasında yapıldığı tahmin ediliyor. Başka yerlerde bulunan mozaikler de şimdi bu küçük müzede sergileniyor.
Büyük Saray mozaikleri usta işi bir sanat eseri olarak değerlendiriliyor. Roma ve Bizans’ın ilk dönem duvar mozaiklerinden ne yazık ki günümüze hiç örnek kalmamış. Bunun nedeni, İstanbul’un başına gelmiş en büyük felaketlerden birisi; ikona-kırıcılık dönemi… Ne acı!
Tasvir kırıcılık (İkonoklazma) hareketi, Bizans tarihindeki önemli olaylardan biridir. Tasvir kırıcılık dönemi 726 yılından 843 yılına kadar sürmekte ve konu ile ilgili 4 dini konsili de −754, 787, 815 ve 843 yıllarını– kapsamaktadır. Grekçe bir terim olan ikonoklazm, “ikona kırıcılık” veya “tasvir kırıcılık” anlamına gelmekle beraber kültürel değer taşıyan çeşitli maddi ögelerin siyasi ya da dini sebeplerle bilinçli olarak imha edilmesini tanımlamaktadır. Bu düşünceye sahip olan insanlara ikonoklast, karşıtlarına ise ikonolatrai denmekteydi. (Kaynak: Internet)
Adı Güzel Bir Sokakta Pedallamak

Müzeden arka sokağa çıkıp son bir fotoğraf daha alıyorum. Bu yolun adı Torun Sokak. Karşı cephede “Birlik Vakfı Güzel Sanatlar” binası ile “Sultanahmet Saray Oteli” var.
Önce Torun Sokak’tan sonra da Küçük Ayasofya Caddesi’nden aşağıya doğru pedallayarak ilerlediğim anda kafamda artık ÇATLADIKAPI, KADIRGA ve GEDİKPAŞA semtlerinin canlandığını görebiliyorum.
[📷 Aziz Efendi Tekkesi Duvar Çeşmesi, Torun Sok., (Nisan 2022).]

Otelin hemen yanında yolumun üstünde bir hayli yıpranmış görüntüsüyle ama süslü motifleriyle hala ayakta duran bir çeşmeye rastlıyorum. Çeşme aynı zamanda harabeye dönmüş bir tekkenin kalıntılarının baş ucunda yer alıyor.
“Aziz Efendi Tekkesi” aynı zamanda “Seyyahlar Tekkesi”, “Seyyah Eren Tekkesi”, “Arasta Tekkesi” ya da “Şeyh Aziz Tekkesi” olarak da biliniyor.
Tekke, Büyük Saray denilen Bizans İmparatorluk Sarayı’nın kalıntıları üzerinde yer alıyor. Tekke binalarının üzerinde bulunduğu set, Marmara yönünde, bu saray kompleksinden arta kalmış istinat duvarları ile desteklenmekte. Arsanın batı kesiminde, aynı komplekse ait birtakım binaların alt yapıları teşhis edilebiliyor. Çalı çırpıdan ne kadar görünebiliyorsa, o kadarıyla ancak.
Cumhuriyetin en önemli adımlarından biri 2 Eylül 1925 tarihli kararname ile “Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması” idi. Tekke, 1925 yılında kapatıldıktan sonra bir müddet son şeyhin ailesi tarafından mesken olarak kullanılmış. 1980’li yılların başında, yerine otel yapılmak üzere yıktırılmış. Ancak ilgili mercilerin izin vermemesi sonucunda söz konusu otel de inşa edilememiş. Böyle harabe olarak kalakalmış.
[📷 Tunuslu Hayreddin Paşa Konağı, Torun Sok., (Nisan 2022).]

Aziz Efendi Tekkesi’nin bitişiğinde yer alan Tunuslu Hayrettin Paşa Konağı, 1895’te tamir edilerek “Mülkiye Baytar Mektebi” olarak kullanılmış. Okul, 1912’de çıkan İshak Paşa Yangını sırasında yanmış.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, uzun süre bakımsız kalan buradaki tarihi eserlerin yeniden canlandırılması amacıyla 2010’da çalışma başlatmış. Restorasyon çalışmalarının adından okuldan günümüze kalan yapı hatları üzerine konak yeniden inşa edilmiş.
Tarihi binanın giriş kapısı üzerinde Osmanlı Türkçesiyle “Mülkiye Baytar Mekteb-i Alisi” (Baytar Mektebi Kapısı) yazısı halen yerinde duruyor. Buranın Osmanlı Devleti döneminde, Sultanahmet’te açılan ilk veteriner okulu olduğu belirtiliyor.

Ayrıca bir not: Bu bölgede İBB’ye tahsisli olan bütün tarihi yapılar, hemen hemen sosyal tesis amaçlı kullanılmaktadır.
[📷 Arasta Hamamı, K. Ayasofya Cad., (Nisan 2022).]

Torun Sokak devamında Küçük Ayasofya Caddesi adını alıyor. Hemen köşede bir kalıntı: Arasta Hamamı…
Hamamın hangi tarihte ve kim tarafından inşa edildiği konusunda herhangi bir bilgiye ulaşamadım. Bilinmiyor. Evliya Çelebi’ye göre bu hamam daha ziyade sipahiler tarafından kullanılmakta olduğu iddiası var. 19’uncu yüzyılda çıkan bir yangında kül olmuş, harabesi kalmış.
Küçük Ayasofya Camisi

Marmara denizine paralel ilerleyen Kennedy Caddesi ve Sirkeci-Halkalı banliyö tren hattının arkasında yer alan bu muhteşem yapıya ulaşıyorum sonunda. İmparatoriçe Theodora tarafından yaptırılmış Aziz Sergios ve Bakhos Kilisesi, 16’ncı yüzyılda camiye çevrilmiş. Ve Ayasofya’ya büyük bir benzerlik taşıdığı için bu ad verilmiş.
Küçük Ayasofya’nın dış avlusunda bir dizi küçük kahvehane ve geleneksel sanatlarla uğraşan mekân var. İstanbul’daki birçok medrese avlusu gibi burası da yeşillikler içinde gamsız bir yaşam alanı.
[📷 Küçük Ayasofya Camisi, K. Ayasofya Cad., (Nisan 2022).]

Caminin/Kilisenin ve Bakhos Ayazması’nın girişi bu kapıdan.
Sözünü ettiğim gibi, kiliseyi, Bizans İmparatoru I. Iustinianos’un karısı Theodora 527 yılında “Aziz Sergios ve Aziz Bakhos” adına yaptırmış. Rivayete göre Bizans İmparatoru Anastasios, tahtını elinden almaya çalıştığını düşündüğü Iustinianos hakkında hükmünü vermiş ve onu ölüme mahkûm etmiş. Bir gece İmparator rüyasında Aziz Sergios ve Aziz Bakhos’u görmüş. Azizler ondan Iustinianos’u affetmesini istiyorlarmış.
Iustinianos imparator olduğunda, hayatını kurtaran azizleri unutmamış. Karısı Theodora bu azizleri unutmadıklarını, kiliseyi yaptırarak göstermiş.

Ayasofya’dan daha eski olan bu yapıya Osmanlılar, Ayasofya Kilisesi/Camisi’ne benzettikleri için “Küçük Ayasofya” ismini vermişler. Yapı, kentin tarihi boyunca geçirdiği yangın, deprem, istila, yağmalama gibi bütün felaketlerden payına düşeni almış. En son Ağustos 1999 depreminde gördüğü hasar nedeniyle yeniden onarılmış.
Küçük Ayasofya’nın önündeki medrese avlusu, 16’ncı yüzyıl başında kiliseyi camiye çeviren Kapı Ağası Hüseyin Ağa’nın eseridir. Bugün bazı çok yoksul aileleri barındırmakta.
[📷 Bani Hüseyin Ağa Türbesi, Küçük Ayasofya Camisi, (Nisan 2022).]

Caminin girişine göre solundaki eski tip anıt mezar bu Hüseyin Ağa’nındır. Bahçesinde banisinin türbesi dışında mezarlar da var.
Hüseyin… Darüssaade Ağası Hüseyin… Yani “Harem”in en kıdemli kişisi… 1510’lu yıllar. Yani devir Sultan II. Beyazıt dönemi. Saray entrikası mıdır? Yoksa gerçek midir? Bilinmez… Darüssaade Ağası Hüseyin, vergi kaçırmakla suçlanmıştır. Padişah ağanın kellesini istemiş. Bostancılar Hüseyin Ağa’yı Küçük Ayasofya Camisi’nin avlusunda yakalamışlardır. Hüseyin Ağa kiliseden camiye çevirdiği Küçük Ayasofya’ya sığınmak ister. Sevgili tanrısına yalvarmayı ve bu durumdan kurtulmayı istemiştir belki de.
Bostancılar yaka paça yakaladıkları Hüseyin Ağa’nın başını Küçük Ayasofya’nın avlusunda bir kerede keserler. İşte tam o sırada, Hüseyin Ağa’nın bedeni, başını kolunun altına alıp afralı yürümeye başlar…
Bostancıların şaşkın bakışları arasında bir süre yalpalayarak yürüyen ağanın bedeni yere yığılır.
İşte Ağa’nın düştüğü bu yere türbesini yaparlar. Ancak Hüseyin Ağa türbesinde yalnız değildir. Mehmet Kâmil Efendi (1911) ile kimliği bilinmeyen biri daha türbesinde yatar.
Efendim, rivayetler bu şekildedir.
[📷 Hüseyin Ağa Medresesi, Küçük Ayasofya Camisi, (Nisan 2022).]

Caminin girişine göre sağındaki şadırvanı olan bina “Hüseyin Ağa Medresesi”dir. Medrese, Yasevi Vakfı tarafından restore edilmiş, şu sıralar “Kumm İstanbul” adı altında el sanatları çalışmaları yapılıyor.
El sanatları atölyelerinin bulunduğu bu mekân, imalat işleri yanında sanat eserlerinin satıldığı güzel bir yere dönüştürülmüş.
[📷 Mehmet Efendi Çeşmesi, Küçük Ayasofya Cad., (Nisan 2022).]

Buradaki ziyaretim sonlandı sayılır. Bir an evvel Küçük Ayasofya Camisi’nin avlusundan ayrılıp yoluma devam etmek istiyorum. Aynı adı paylaşan cadde 90 derece açıyla devam ediyor. Caminin tam karşısında, yolun sol tarafında bir çeşme var. “Mehmet Efendi Çeşmesi” imiş adı.
Kitabesi sapasağlam yerinde. Ne var ki oldukça bakımsız vaziyette, ön teknesi kırık dökük ve yol kotunun altında kalmış caddeyi seyrediyor. Lülesi kayıp, suyu akmıyor. Hiç şaşırmadım tabii.
Çeşmeden sonra, Küçük Ayasofya Caddesi bitiminde bir kavşağa geliyorum. Sağa dönersem Kaleci Sokak, sola dönersem Kadırga Limanı Caddesi. Ben elbette sola döneceğim. Çünkü listemdeki sıra Sokollu Mehmet Paşa Camisi’nin bulunduğu alan. Tabi az sonra şahane bir yokuş bekliyor olacak beni. Hadi hayırlısı.
Parkurun Bu Aşamasında Dik Yokuşlar Tırmanışı

Şimdi de az gittim uz gittim, Kadırga Limanı Caddesi’nde pedallayıp, Şehit Mehmet Paşa Yokuşu’ndan yukarı tırmanışa geçtim. Daha doğrusu Pire🚲’yi elime alıp itekleyip durdum.
Nihayet, yokuşun belli bir yerinde önemli bir Mimar Sinan eserini görebiliyorum. Yolun sağ tarafında “Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi”, sol tarafında (külliye girişinin karşısında) “Özbekler Tekkesi” ve yolun sonunda ise “Helvacıbaşı İskender Ağa Camisi” var.
Bununla beraber önce tepeye kadar tırmanacak, yokuşun Su Terazisi Sokağı ile birleştiği noktadan Sultanahmet Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne doğru ilerleyişimi sürdüreceğim.
Neden şimdi böyle bir şeye karar verdim, bilemiyorum. Ama anlık bir refleks işte. Acaba At Meydanı’nda gezinirken sözünü ettiğim lise bahçesinden muazzam “Hipodrom Kalıntılarını” (Sphendone) es geçmemek için olabilir mi? Tam üstüne bastın Pire🚲’ciğim. Hadi bakalım ufak ufak yaylanalım.
Cumhuriyet Müzesi & Sanat Galerisi

Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi’nin bulunduğu bu tarihsel alana birazdan tekrar geri döneceğim için var olanı nakletmeden çarçabuk pas geçiyorum. Şimdi Şehit Mehmet Paşa Yokuşu’nu tırmanıyor… Rampa çıkıyor… Bayır tırmanıyorum… Aslında mesafe hayli kısa olmasına rağmen, yapmış olduğum yorucu birçok ziyaretten sonra dik yokuş olabildiğince eziyetli geldi bana.
Her neyse. İşte 2’nci rotamın gezi güzergâhında bahsettiğim Hipodrom’un Üçler Sokağı’nda bulunan Marmara Üniversitesi Rektörlük binasının yanına vardım bile.
Burası “Cumhuriyet Müzesi ve Sanat Galerisi”…
Binanın arka tarafı İstanbul’un en muhteşem seyir teraslarından birine sahip. Onun için buraya kadar bu zorlu yolu katettim.
Sultanahmet Endüstri Meslek Lisesi

Lisenin giriş kapısı… Şu araç da burnumun dibine park etmeseymiş iyiymiş ya…
Türk bisiklet tarihinin efsane ismi Cavit Cav bu okuldan mezundur. Kardeşi Galip Bey ile 1924 Paris ve 1928 Amsterdam Olimpiyatları’na katılan Cav, Türkiye’nin bisiklet lisansına sahip ilk sporcusudur.
Kılıçhane (Dımişkihane)

“Sultanahmet Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi”nin önünde yer alan turizm enformasyon sütununda şunlar yazıyor:
“Günümüzde bir okul binası olarak kullanılan bu yapının bulunduğu yerde, Doğu Roma döneminde, 1054 yılında bir hastane inşa edilmiş. Daha sonra bu mekân demir işçiliği yapılan bir yere dönüştürülmüştü.”
“Mekân, Konstantinopolis’in fethinin ardından 1454’te Fatih Sultan Mehmet’in vezirlerinden Gedik Ahmet Paşa tarafından kılıç üretim atölyesine dönüştürülüp, “Kılıçhane” olarak anılmaya başlanmıştır. I. Ahmet devrinden itibaren de yeniçeri kıyafetlerinin dikildiği bir tekstil atölyesine dönüştürülmüştür. III. Ahmet devrinde, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa tarafından da hastaneye dönüştürülmüştür.”
“Günümüzde okulun ön bahçesindeki havuza monte edilen mermer fıskiye çanakları ile girişteki mermer sütun ve revaklar hastane döneminden kalmıştır.”
“Kılıçhane’nin ikinci kez canlandırılışı ise III. Selim dönemindedir. Kılıçhane 16’ncı ve 17’nci yüzyıldaki önemini ve çalışma yöntemlerini koruyamamakla birlikte bu adla 1868 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Mithat Paşa’nın girişimi ile 4 Eylül 1868’de Kılıçhane Binası’nda Sanayi Mektebi’nin açılması ile yaklaşık 800 yıllık bir geçmişe sahip olan Kılıçhane kapanmıştır.”
“Kılıçhane tarihi binasının bir bölümü 19’uncu yüzyılın sonunda Orman ve Maadin Nezareti Binası’nın yapılması sırasında yıkılmıştır. Geriye kalan bölümleri ise günümüzde okul bahçesinin içindedir.”
Okulun Tarihçesi
Lisenin girişindeki duvara mıhlanmış pirinç levhada ise şu bilgi verilmektedir: (Bilgi öncekiyle birlikte biraz tekrara düşecek olsa da buraya almayı uygun gördüm.)
“Okulumuz binası Filozof Leon’un oğlu Bizans İmparatoru Konstantin tarafından yaptırılmış olup bir süre akıl hastanesi olarak hizmet vermiştir. 1054 yılında İmparator Monomak burayı demir işçiliğinin yapıldığı bir sanat atölyesi haline getirmiştir.”
“Fatih Sultan Mehmet 1453’de İstanbul’u fethettiğinde, Vezir Gedik Ahmet Paşa binayı kılıç üretim atölyesi olarak yeniden düzenlemiştir. Sonrasında, halk arasında ismi Kılıçhane olarak anılmıştır. Osmanlı padişahlarından I. Ahmet zamanında Kılıçhane binası tekstil atölyesi olarak kullanılmış ve Yeniçerilerin kıyafetleri burada dikilmiştir.”
“Padişah III. Ahmet zamanında aynı bina içinde büyük bir hastane yapılmıştır. Tasarımını Sultanahmet Camisi’nin ünlü mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa’nın yaptığı bina, 17’nci yüzyılda inşa edilen tek hastane olması bakımından büyük bir önem taşır.”
“18’inci yüzyılda III. Selim zamanında bina yeniden kılıçhane olarak kullanılmış olup, 4 Eylül 1868’de Mithat Paşa tarafından ‘İslah-ı Sanayi Mektebi’ olarak düzenlenmiştir.”
“Okulun ismi 1909’dan sonra ‘Mıntıka Sanat mektebi’ olarak değiştirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı ve Mütareke dönemlerinde okul verimli olarak çalışamamış, ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından sonra okul yeniden inşa edilmiştir. Okulun ismi ‘Sultanahmet Erkek Sanat Enstitüsü’ olarak değiştirilmiş olup, halen ‘Sultanahmet Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’ adıyla mesleki ve teknik eğitim alanında hizmet vermektedir.”
Sphendon

Bina tıpkı Topkapı Sarayı’nın 3’üncü Avlusundaki gibi İstanbul’un en şahane seyir terasına sahip demiştim. Ama asıl sürpriz ayaklarımın tam altında. Hipodrom’un ayakta kalan tek parçası “Sphendon” (Hipodrom kalıntıları), lisenin altında bulunuyor.
Burası Hipodrom’un güneyde kalan kapalı kısa kenarı. Çapı 100 metreden geniş dairesel bir duvar… Hipodrom için küçücük bir detay ve fakat üstünde kocaman bir bina yükseliyor…
Tabii aşağıya kadar inmeyeceğim şimdilik. Aslında çok arzulasam yapabilirdim. Yalnız deminki yokuş beni bir hayli zorladı. Gel aşağı in, tekrar yokuş tırman, kalbimin sesini dinledim, işime gelmedi doğrusu. Belki bir başka sefere. Sur etrafında fırdolayı yaparken uğrayabilirim. Resimlerin kaynağı internetten, “Kültür Envanteri” adlı portaldan.
Ayrıca, okulun bahçesinde bir de “Sultan Ahmet’in İmareti” ve “Darüşşifası”ndan izler mevcut. Bir hamamla mescidinin bulunduğu bilinen yapıdan doğu yönündeki kapısıyla hamam bölümü ve eskiden avlusu ortasında yer alan havuzun mermer fıskiyesi günümüze ulaşmış görünüyor.

Fotoğraf, İngiliz arkeolog ve sanat tarihçisi David Talbot Rice tarafından 1927 yılında çekilmiş. Müthiş bir resim. Beni büyüledi, geçmişe aldı götürdü. Ben internetten, “Kültür Envanteri” adlı portalda görüp burada paylaşayım istedim. “Eski” İstanbul ile “yeni” şehir arasında ne çok şey değişmiş beni izleyenler de görebilsin diye.
Birkaç yıl öncesine kadar Sphendon’un çevresi küçük yoksul evlerle sarılıyken bunlar yıkıldı. Eski duvarlarda izleri hâlâ görülüyor.
Burada yakınlarda restore edilen bir de “Haddehane” bulunuyor ki, “Acaba kışları buralarda olan askerlerin silah imal ettikleri yer mi?” diye düşünüyor insan. Binasının içinin de son derece ilginç olduğuna şüphe yok. Bir zamanlar vahşi hayvanların burada tutulduğu, daha sonra da sarnıç haline getirildiği biliniyor. Ama bu kadar yoğun turistik ilginin bulunduğu bu bölgede otel yapıları dışında nedense burayı düzenleme konusunda hiçbir işaret görülmüyor. Üstelik bir de nerede boş alan görseler orayı otoparka çevirmiyorlar mı, fıttıracağım valla!!!
Helvacıbaşı İskenderağa Camisi

Çok şükür; meslek lisesinden ayrılıp tırmandığım yokuşu bu kez memnuniyetle ineceğim. İstikamet bir kez daha Sokollu Külliyesi.
Soldaki duvarın arkasında, güzel tuğla minaresiyle “Helvacıbaşı Camisi” duruyor. Minare güzel olmasına güzel, ama şerefesinden yukarısı yıkık. Farklı bir manzara vesselam.
Camiyi, Kanuni’nin helvacıbaşısı İskender Ağa yaptırmış. Gördüğüm kadarıyla restorasyon çalışmaları sürüyor. Bakalım bitince neye benzeyecek?

Gene Şht. Mehmet Paşa Yokuşu’ndan ağır ağır, minnetle inmeye devam…
Özbekler Tekkesi

Sağ taraftaki “Buhara Özbekler Tekkesi”nin minaresi de oldukça enteresan. Minare, giriş kapısının tam üstünde yükseliyor. Binanın solunda ve sağında derviş hücreleri bulunuyor. İlginç ve görmeye değer buluyorum şahsen.

Tekke, 17’nci yüzyılda, Türkistan’dan gelen seyyah dervişlerle, hacı adaylarını konuk etmek için kurulmuş. Hacca gitmek için yola çıkan Müslümanlar önce halife olan Osmanlı hükümdarının bulunduğu İstanbul’a uğrar, Eyüp Sultan’ı ziyaret ederlermiş.
1925 yılında, çıkartılan yasaya göre, tekke ve zaviyeler kapatılmış ama Özbekler Tekkesi özel izinle açık kalmış.
(Ben şahsen bu tip kurumların yeniden kapatılması ve faaliyetlerinin tamamen durdurulması taraftarıyım. Bırakın sosyalist halk cumhuriyetiyle uyuşmasını, Türkiye’nin kurucu demokratik burjuva cumhuriyet anlayışıyla da hiç uyuşmuyorlar. Ha, memleket İslam cumhuriyeti olursa o başka. Zaten yıllardır o yönde şehvetli adımlar atılıyor. Hem de yavaşçacık değil, son sürat. Tabi farkındayım, o zaman da cumhuriyet kurumları kalmaz, yok olup giderler. Tarihten günümüze hayatımızın büyük çekişmesi ve siyasal mücadelesidir bu.)
1956 yılında yanarak kullanılamaz hale gelen tekkeyi, İBB 2006-2008’de restore etmiş şu anda “İstanbul Tasarım Merkezi” olarak kullanılıyor.
Binaya hâkim olmuş ve adı garip olaylarla ayyuka çıkmış dini vakıf diye göbek atan ‘Ensar Vakfı’ hakkında ise hiçbir yorumda bulunmayacağım. Sorry!
Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi

Daha önce belirttiğim gibi, tekkenin tam karşısında “Sokollu Mehmet Paşa Camisi” bulunuyor. Diğer bir adı da “Şehit Mehmet Paşa Camisi”. Çok önemli bir Mimar Sinan eseri olduğu konusunda hiç kuşkum yok.
Gerek usta Sinan gerek Sokollu bu turlarım esnasında defalarca karşıma çıkacak, bunu şimdiden not edeyim.

Kapısından içeriye girelim bakalım…

İşte kapının çıkışında kaldırımın öte tarafında bulunan “Özbekler Tekkesi”nin gül kurusu rengindeki binası.

Birazdan şu eski taştan kemerli geçidi kullanıp külliyenin avlusuna süzüleceğim… Osmanlı’nın belki de en ünlü vezirinin adını taşıyan caminin avlusunda dolaşan tek tük insan var. İbadet etmeye değil ama ben gibi fotografik çekimler eylemek için ziyarete gelmişler.
[📷 Sokollu Mehmet Paşa Camisi, Şht. Mehmet Paşa Sok., (Nisan 2022).]

Caminin kapısı burada…
Sokollu Mehmet Paşa, üç padişaha: Kanuni Sultan Süleyman’a, II. Selim’e ve V. Murat’a sadrazamlık yapan Sırp asıllı devlet adamı.

1571 yılında meyilli bir arazi üstüne inşa edilmiş olan cami ve külliyenin Mimar Sinan’ın en güzel eserlerinden biri olduğu söyleniyor. Açıkçası ben de böyle düşünüyorum.
Giriş ve karşısındaki mihrap duvarlarında ise kemerler var.

Tabelasında “külliyenin, Sokollu’nun karısı II. Selim’in kızı Esma Sultan tarafından eşi Şehit Mehmet Paşa adına yaptırıldığı” yazıyor. Fakat kimi kaynaklarda caminin bizatihi Esma Sultan için yaptırıldığı bilgisi mevcut. Ne kadar doğrudur, bilemiyorum.
Diğer yanda, şunu not etmekte bir engel görmüyorum:
Osmanlı geleneğine göre, sultanın kızıyla ya da kız kardeşiyle evlenen kişi, (ki genelde bunlar vezir, sadrazam, paşa takımıdır), diğer karılarını boşamaya mecburmuş. Sarayın damatları her zaman tek eşli olmakla yükümlüymüşler.
[📷 Sokollu Mehmet Paşa Camisi, Şht. Mehmet Paşa Sok., (Nisan 2022).]

Medrese bölümleri, odaları ile çevrili avlusunun ortasında mermer bir şadırvanı var.
Tek minareli, tek kubbeli olan cami, kareye yakın bir dikdörtgen. Bunun üstündeki altıgene oturuyor kubbe. Bu kubbeyi de dört küçük yarım kubbe çevreliyor ve destekliyor. Ama bunlar dört duvarda değil. Dört köşede yan yana duruyor ve cami de enine genişliyor.
“Sokollu Mehmet Paşa Camisi”, klâsik dönemin olağanüstü güzel İznik çinileri ve orijinal kalem işleriyle süslenmiş. Minberin külâhı da çiniyle desteklenmiş. Egemen renk turkuaz. (Eskiden benim de cam mavisi ve fıstık yeşili yanında beğendiğim bir renkti turkuaz. Ancak günümüzde egemen idarenin tercih ettiği ve uygulamalarda kullandığı renk olması yüzünden soğudum.) Biri minberde olmak üzere Hacer-ül Esved’in bazı parçaları da varlığını koruyor. (Hacer-ül Esved, İslâm öncesi Arabistan’da kutsal sayılan siyahi bir taştır.)
İç atmosferinde akustiği ve ışığı mükemmel bir ortam sunuyor.

Artık külliyeden ayrılma zamanı. Bu mukavemetli görünen merdivenlerden aşağıya, alt sokağa, ineceğim.

Bu da cami ve külliyenin diğer girişi… Birkaç ayrı köşeden bakınca, yapıyı bu kadar dik bir yokuşa, eğimli araziye yerleştirmenin gerçekten de başlı başına bir maharet olduğu anlaşılıyor. Sinan her zamanki gibi topografik güçlükleri estetik etkiye çevirmeyi başarmış. Helal olsun sana!
Şu aşağıda kalan giriş kapısından yukarı tırmandıkça, adım adım olgunlaşan perspektif bunun en canlı kanıtı.
Merdivenin üstünü, medrese dershanesi olan genişçe odasının örttüğünü buradan anlamak hiç de zor değil.
Kadırga – Gedikpaşa

Caminin alt tarafındaki Kadırga, otantik evler, sokaklar ve kahvehanelerle dolu bir semt. Gezime Kadırga Limanı Caddesi’nden devam edeceğim.
Çık-çık-çık… Çıkır-çıkır-çıkır… Pedal sesi… Zincir sesi… Hep ayakçak darbesiyle dönmeye zorlanan metal kordonun sesi…
Böyle bir öykünün kahramanı da o pedalları çeviren tarih ve kültür meraklısı şahsiyet…
Bir öyküye kahraman olmak ister miyim? Bunun hem rahatsız edici hem tuhaf bir çekiciliği var. Kurşun rengine bulanmış yağı ezerken… Bisikletin aktarma sistemini bir alçaltır, bir de yükseltirken… Vites kollarını heyecandan da olsa arada sırada karıştırırken… Fotoğraf makinesini ele avuca alırken, aşınmış asfalt yolda gün boyu gidip geliyormuş duygusuyla… Semtin uğultulu sesini dinliyorum…
Uzaktan gelen gemilerin bacalarından çıkan isli düdüğünün sesine… Kennedy Caddesi’nin türlü fiyakalı otomobil kornalarının sesine… Halkalı’dan Sirkeci’ye ya da Sirkeci’den Halkalı’ya geçen trenlerin sesine karışan çay bardaklarının tıngırtısı… Sokaklar yaşamın sesini taşıyor bisikletin pilot kabinine… Kabinim henüz beş yıllık Sedona 340 alüminyum karışımı kadronun en üst katında, Kadırga Limanı Caddesi’ne bakıyor…
Şimdi o sesi takip ediyor, Kadırga Meydanı’na doğru ilerliyorum…

İşte sözünü ettiğim Kadırga’nın otantik evlerinden bazıları…
[📷 Üsküplü Yahya Efendi Sıbyan Mektebi, Kadırga Limanı Cad., (Nisan 2022).]

İşte karşıma ilk çıkan kayda değer yapı…
Üsküplü Gazi Yahya Paşa, II. Beyazıt döneminde yaşamış devlet adamı. Bosna Beyi, 1481’de Rumeli Beylerbeyi, 1504’de Kubbe Veziri olmuş. 1501’de II. Beyazıt’ın kızı Hüma Hatun’la evlenmiş. 1506 yılında vefat etmiş.
Gördüğüm bu yapı, Üsküplü tarafından 1506’da yaptırılmış iki katlı bir “Sıbyan Mektebi”. Kesme taştan ve kare planlı yapılmış. Üzeri sekizgen kasnaklı, tromplu bir kubbe ile örtülü. (Tromp, kare mekândan kubbe yuvarlağına geçişi sağlayan ve küçük tonoz biçiminde örülen bir geçiş ögesidir.) Kenarlarında, altta dikdörtgen söveli üç, üstte yuvarlak kemerli ikişer penceresi bulunuyor.
Uzun yıllar harap vaziyette ve kullanılmayan yapı 2016 yılında Fatih Belediyesi tarafından restore edilmiş. Günümüzde “Deco Turca İstanbul” adında turistik halı ve hediyelik eşya ürünlerinin satıldığı mağaza olarak kullanılıyor.
Kadırga Meydanı

Artık hasretini çektiğim meydandayım. Denizin iyot kokusu iyice yapışıyor burun deliklerime. Burası, adının da ima ettiği gibi bir limanmış eskiden. Bizans zamanında şehrin Marmara kıyılarındaki irili ufaklı girintiler liman haline getirilmiş. Gemiciliğin daha sonraki teknolojik gelişme seyrinde temelde kürekle yürüyen küçük tekneler (çektiriler, kadırgalar vb.) yerlerini büyük yelkenlilere bırakınca bu küçük limanlar pratik olmaktan çıkmış ve terk edilmişler. Zamanla dolarak bugünkü hallerine gelmişler.
Çeşitli işlevler yüklenen düz alanlar, “Kadırga Meydanı” ve bitişiğindeki, denize daha yakın, “Cinci (Cündi) Meydanı”, 1950’lere kadar İstanbul’un başlıca bayram yerleriymiş. Karagözcüler, tuluatçılar, cambazhaneler buraya gelirmiş… (Tüh! Ben yetişememişim. Görmeyi çok isterdim halbuki.)
Cinci Meydanı

Şimdi bisikletimin zincir sesine yine ona yakışan çocukluğumun vazgeçilmez tren sesi karışıyor… Sirkeci’den atladığım al rengi motorlu trenle Hadımköy’e, Zehra teyzem ile İbrahim enişteme giderdim. Hem de on üç yaşımdan sonra ailemle birlikte değil kendi başıma. İstanbul’un bütün semtlerini, istasyonlarını Halkalı’ya kadar durmaksızın geçen trenin penceresinden dışarıya rüzgârın sırtına uzattığım hevesli kafamla seyrederdim. Hayran olurdum her bir semtine. Cankurtaran, Kumkapı, Yenikapı, Çatladıkapı, Yedikule, Bakırköy, Florya…
Ve Hadımköy’de demiryolu çocuklarına öykünür, sert virajın bulunduğu fundalık yerde her zamanki köşeme kurulurdum. Düşsel bir ressam havasıyla, boyaları ezerken, kitreyi karıştırırken, tekneden kâğıdı alırken kahverengi, aşınmış raylarda gün boyu ama belirli aralıklarla gidip gelen trenlerin, katarların, yük vagonlarının sesini dinler tüm ayrıntıları belleğime resmederdim. Motorlu trenler, marşandizler yaşamın sesini taşıyordu bütün heyecanıyla.
Bazen de teyzemlerin evinin üstü açık terasından seyrederdim. Erenköy hasretliğimin acısını dindirirdim. Tıpkı şu arkama aldığım tarihi konağın üst katının penceresinden “Cinci Meydanı”na baktığım gibi… O konaktan kim bilir nasıl görünürdü? Acaba kaç yaşında bir ahşap köşk? Eminim, kâh penceresinden kâh minik balkonundan açık denizi, fırtınadan, lodoslardan kısmetini yeterince alan kıyının bir bölümünü görebiliyordur. Hele elde bir de ince belli, tavşan kanı çay tutuyorsa o ihtiyar delikanlı eller…
…Bir Ayrılık Şarkısı Gibi…
Dinlenme ihtiyacı duyduğunda uçları rengârenk at kılından fırçaları cam kavanozlara yerleştirip açıklardaki uzun yol gemilerine, suda soluklanan şileplere bakıyorsa… Kim ayrılmak ister bu semtten? Buraları kim terk etmek ister gerçekten?
Peki, ben niye terk ettim Erenköy’ü? Suadiye’mden, Bostancı’mdan ne hatıralar yaşar ve yaşatırdım o koyu kestane rengi raylara, billur gibi masmavi sulara karşı. Sanki hep içimde vardı o gitme duygusunun perçinlediği. Düşsel değil de gerçek bir ressam olsaydım yine gider miydim? Ya da profesyonel bir fotoğrafçı? Kim bilir?
Erenköy köşkleri, Suadiye perileri, Bostancı midyeleri… Her köşede bir bahçe sineması… Eski mendirek, eski banliyö trenleri, eski istasyonlar, eski cadde, ah yok mu o Bağdat Caddesi ve eski iç liman ile Kozyatağı çayırları ve elbette eski incik-boncuklu faytonlar… Ve çocukluğun, delikanlı yaşlarımın şahane eski evi ve bahçesi… Olsaydı bunlar hâlâ… Terk-i diyar eder miydim yine? Hiç sanmıyorum. Gitmezdim…
Ama bak Kadırga’nın direnen ihtiyarlarına… İşte meydan, işte eski “Portuz Novruz Limanı”… Herhalde böyle de iyi diyorlar. Tıpkı benim Kazasker Şakacı Sokağı’nın ayrılmayıp da gitmeye direnen mahalle sakinleri gibi.
Ben mi?
Valla, bu yolculuk daha iyi!
Kadırga Parkı Çevresi

Harika bir park. Herhalde geceleri de ay ışığında ışıl ışıl aydınlatılan şu süs havuzlarını takdir ettim. Kadırgalı semt sakinleri arasında popüler olması muhtemel bu semt parkı dinlenmek için çok ideal bir yer.

Sokollu Camisi’nden aşağıya inerek geldiğim Kadırga Meydanı’nın doğu ucunda karşılıklı iki küçük kahveye rastlamıştım. Bunlar eskiden Küçük Ayasofya’da tulumbalarını gördüğüm tulumbacıların devam ettiği kahvelermiş.
Şimdi salaş bir tarzda üstü kapatılan havuzlu alan eskiden bahçeymiş ve daha sevimliymiş. Modern devirde o eski sevimlilikler ölüyor maalesef. Oradaki, Abdülmecit zamanından kalma karakol da benzerleri gibi sevimli bir bina. Bugün “Kumkapı Polis Merkezi” olarak kullanılıyor.
Karakolun karşısında köşede “Kadırga Meydan Çeşmesi” var. Üstelik gürül gürül akıyor. Mataralarımı tazeledim. Hiç kaçmaz. Akan çeşmeyi buldum mu yapışırım musluğuna. Bu çeşmenin yanındaki yol bir zamanlar da işletmeciliğini yaptığımız Işın Ajans’ın bulunduğu noktaya ve devamında Divan Caddesi’ne dosdoğru çıkan Piyer Loti Caddesi.
Parkın karşı sırasında ise ilk yapılışı ta Beyazıt zamanına uzanan ama bugüne kadar çeşitli onarımlardan geçen “Kadırga Hamamı” var.
[📷 Esma Sultan Meydan Çeşmesi ve Namazgahı, Kadırga Limanı Cad., (Nisan 2022).]

Kadırga Parkı’nın içinde, semtin batı yönünde, bir taraçayı andıran dört köşe küçük bina görülüyor. Yanına yaklaşınca bunun hem bir çeşme hem de namazgah olduğunu anlıyorum. Zaten turistik sütunun panosunda oldukça açıklayıcı bilgiler yer alıyor.

Bu, III. Ahmet’in kızı Esma Sultan namazgahı. Namazgâh, genellikle yol üstünde olanların namazlarını vakit kaybetmeden kılabilmeleri için yapılan bir açıkhava ibadethanesidir. Suriçi İstanbul’da bunlardan yalnızca bu örnek kalmış. Yapının altındaki çeşmenin başında abdest alınır ve merdivenlerden taraçayı andıran üst kata çıkılarak namaz kılınırmış. Hâlâ bu geleneği sürdürenler var mıdır, açıkçası bilmiyorum. Herhalde her mahalleye okuldan daha fazla düşen cami sayısı çok olunca, onca kapalı mekân varken açık havayı tercih etmezler diye düşünüyorum. Ayrıca gülünç de görünebilir bu zamanda.
[📷 Sultan Süleyman Çeşmesi, Kadırga Meydan Sok., (Nisan 2022).]

Şimdi bu parkın etrafını bir pedallıyayım diyorum. Kadırga Limanı Caddesi’nden sağa dönüyor, Kadırga Meydan Sokağı’na giriyorum. Az ileride yolun solunda “Kadırga Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi” var. Eski tarihi binası muhtemelen daha güzeldi. Şimdi yerine yapılmış binası bildiğin sevimsiz devlet okul binalarından farksız. Yani hiçbir özelliği yok.
Liseyi geçer geçmez okulun bahçesinin bittiği yerde bir meydan çeşmesine daha rastlıyorum. Üstelik yanı başındaki uçuk pembe renkli ahşap köşke de bayıldım.
Çeşme Muhteşem Süleyman’a atfen “I. Süleyman Çeşmesi”, ayrıca, “Kadırga Meydanı Sokak Çeşmesi” veya “Seyyit Ahmet Çeşmesi” olarak da biliniyor. Her iki yanında oturma sekisi ve ayna taşının her iki yanında bardaklık mevcut. Suyu akıyor.
Ne yalan söyleyeyim. Ben Kadırga’yı çok sevdim. Her musluğu akan çeşme beni çocukluğuma alıp götürüyor.
Osmanlı döneminde ayna taşının üzerindeki tamir kitabesine göre Seyyit Ahmet tarafından tamir ettirilmiş. Yakın tarihte ise belediye tarafından tamir ettirildiğinin yazılı olduğu mermer levha eklenmiş.
İstanbul Fotoğraf Müzesi

Yeniden Kadırga Caddesi’ne çıktığımda yolun solunda “Kadırga Kültür ve Sanat Merkezi”nin binası var. Binayı yeni rengine kavuşturmuşlar. 2018’de geldiğimde kreme yakın uçuk pembe bir rengi vardı.
Yapının, bana göre, sol tarafında şiddetle tavsiye edebileceğim “İstanbul Fotoğraf Müzesi” yer alıyor. Sağ alt katını ise “Sağlık Merkezi” paylaşıyor.
Fotoğraf Müzesi gezi detayları için 👉 [İstanbul Fotoğraf Müzesi Ziyareti]

İşte sözünü ettiğim 2018 tarihli turumdan kalma müze fotoğrafı…
Kadırga Sokaklarında Son Turlama

Şimdi buradan Gedikpaşa’ya çıkmadan önce çevremde son bir turlama daha yapacağım. Google’da görüp not etmiştim. İyi ki aklıma geldi. Biraz içerlek de olsa fark etmez.
Ana caddeden tekrar sola dönüp Kadırga Meydanı Sokağı’nda pedal çeviriyorum. Biraz ileride sağ tarafımdaki Cömertler Sokağı’na çeviriyorum bisikletin gidonunu.

Sokaklarda yangından harabeye dönmüş yapıları görünce hiç de şaşırmıyorum aslında. Çünkü Gedikpaşa ve onun liman semti Kadırga ezelden beri alevleri yaşayan şehrin başkaca bir bölgesi.
Özellikle 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda Gedikpaşa evleri, İstanbul’un diğer semtlerinde olduğu gibi ahşaptanmış. Semt çok büyük yangınlar görmüş. İstanbul şehrinin uğradığı her felaketten payını almış ve yeniden yapılmış. Semtin nüfus yapısı, azınlıkların İstanbul’dan göçmeleriyle değişmiş. 1980’lerden sonra, nüfusu pek azalmış. Köhnemeye başlayan bu semtte, yukarılara çıktıkça sıkça göreceğim gibi, en çok da ayakkabı imalatçıları çoğalmış.
Bugün semt için “kentsel dönüşüm” projeleri ile, el yapımı kundura üreten küçük atölyeler ve ayakkabıcılar semtten uzaklaştırılmaya çalışılıyor.
[📷 Aynül Hayat Hatun Mescidi, Şehsuvar Bey, (Nisan 2022).]

Şaşırtıcı biçimde aradığımı bulamadım. Acaba birileri Google’da benle kafa mı bulmak istedi anlayamadım. Çünkü birtakım serseri takımı böyle saçma sapan işlere kalkışabiliyor. Hiç alakasız yerlere konum noktası atıyorlar. Yapıyorlar bunu. Ama sonra yolda geçen birine sorduğumda hatanın bende olduğunu anladım. Yolu şaşırmışım. Olur böyle şeyler. Tekrar Kadırga Meydanı Sokak ile buluştum. Sağa, sonra tekrar sağa… Girdim çıkmaz sokağa…
İşte karşımda “Aynül Hayat Hatun Camisi”… Camiden çok ahşap bir konağa benziyor. Ama kabul etmeliyim ki çok hoş bir yapısı var. Böyle konak kökünden mescide can kurban…
Eh artık burayı da gördükten sonra yoluma Gedikpaşa masalları ile devam edebilirim…
Kadırga’dan Gedikpaşa Çeperlerine

Yeni baştan Kadırga Caddesi’ndeyim. Biraz ilerleyince sağda gördüğüm sokak, Sarayiçi Sokağı. Buradan girince ileride sağda “Gedikpaşa Surp Hovhannes Kilisesi” var. Ama şu anda oraya kadar gitmeyeceğim. Zira Çemberlitaş güzergâhında, Gedikpaşa çevresini turlarken uğrayacağım yanına. Kim bilir, belki de Kadırga’ya dönüşümü bu sokaktan yapabilirim. O anki ruh halime bağlı.
Dolayısıyla bu sokağa girmeden Kadırga Caddesi’nde devam ediyorum.
Az ileride bir sapağa geliyorum. Sağ tarafımdaki yokuşu meşhur uzun yolun ismi Gedikpaşa Caddesi. Ta, “Mese”nin devamı olan Yeniçeriler Caddesi’ne ve Beyazıt Meydanı’na çıkıyor. Düz gidersem de Kumkapı’ya “hoş buldum” diyeceğim.
Burada anlık bir karar veriyor, Gedikpaşa Caddesi’ne giriyorum. Ama gayem bu yolu kullanıp Beyazıt’a bağlanmak değil elbet. Bayırı biraz çıkınca ilk soldaki sokağa dalacağım. İşte burada, Gedikpaşa Caddesi’nin Çadırcı Cami Sokak’a bağlandığı dik yokuşun dibinde o muazzam kilise yapısı var. Hadi bakalım, onu biraz fotoğraflayıp anlatayım.
Çadırcı Cami Sokağı’nın köşesinde durup kilisenin bu resmini çekiyorum.
Aya Kiryaki Kilisesi

Azize Kiryaki’ye ithaf edilen “Ayios Kiryakos Rum Ortodoks Kilisesi”nin yapılış tarihi bilinmiyor. Öyküsü ise şöyle:
Efsevia isimli çocuğu olmayan bir kadın, çocuğu olursa onu Tanrı’ya adayacağını söyleyip dualar edermiş. Bir gün duaları kabul olmuş ve bir kız çocuğu dünyaya getirmiş. Bebeğin adını Kiryaki koymuşlar. Büyüyünce Hıristiyan olan genç kız paganlar tarafından ağır işkenceye uğratılmış. Ateşe atılmış, yağmur ateşi söndürmüş. Vahşi hayvanlara atılmış, hayvanlar kıza dokunmayıp dostluk etmiş. Sonunda Kiryaki’yi kafasını keserek öldürmüşler.
Hıristiyanlık devlet dini olduktan sonra Kiryaki azize ilan edilmiş.

“Aya Kiryaki Kilisesi”nin kubbesi ve çan kulesinin dışarıdan görünüşü çok güzel.
[📷 Aya Kiryaki Kilisesi, Çadırcı Cami Sok., (Nisan 2022).]

Osmanlılar İstanbul’u fethettikten sonra, kubbeyi camilere özgü bir mimari öge saymış ve gayrimüslimlerin ibadethanelerinde kubbe kullanmalarını istememişler. Bu nedenle, ancak 19’uncu yüzyıl sonlarında, Tanzimat Fermanı ve onu izleyen hukuki düzenlemeler sonucunda, Hıristiyanlar da yeniden kubbe yapmaya başlamışlar. Ayia Kiryaki bu dönemin erken örneklerinden biri olarak karşımda duruyor.
Bu taraf Kadırga Limanı Caddesi’nden geldiğim yön.

Kilisenin bahçesi de çok bakımlı. Giriş kapısı kapalıydı, içeri giremedim.
Yalnız bu yapıyı İstanbul’da gördüğüm şaheser kiliseler arasında sıralayabileceğim listeme hiç tereddüt etmeden dahil edebilirim. İddia edebilirim ki “Ayios Kiryakos Rum Ortodoks Kilisesi”, muhtemelen İstanbul’un az bilinen güzel kiliselerinden birisidir. Ancak bu bölgeyi gezenler bu muhteşem görünüş ile karşılaşabilir.
[📷 Aya Kiryaki Kilisesi, Çadırcı Cami Sok., (Nisan 2022).]

Bir kaynağa göre kilisenin ilk yapım tarihi 16’ncı yüzyıla dayanıyor. Yapı çeşitli dönemlerde hasar gördüğünden, özellikle 1730, 1865 ve 1894 yıllarında yeniden inşa edilmiş.
Bir başka ayrıntıya göre de çeşitli zamanlarda yenilenen kilise 1645, 1660 ve 1865 yıllarında yanmış kül olmuş. 1730’da onarılan kilise 1894 yılındaki depremde ciddi anlamda yıkılmış olup günümüze ulaşan ibadethaneyi Karamanlı Rum cemaati yaptırmış.
1894 yılında yapılan ve 1901 yılında tamamlanan (bugün yakından gördüğüm) binanın mimarı Yedikuleli Perikles Fotiadis’miş.
[Kaynak: Zafer Karaca, “İstanbul’da Osmanlı Dönemi Rum Kiliseleri”, Yapı Kredi Yayınları, 1995.]

Kilise, mimari estetik açıdan bakıldığında doğu batı planlı merkezi tipte düzgün kesme taştan bir yapıya sahip olduğu görülüyor. Dış mekânının sembolik bir haç planını vurguluyor olması iç mekânının da aynı görüntüye haiz olabileceğini düşündürttü bana.
Kilisenin altında “Aya Basileos Ayazması” bulunuyormuş. Şahsen göremedim ama not ettim bir başka sefere ziyaret sebebi olsun diye.
Ayakkabıcılar Kraliyeti Gedikpaşa
Bizans’ın ünlü Kadırga Limanı’nın hemen kuzeyinde yer alıyor Gedikpaşa. Konum olarak, Fatih İlçesi’nde… Emin Sinan, Küçük Ayasofya, Kadırga, Şahsuvar, Muhsine Hatun, Nişanca, Mimar Kemalettin ve Beyazıt mahalleleriyle çevrili olup… Mimar Hayrettin Mahallesi sınırları içinde kalan oldukça güzel, gezilesi semt. Çevrede bulunan Bizans kalıntılarından anlaşıldığına göre, semt çok eskiden beri meskûndur.
İyi ki bu rotamın büyüğünü buraya ayırmışım.
Semt adını, Gedik Ahmet Paşa’dan almış.
Paşa, II. Mehmet döneminde, 1474-1477 yılları arasında sadrazamlık yapmış önemli bir Osmanlı devlet adamı. İstanbul’un her devirde su değil, yiyecek temini sorunu da olmuş. Rivayete göre bir gün, Fatih Sultan Mehmet ve Sadrazam Mahmut Paşa, tıpkı ben gibi havai, gezerlerken, bir yeniçerinin söylendiğini görmüşler. Adam bağırıp, çağırıp isyan ediyormuş. (Yine bugün memleketimden insan manzaralarında çokça gördüğüm acınası insan tipolojisi gibi. Demek ki her devirde var bu isyan.)
Fatih ile sadrazamı yaklaşıp derdinin ne olduğunu sormuşlar. Yeniçeri, “Sabahtan beri geziyorum bir parça et bulamadım koca İstanbul’da. Ben olsaydım et doldururdum şehri.”
- Kardiş, her yer ‘et’ olsa ne yazar? Hayat pahalı. Bak emekliler sürünüyor. Gençler işsiz. Evlilik oranı düşmüş. Gençlik kayıp. Çocuk yapma oranı hepten boktan. E, sen et alacak parayı bulamıyorsan, kasabın bol etine yaklaşamadıktan sonra ne yazar? Sadaka mı istiyorsun yani? De, git ordan!
Bu benim şappadak lafa bodoslama girmemdi. Biz yeniçerinin feryadına dönelim yine.
Adam böyle deyince, Fatih, yeniçerinin saraya getirilmesini buyurmuş ve onu şehremini tayin etmiş. Şehremini o kadar başarılı olmuş, şehre bol ve ucuz et temin etmiş ki yıldızlı madalyayla ödüllendirilmiş. “Sadrazam Gedik Ahmet Paşa” olmuş.
E, tabi, herkes onun kadar şanslı olamayabiliyor. Biraz şikâyet ettin, sesli eleştirdin mi, küt Silivri’ye… Eskiden Bayrampaşa, Davutpaşa, Sultanahmet vardı… Şimdi doğru İstanbul’un Kınalı kuzu Silivri’sine… Şehrin göbeğinde değil, dış çeperlerinde…
Neyse dağıtmayayım…
Kaptan-ı derya Gedik Ahmet Paşa’nın yaptırdığı çifte hamam semtin adına yakışır en büyük katkıyı yapan tarihi eserlerden. Ancak kaynaklarda adı geçen ve aynı adı taşıyan cami ve medrese maalesef günümüze kadar gelememiş.
Şimdi kiliseden ayrılıp yoluma devam ediyorum.
[📷 Çadırcı Ahmet Çelebi Camisi, Çadırcı Cami Sok., (Nisan 2022).]

Önünden geçtiği cami, Çadırcı Ahmet tarafından 1489 yılında yaptırılmış. Ama oldukça bakımsız; kendi kaderine terk edilmiş. Unutulmuş desem daha doğru olacak.

Kapısının girişi bu. Çevre pek çok eski evler ile dolu. Kimi harabeye dönmüş vaziyette. Belki marjinal yoksulluktan belki de vurdumduymazlıktan. Zaten ekseriya küçük imalathane ve atölye olarak kullanılıyor.
“Çadırcı Ahmet Çelebi Camisi”nin hemen yanındaki sokağın adı Bali Paşa Yokuşu. Esasen tıpkı Piyerloti, Gedikpaşa caddeleri gibi bu da bayağı eziyetli bir yokuş. Hepsi Mese’ye ve Forum Tauri’ye çıkıyor. Bana bakıp seç seç beğen diyor.
Tiyatro Caddesi
Ben tercihimi Bali Paşa yokuşundan yana kullanmayacağım. Pedallar dönüyor. Zincir alev alev yanıyor. Aynı yoldan devam ediyorum. Çadırcı Cami Sokak isim değiştirip Arayıcı Sokak oluyor. Aradığım bir şey yok henüz ama kavşakta karşıma çıkan adı nefis caddenin sağ yönüne doğru dönecek ve bu diğer amudi rampadan tırmanmaya başlayacağım yukarıya doğru. Yolun adı, “Tiyatro Caddesi”.

Çünkü Güllü Agop (1840-1902), diye bilinen Hagop Vartovyan isimli Ermeni sanatçı burada bir tiyatro kurmuş. Biraz ileride, her ne kadar kendisinin yerinde artık yeller esse de, mazideki mekânın ruhuna bir selamlık dokunacağım.
Eski Semtin Eski Kunduracıları
Eskiler derler ki burasının mazideki adı “Azak Yokuşu” imiş… Genelde sağlı sollu evlerin çoğu eski Gedikpaşalı Ermenilerin evleri… Mesela Soğanağa Mahallesi… 1960’larda bu semt kunduracılar ve terlikçiler semti diye anılırmış… Buralarda pek çok deri kösele ve kundura malzemesi satan dükkânlarla, kunduracılık jargonunda “zenne” ve “merdane” denilen kadın ve erkek ayakkabısı imalatçıları varmış…
Ayrıca buradaki kunduracılara fason iş yapanlar da hafta sonları kollarına taktıkları kapıcı sepetleri gibi sepetlerin içinde hafta boyu ürettikleri 6-7 çift ayakkabıyı bir peşkirle örter buraya iş teslimine gelirlermiş… İş teslimatından sonra aynı sepete ertesi hafta çalışacakları ayakkabıların kösele ve derilerini rulo yapılmış olarak koyarlar… Yine üstünü o kareli peşkirle örttükten sonra aldıkları iş teslimatı parasıyla eve, Çarşıkapı’dan biraz nevale alırlar… Sonra da aş malzemesine bir iki şişe şarap ilave edip minibüsle veya İETT otobüsüyle dönerlermiş…
Evlerinin bitişiğindeki küçük atölyelerine kucaklarında kunduracı sepeti olduğu halde…
Gedikpaşa’nın her tarafına ya da dışarlıklı semtlere çalışan buranın kunduracı ustalarını ve kalfalarını tanımak çok kolaymış. Her biri bildik, tanıdık yüz. Genellikle zayıf ve göğüsleri içeri çökük olurmuş. Doğrsusu şişmanı neredeyse hiç yok gibiymiş…
Alçak hasır taburelerde oturup dizler de göğse yakın tutulduğu ve gerek falçatayla deri keserken… Gerekse deriyi monte çivileriyle bir elinde pense ile gerip diğer eliyle de ağzındaki monte çivilerini kalıba sık aralıklarla çaktıkları… Ve bu işleri de hep göğüslerine dayayarak yaptıkları için göğüsleri içe çökük olurmuş… Ki bu tür göğüs yapısına “Kunduracı Göğsü” denirmiş…
Yapışkan olarak tutkalın yanı sıra “Derby” ya da “Bally” türü keskin kokulu solüsyonları çok kullandıkları ve çoğu da şarap sever olduklarından kafaları hep iyi olurmuş çalışırken…
Ah Şimdi Benim de Anılarım Depreşti Birden
Delikanlılık yıllarımda Hadımköylü terzi enişteme destek olsun diye gelirdim Gedikpaşa’ya. Onun verdiği özel talimata göre ayakkabı siparişleri vermeye ya da önceden verilen siparişleri toplamak içindi bu ziyaretler. Sabah kırmızı motorlu trenle Sirkeci’ye ve akşam üstü treniyle elde çuvalımsı poşetlerle gerisin geriye Hadımköy’e.
Bu Gedikpaşa piyasasında fasonculuk yapan birçok kunduracı ile ahbap olmuştum… Hele biri var ki adam acayip şarapçıydı… Eniştemin kalfası Mümin ağabey bile ufak kalırdı onun yanında. Zulasında gazete kâğıdına sarılı şarap şişesi yanında beyaz peynir kâğıdı üstünde üç beş zeytin, 100 gram peynir mezesi…Tık-tık-tık çekiç sesleri arasında iki fırt çekip bir zeytin bir lokma peynirle gün boyu çalışırdı…
Çırağı olmadığı için bazen denk geldiğinde beni sayacıya ya da foracıya gönderdi. Fora makinesinde sayaları diktirmek için… Yetmişli yılların o hararetli günlerinde çalışan çok kunduracı ve terlikçi seyretmişimdir. Hele kışları okul sömestre zamanında küçük atölyelerindeki teneke ördek sobasında ya da çingene sobasında meşin kırpıntılarını yakınca etraf ne çok pis kokardı dumanından…
Tıpkı Erenköy semtimizde oynarken supaplı veya memeli futbol topu içlikleriyle bisiklet lastiği içliklerimiz patlayınca Kazasker’in meşhur kunduracı ustası şaşı Mehmet ağabeye beleş yamattığımız için onun da arzu ettiği sağa sola getir götür işlerini itirazsız yapardık…
Ucuz ve suni deri ithal ayakkabılar piyasayı sarınca ve fabrikasyon spor ayakkabısı ve terlik giyme yaygınlaşınca bu kunduracılık mesleği öldü… Eniştem bile vaz geçti imalat siparişlerinden. Bu defa yönüm hazır ayakkabı siparişlerine dönmüştü… Ve fakat gene Gedikpaşa piyasasından…
Ne yazık ki çok pahalı el yapımı ayakkabı üreten markaların ustaları yaşayabiliyor piyasada artık… Eşimin akrabalarından kendisini çok sevdiğim kundura ustası Çetin ağabeyden dinlemiştim. Ailesini alıp İstanbul’u terk edip gelmişti Antalya’ya. Birlikte demlenirken gözleri dolarak anlatmıştı. Gedikpaşa kunduracılığı 1960’larda altın devrini yaşamış… Kısmen de 70’lere ve 80’lere kadar topallayarak sürmüş. Benim tanık olduğum yıllar ise 70’lerdi.
Eski Mahallelerinde Bir Gezinti
Şimdi yavaş yavaş tırmanayım bakalım. Pedal çevirerek değil tabi. Sevgilim yanı başımda bana eşlik ediyor. İtekleyerek götürüyorum mini etekli pedallıyı. 😊
[📷 Kumkapı Assomption Fransız Koleji, Tiyatro Cad., (Nisan 2022).]

Yokuşun sağında terk edilmiş görüntüsü veren bir binayı görünce şaşırdım. Burası da ne ola ki diye sordum kendi kendime. Meğer vakti zamanında bir Fransız kolejiymiş. Adı da “College L’Assomption”. 1883 plakalı…
Lejyoner, (belki de misyoner demek daha doğru), okulun ilk kuruluş amacı burada yaşayan ecnebi azınlıklara yönelik bir eğitim merkezi olması. Yıllar sonra “Gedikpaşa Ortaokulu” olarak yakın bir tarihe kadar hizmet vermiş. Duydum ki bina satılığa çıkarılmış ve taliplisi çokmuş. Bakalım akıbeti ne olacak. Bence kesin otel yaparlar.
İstanbul’da bulunan Fransız misyoner cemiyetleri tarafından tesis edilen okullara ait birçok bina günümüzde hâlâ mükemmel bir şekilde şehrin muhtelif yerlerinde ayakta duruyor. II. Abdülhamit devrinde yapılan birçok okul binasının Fransız okul binaları tarzıyla yapıldığı tespitine bakılınca mimari açıdan olumlu etkilerinden söz etmek mümkün.
[📷 Süryani Kilisesi, Tiyatro Cad., (Nisan 2022).]

Okul binasının hemen bitişiğindeki komşu bahçe içeresinde bir “Süryani Kilisesi” var. Kapısı kapalı olduğundan herhangi bir bilgi alamadım. Sokağa paralel uzun ve yüksek sayılabilecek kalın duvarının bir diğer girişine “İstanbul Sağlık Müdürlüğü Ek Hizmet Binası 3” yazılı levha asılmış. Bilemedim. Sağlık Ocağı mı, işlevsel kilise mi? Ama Süryani nüfusu gitgide yok olduğunu bildiğim için cemaatten de, kilisesinden de pek eser kalmamış olabilir.
Normalde Katolik Süryanilerin kullandığı, eskiden “Katolik Assomptioniste” tarikatının elinde bulunan bir küçük kilise. Günümüzde Tarihi Yarımada’da “Avrupalı” kiliselere izin verilmediği için, bu da Osmanlı’nın son günlerinde ortaya çıkmış olmalı. Yanında bir de manastır ve okulu varmış. Az önce sözünü ettiğim okul olabilir.
[📷 Esir Kemal Cami, Tiyatro Cad., (Nisan 2022).]

Tiyatro Caddesi’nin Tatlıkuyu Sokak ile birleştiği köşede yer alıyor yapı. “Esir Kemal Camisi”, “Azak Mescidi” ve “Tatlıkuyu Mescidi” adlarıyla da biliniyor.
Rivayete göre, camiye verilen “Azak” ismi, kapı karşısında bulunan günümüzde otel olarak kullanılan yerde, zamanın tanınmış ailelerinden olan Azak-zâde ailesine ait bir hanın bulunması dolayısıylaymış. “Tatlıkuyu” ismine gelince, o da caminin yanında bulunan kuyudan kaynaklanmaktaymış.
Esir Kemal Camisi’ni yaptıranın Esirci Kemal olduğu… “Esirci” kelimesinin de zamanla bozularak “Esir Kemal Camisi” namıyla bugüne gelindiği… Belli ki köle alıp satan Kemal(ettin), nasıl olur da hayır işine kalkışmış olabilir? Tabi o zamanlar esir ticaretiyle uğraşmak, şimdi kereste alıp satmak kadar kolay işmiş. Ancak sonradan ahali, cami gibi kutsal bildikleri bir yerde bu sevimsiz mesleği birbirine yakıştıramadığı için, Esirci “esirliğe” terfi etmiş.
Esirci Kemal’in mezarının ise bilinmediği rivayet ediliyor.
Haldun Gürel “İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık” isimli kitabında Esir Kemal Camisi’nin 15’inci yüzyılda yapıldığını belirtiyor. Cami, yıllar içinde bakımsızlıktan harap olmuş ve 1939 yılına kadar o vaziyetiyle kalmış. Bu tarihte, Azak-Zade Hacı Tevfik tarafından tamir ettirilerek bugünkü şeklini almış. Yakın tarihte ise yeni baştan restore edilmiş. Ancak caminin orijinal hali de bu sayede kaybolmuş.
Cami, ahşap çatılı kagir bir yapıdan ibaret. Çatısı kiremitle örtülü. Tek şerefeli bir minaresi bulunuyor.
GEDİKPAŞA

Bu semtin sakinleri birbirlerinin sözünü anlamaz, dilleri karışmıştır. Kim bilir kaçıncı yangındır, bilemeyeceğim, son mu yoksa sondan en sonuncu olan mı, her neyse, o felaketten beri İstanbul’un bütün mahallelerinden ve Anadolu’dan gelen göçmenler yerleşmiştir buraya.
Nasıl ki zamanında Galata Kulesi’ni yapanlar, anlaşamadıklarından kuleyi tamamlayamamışlar, öyle olduğu gibi bu semtin ahalisi de bir türlü bitmek bilmeyen okullarında açık hava dersi almak zorunda kalmışlar.
Ama imece denen bir şey var. Tuhaf bir gelenektir bu coğrafyada. Birkaç aydan beri masrafları temin etmeden okullarının inşaatına girişmişler. Başlangıçta sanmışlar ki temel atılınca başka bir şey yapmaya gerek kalmaz. Sabah akşam temele su verilince, canlı âleminden bitki gibi büyür. Temel atılınca halk sevinir. Zannederler ki okul sorunu çözülür. Ve sanarlar ki okul binası kendiliğinden yükselir. Ahali bakmış ki görüşlerinde yanılmışlar. Sağa sola koşmaya başlamışlar maddi kaynak yaratmak için…
Okul, ibadethane, sinema, tiyatro vesaire derken çarşı esnafının imecesi her daim devam etmiş. Çünkü onlar Gedikpaşalıymış. Doğumda nasıl beraberlerse cenazelerde de hep bir arada saf tutmaya bayılırlarmış.
Gedikpaşa’nın Enteresan Ahalisi
Yüksek ve gür sesli zangoçlar mutebermiş burada. Çoğunluğu Kayserili olan üç yüz Ermeni hanesi varmış. Halkın bir kısmı sarraflıkla uğraşır, bir kısmı da zanaatkârmış. Çalışkan ve hamarat birini gördüğünde anlarmışsın ki Anadolu Ermeni’siymiş. Yerlisi bir iş beceremezmiş.
Mahalleli her konuya karşı kayıtsızlığıyla ünlüymüş. Birinin sırtından elbisesini alsan “Bana ne!” dermiş. Bırakırmış elbiseyi, alıp götürülsün diye.
Burada zengin ve tok kimse pek yokmuş. Ama fakir ve ayyaş acayip çokmuş. Ayrıca, burada açıkgöz bir çıkarsa bütün semti parmağında aylarca, yıllarca oynatırmış.
Semtin mahallelileri o kadar korkakmışlar ki, biraz yüksek ses çıktığında dehşete düşüp kaçarlarmış. Kimine göre doğru, birilerine göre ise yalan, burada sosyal hayat yokmuş. En büyük eğlenceleri kahveye gidip pişpirik oynamakmış. (Bak bu ne kadar tanıdık geldi şimdi. Trakya’mın çoğu yeri de böyle ahali ile doludur. Çünkü onların kahveleri dışında gidecekleri sosyal başka bir mekânları yoktur.)
Kadın kısmının ise ne işi varmış ne de sanatı. Hayatlarını uyuyarak veya pencerelerin önünde pinekleyerek geçirirlermiş. Genç kızlar ve erkekler geceleri sokaklarda dolaşıp mahzun flörtler, aşklar yaşarmış.
Velhasıl, efendim, Gedikpaşa’nın rakımı yüksek, havası hiç de fena değilmiş. Yalnız insan evinden kalkıp çarşıya gidene kadar, bin bir renk tozda yüzer, yüzme bilmiyorsa boğulurmuş.
Gidelim Servi Revanım Gedikpaşa’ya
Aslında Çemberlitaş’a doğru çıkacağım. Fakat Tatlıkuyu Sokak araçların geliş yönüne açık tek yönlü bir yol olduğundan sola dönüp Tatlıkuyu Hamam Sokağı’na giriyorum. Ne de olsa trafik kurallarına uygun hareket etmek İstanbul’un bu yoğun bölgesinde daha fazla işime geldi. Bazen bu kuralı kasıtlı ve isteyerek çiğnesem de ruh halim böyle emretti şu anda.
Demek ki bu civarda eskiden bir tatlı kuyu hamamı varmış. Göremedim ama. Birazdan sağdaki ikinci sokağa sapıyorum. Adı Dibekli Cami Sokak. Çevrem safi ayakkabı ve çanta mağazalarıyla donatılmış halde. Bunlara kumaş, deri ve türlü giyim mağazaları eşlik ediyor.
Şimdi tekrar sağa, Kürkçübaşı Sokak’a giriyorum. Yolumu kesen Beyazıt Karakol Sokak’tan ise sola dönüyorum. Derken yine sağa Pehlivan Sokak’a… Yol az sonra isim değiştiriyor, Yahya Paşa Sokak adını alıyor… İşte sonunda aradığım mekâna geldim sayılır: “Azak İş Merkezi”… Bir zamanların ünlü tiyatro binasının yerine sivrilen tuhaf, gıcık alışveriş merkezi.
Gedikpaşa Tiyatrosu

Hagop Vartovyan önceden sirk olan bu binayı tiyatro haline getirmiş. Şehzadebaşı, Beyoğlu gibi alışıldık semtlerde değil de, İstanbul’un bu bölgesinde bir tiyatronun açılması bayağı ilgi çekmiş. Güllü Agop, saraydan hem destek hem de 1870 yılında verilen tiyatro imtiyazını almış. Tiyatronun adı “Gedikpaşa” iken daha sonra “Osmanlı Tiyatrosu” olmuş. Türkçe oyunlar da oynanmış. İstanbul’da, gayrimüslim oyuncuların yanında Müslüman oyuncuların da sahneye çıkmaları sağlanmış.
Gedikpaşa semti, tiyatrosu sayesinde canlanmış.
Tiyatronun padişaha ayrılmış bir de locası varmış. Güllü Agop, oyunları izlemek için izleyicilerin abone olmalarını sağlamış. Basınla iş birliği yapmış. Kadın seyircilerden para almamış. Ve onların oyunları rahatça izleyebilmeleri için özel kafesli loca yaptırmış. Kısacası tiyatroyu, halkın da izleyebilmesi için çeşitli yöntemler geliştirmiş.
Fakat Güllü Agop ya da Müslüman olduktan sonraki ismiyle Yakup Efendi’nin tüm emekleri tiyatrosunun bir gecede yıktırılmasıyla boşa gitmiş. 1884’te, Ahmet Mithat Efendi’nin “Çengi ve Çerkez Özdenleri” adlı oyunu saraya jurnal edilince, padişah tiyatronun yıkılmasını buyurmuş.
Hagop Vartovyan’ın ya da Güllü Yakup Efendi’nin, uzun süre yeri bilinmeyen mezarı Ortaköy’de, “Yahya Efendi” mezarlığında.
İstanbul Tarihinde Tiyatro
Yaygın bilinenin aksine, Konstantiniyye coğrafyasında Batılı anlamda ilk tiyatro faaliyetlerinin başladığı yer Şehzadebaşı (Direklerarası) değil Beyoğlu’dur. Beyoğlu’nda ilk tiyatro binalarının ortaya çıkışı 19’uncu yüzyılın ilk yarısına tarihlenir. O tarihte İstanbul’un diğer semtlerinde tiyatronun görülmesineyse henüz çeyrek asırlık bir zaman vardır.
Hâlbuki tiyatro ve tarih kelimeleri yan yana geldiğinde zihinlerde canlanan ilk yer Direklerarası’dır. Bunun en büyük nedeniyse Direklerarası’nın “Türk eğlence sektörünün” merkezi olmasındandır.
Halk, sanat kaygılarından özgür bir şekilde gönlünce eğleneceği bir yer olarak benimsediği Direklerarası’nı, artık yaşamayı bıraktığı Fatih’ten göç edinceye dek, yaklaşık bir asır, baş tacı etmiş. 1860’lı yıllardan, 1970’li yıllara kadar mükellef bir tiyatro saltanatı süren Gedikpaşa ve Direklerarası çevrelerinin sanat ihtişamına yaklaşan da pek olmamış.
Gedikpaşa’da Tiyatronun Doğumu

Türk tiyatrosunda Gedikpaşa’nın önemi büyük. Meşhur tiyatro tarihçisi Refik Ahmet Sevengil, Gedikpaşa hakkında şöyle yazmış:
“Gedikpaşa Tiyatrosu, Türk dilinde devamlı temsiller veren ilk sahne oluşumudur. Aktörlüğü meslek edinen Türkler ilk defa bu tiyatroda sahneye çıktı. Türk yazarlar da bu sahneye büyük ilgi gösterdi, sanatçılara düzgün konuşma dersleri verdi, azınlıkların çevirilerindeki dil hatalarını düzelttiler. Tanınmış yazarlarımız bu sahnede oynanması için tiyatro eserleri yazdı. Yüksekokul öğrencilerinden devlet adamlarına kadar birçok aydın bu tiyatronun temsillerini takip ederek Batılı sahne sanatı geleneğinin kurulmasına hizmet etti. Bütün bunlardan dolayı Gedikpaşa Tiyatrosu’nun sanat tarihimizde önemli bir yeri vardır.”
“Gedikpaşa Tiyatrosu”nun bulunduğu yer, bugün Mimar Kemalettin Mahallesi’nde, Tiyatro Caddesi ile Yahya Paşa Sokağı, Hattat Sokağı, Mühendis Mektebi Sokağı ve Tatlıkuyu Sokağı’nın arasında kalan adaymış. Şimdi yerini “Azak İş Merkezi” ve bir otel işgal ediyor.
Ben tura çıkmadan önce Gedikpaşa bölgesi için Google haritasını özenle incelediğimde bu adanın epeyi büyük olduğu fark etmiştim. Ve bugün çevresinde bisikletimle dolanırken o eski havayı resmen soludum desem yeridir. Evet, epey büyükmüş, çünkü “Gedikpaşa Tiyatrosu”, içinde ayrı binada bulunan bir gazinoyu da kapsayan, bahçeli bir kültür merkeziymiş.
Neymiş?
Yani bugünkü gibi saçma sapan bir çarşı ve konaklama merkezi değilmiş.
Sirkten Tiyatroya
Gedikpaşa Tiyatrosu’nun bulunduğu arazi ilk olarak, Osmanlı Devleti’nde çokça gelip gösteriler yapan ecnebi bir sirk topluluğuna tahsis edilmiş. 1859’da buraya seyyar bir çadır kurmuşlar. 1863’te Hovannes Kasparyan bu arsaya bir tiyatro yaptırmaya kalkışmış ve başarmış. Karabet Papazyan 1864’te ise sirkin terk etmiş olduğu bu tiyatroyu kiralamış. Ve haftanın iki günü kısa sözlü ve sözsüz pandomima oynamış. 1866’de Razi isimli bir yabancı dans hocası binayı kiralayıp temsiller vermiş.
Tiyatro birkaç sene içinde bulunduğu semtin sanatsal ve kültürel ruhuna öylesine işlemiş ki yapılan tiyatro binası semtin ismine atfen “Gedikpaşa Tiyatrosu” olarak anılmaya başlamış. Ama gelgelelim bina sahibi Abraham Efendi tarafından konulan temsil heyetinin ismi “Osmanlı Tiyatrosu”na çevrilmiş.
Eski cambazhane binası yıktırılır ve 1868’de yerine ahşap bir tiyatro binası yaptırılır. İşte “Gedikpaşa” yahut “Osmanlı” Tiyatrosu namlarıyla şöhretli temaşa sahnesi esasen bu imiş. Türkçe temsiller bu binada verilir olmuş. Nihayet 1870’de Osmanlı sarayından on yıllık Türkçe piyes temsil etme imtiyazını alan Agop Vartovyan (Güllü Agop) 1882’ye kadar bu binada aynı ismi verdiği heyetiyle seyirci karşısına çıkmış.
Edebiyat Fakültesi, Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturgi Bölümü, mezunu Prof. Dr. İhsan Kerem Karaboğa, Gedikpaşa Tiyatrosu’nu üç evrede incelemenin gerekli olduğunu savunuyor:
- 1859-1868 yılları arasındaki cambazhane tiyatrosu dönemi.
- 1868-1880 seneleri arasında Güllü Agop’un tiyatroya hâkim olduğu dönem.
- 1880-1884 tarihleri arasında, Osmanlı Tiyatrosu’ndan yetişme diğer oyuncuların; Mardiros Mınakyan’ın, Tomas Fasulyeciyan’ın ve Ahmet Fehim’in etkili olduğu dönem.
Oysa ki bunlara bir de “Cumhuriyet” dönemini eklemek faydalı olacaktır. Eksik bırakmış, muhterem.
Tiyatro Mekânın İç Yapısı
Fotoğraflarda görüldüğü üzere, “Gedikpaşa Tiyatrosu” caddeden duvarla ayrılmış büyük bir avlu içindeymiş. Cephesi, bugün Tiyatro Caddesi denilen yere doğru bakan cephede, soldaymış. Avluya tuğladan örme direkler arasındaki bir kapıdan girilirmiş. Kapının iki tarafında da süslü fenerler asılırmış.
Avlunun içindeyse, bugünkü ismiyle Yahya Paşa Sokağı’na bakan geniş ve süslü bir gazino bulunuyormuş. Gazinonun bir tarafında bilardo oynanır, diğer tarafında kitap ve gazete okunurmuş. Gazinonun duvarlarında tablolar asılıymış. Akşamları temsil öncesi alaturka müzik çalınırmış. Tiyatro binasına mermer merdivenle çıkılır, mermer direkli bir kapıdan girilirmiş. Holde, sağ tarafta bir büfe, yanında da vestiyer bulunurmuş. Tiyatro salonu oldukça geniş ve at nalı şeklindeymiş. Parterde kanepeler, çevresinde üç loca ve en üstte paradi varmış. Locaların kenarları kırmızı kadife döşeliymiş. Sahne yukarıya doğru yüksek ve dört köşeymiş. Ve daha öncede sözünü ettiği gibi, sahnenin tam karşısında perdeleri daima kapalı duran büyük loca padişaha ayrılmış.
Tiyatro Güllü Agop Yönetiminde

Gedikpaşa’dadır Vartovyan Tiyatrosu. Nam-ı diğer Güllü Agop. Hagop Vartovyan, Türk tiyatrosunun en ilginç simalarındandır. Ermeni kökenli sanatkârımız sonra Müslümanlığı kabul edip Yakup ismini almış. Müslümanlığı kabul edişi hakkında da çok türlü söylenti var. Ama işim o tevatürlerle ilgili değil.
Mesele tiyatro olunca; kış mevsiminde gösterimleriyle halkı eğitir. Hele bir de Bâbıâli, Ermenice temsilleri yasaklamışsa vay haline sahne sanatının. Sadece Türkçe piyesler, temsiller, pantomimler verilir. Gedikpaşa’nın mahalle sakinleri korkularından Ermenice konuşamaz ki burada bir ihtarname çekilmesin kendilerine.
Bu tiyatrodan çıkar sağlamak arzusunda olan birkaç hilebaz ise dört arşın (272 cm) uzunluğunda, bir buçuk arşın (102 cm) genişliğinde ilanlar yayımlar:
“Şahane Temsil” … “Çok Şık Gösteri” … “Olağandışı Gösteri” … “Olağan İçi Gösteri” … Vesaire vesaire diyerek zavallı halkı burnundan tutup acayip gösterilerle ceplerini boşaltırlar…
Burada tiyatronun kapıcı uleması yazar olup trajediler kaleme alır sabah cebinde metelik bulamayınca. Vartovyan’ın çok çalışması sayesinde tiyatroda muhteşem gösteriler yapılmıştır ama bizzat eminim ki tiyatro dışında, localarda da gösteriler eksik olmamıştır. 😊 Velhasıl, çok iyi bilirim o sahneleri. Azdır, tiyatroda ve hatta sinemaların arka koltuklarında oyun izleyen. Çoğu localara bakar aradıkları kişileri bulmak için.
Güllü Agop’un tiyatromuz için ifade ettiği önemin altını değerli tiyatro tarihçisi Nesim Ovadya İzrail bir söyleşisinde şöyle çizmiş:
“Türk tiyatrosunu bir çadır olarak düşünsen, çadırın bazı bağlantı direkleri vardır. Bunlar arasındaki en önemli iki direk Güllü Agop ve Mardiros Mınakyan’dır.”
Yalan mı? Değil tabi…
Ayrıca Güllü Agop’un, 1870’te on sene müddetince Türkçe piyes oynama imtiyazını tekeline alması, skeç tiyatrosunun da doğuşuna sebebiyet vermiş. Doğaçlama skeçler tiyatrosunu kimin kurduğu bir soru işaretiyse de kimin yüzünden ortaya çıktığı belli değil mi? Laf mı şimdi bunu sormak?
“Gedikpaşa Tiyatrosu”, Namık Kemal’in ünlü “Vatan yahut Silistre” oyununun 1873’te sergilendiği yerdir. Hatta bu piyesin temsili sırasında yapılan, “Yaşasın vatan!” tezahüratı sebebiyle Namık Kemal sürgüne gönderilir. Güllü Agop da bir müddet tutuklanır.
Sadece Namık Kemal değil, Ahmet Mithat Efendi gibi şöhretli Türk yazarlarının da piyeslerini sahneleyen Güllü Agop, 1878’de Osmanlı Rus Savaşı’nın başlamasıyla kötüleşen duruma ve ortama daha fazla direnemez ve tiyatronun idaresini bırakarak yeni filizlenmeye başlayan Direklerarası’na yolculuk eder.
Tiyatro Deyip Geçme
Perdeler açıldığında seyirciler kuvvetli alkışlarla selamlarlar oyuncuları. Sonra da yüzlerini localara çevirir. Zaman zaman gerekli gereksiz bir alkış sesi duyulur. Hem de hiç zamanı değilken.
Zavallılar bilmez ki, alkışlayanlalar temsili değil de sevgilisinden bir tebessüm, bir işaret aldığından alkışlamaktadır.
Genellikle başka mahallelerden yöneticiler gelir tiyatroya. Asıl Gedikpaşalılar yılda bir kez bile gitmeyi zül görürler, müsriflik sayarlar. Zaten o devirde burada oturanların çoğunun taptıkları şey altındır. Sanki bugün farklıdır. Günümüzde de $, €, £ mangırları rüyalarını besler. Birkaç kişi yılda bir kez tiyatroya girebilir. Kapıdaki biletçiye delik mecidiyeleri yutturabilirse. Biletçi zart diye fark edip itiraz ederse şu cevabı yapıştırırlar adamın suratının ortasına:
“Bizim altın mağşuşsa sizin gösterdiğiniz oyun da kusursuz değil.”
Ha bir de diğerleri vardır. Onlar içeri giremeyenlerdir. Tasarruf için aileleriyle sokakta sahnenin arkasına dizilip dinlerler gösteriyi. Aynı radyo tiyatrosu gibi. Vee… Bir de uyanık takım vardır ki, onlar çok maharetlidir. Görevliyle rüşvetleşerek anlaşırlar, biletsiz girerler içeri. Güllü Agop da zanneder ki bu işleri halledince para kazanacak.
Kazanamamış olmalı ki bak başına neler gelmiş!!!
Tiyatro Mınakyan, Fasulyeciyan ve A. Fehim Yönetiminde

Güllü Agop’un idareyi bırakmasından sonra tiyatronun yönetimini Mardiros Mınakyan ele alır. Mınakyan, Türk tiyatrosunun en uzun süre sahnede kalmış ve en çok öğrenci yetiştirmiş tiyatrocularından biridir. Osmanlı Tiyatrosu’nun idaresine geçtiğinde ellerinde artık bir imtiyaz yoktur. Dolayısıyla tamamen seyirci rağbetine teveccüh gösterilecek bir devir başlamıştır.
Kolları sıvayan Mınakyan, Ahmet Mithat Efendi’nin adaptasyonu olan “Kamelyalı Kadın” piyesiyle sezonu açar. Bu piyesteki rolüyle özdeşleşecektir.

Mınakyan, Tiflis’e gidince tiyatronun idaresine Bursa’dan, Ahmet Vefik Paşa’nın himayesinde tiyatro yapmaktan dönen Tomas Fasulyeciyan gelir.
Mınakyan, Tiflis’ten dönüşünde Şehzadebaşı’nda, Güllü Agop’un Osmanlı Tiyatrosu’na katılır. O tarihte hâlihazırda iki Osmanlı Tiyatrosu vardır… Biri Şehzadebaşı’nda asıl “Osmanlı Tiyatrosu”, diğeri de Gedikpaşa’da olan “Osmanlı Tiyatrosu”.
Hem bu isim benzerli kaosu hem de Direklerarası piyasasıyla rekabet edememek, Fasulyeciyan’ı tiyatroyu kapatma zorunda bıraktırır.

Fasulyeciyan 1882’de gidince yerindeki boşluğu Ahmet Fehim doldurur. Hemen Ahmet Mithat Efendi piyeslerinden bir repertuar oluşturur ve “Çengi” piyesini sahneler. Ardından Şemsettin Sami’nin “Besa” piyesi gelir.
“Gedikpaşa Tiyatrosu” tam yeniden canlanmıştır ki Ahmet Mithat Efendi’nin “Çerkez Özdenleri” piyesinin sahnelenmesi birtakım sorunları da beraberinde getirir. Oyun, Çerkez milliyetçiliğinin propagandasını yaptığı için yasaklanır. Ahmet Mithat Efendi sürgüne gönderilir. Ama bu siyasi tepkinin en vahimiyse tiyatro yıktırılır. Binanın sahibi Abraham Efendi’ye para verilir. Tiyatro eşyaları Fasulyeciyan’ın olur.
II. Abdülhamit tiyatro binasının yerine bir okul yaptıracağını söyler ve okulun temelleri atılır fakat inşaat devam etmez. Bir bahaneyle tiyatro allak bullak edilmiş olur ve Gedikpaşa Tiyatrosu’nun incecik ama hayli kayda değer defteri böylece kapanır.
Tiyatrodan Geri Ne Kaldıysa
İhtişamlı günlerin sonu mu gelmiştir? Öyle görünüyor…
Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Gedikpaşa ve çevresi eski heybetinden çok uzaktadır artık. Bırakınız Gedikpaşa’yı, Gedikpaşa’dan sonra bir tiyatro muhiti hâline gelen Direklerarası dahi Komik-i Şehir Naşit Efendi’nin 1938’de elini ayağını çekmesiyle iyice öksüz kalmış, Nejat Uygur’un 1970’lerde o bölgeden çıkmasıyla tamamen yıkıma uğramıştır.
Yıkıldıktan sonra arazi bir müddet öyle okul temeli atılmış şekilde âtıl kalsa da sonra birkaç değişik bina yükselir yerinde. Bunlar “Azak Sineması” olarak bilinecek yapı ve birkaç çirkin yüzlü apartmandır. Bugün aynı yerde bulunan iş merkezi de bu ismi taşıyor ve belki de o günlerden bugüne kalan tek emare bu isimdir!
Birinci Emperyalist Dünya Savaşı’ndan sonra sinema dünyanın her yerinde tiyatronun yerini almaya başlar. Türkiye’de de birçok yeni sinema binasının açılmasının yanında eski tiyatro binalarının bazıları da sinemaya dönüştürülür. Bu husustaki en keskin dönüşümü yaşayan yer ise Şehzadebaşı (Direklerarası) olur. Naşit Bey’in, Kel Hasan Efendi’nin tiyatrosu da olmak üzere birçok tiyatro sinemaya dönüşür.
Adı üstüne moda ya, gelip geçer!
Şanslıyız ki 1950’lerin sonundan itibaren memlekette tekrar bir tiyatro furyası başlar. Bu kez sinema salonları enflasyonist tiyatro salonlarına dönüştürülür. Azak Sineması’nda da 1962-1963 sezonunda Gönül Ülkü – Gazanfer Özcan Topluluğu, Orhan Erçin’in “Aman İdare Et” komedisiyle perde açarlar. Gazanfer Özcan’ın müfrezesi ancak birkaç sene dayanabilir artık yerleşik halkın ayak çekmeye başladığı Gedikpaşa’ya. Oradan Zincirlikuyu’ya taşınınca salonda Ulvi Uraz, Asuman Arsan ve Muzaffer Hepgüler toplulukları sahne alırlar. Hiçbiri de bu seyircisi devamlı azalan mekânda dikiş tutturamazlar.
Azak’ın son büyük misafiri sahnelerimizin gelmiş geçmiş en büyük komedyenlerinden Muammer Karaca olur. Muammer Bey, Beyoğlu’nda kendi yaptırdığı salonu kapatıp buraya gelmiştir. Absürt mizahı ülkemize getiren Suavi Sualp’ın yazdığı “Merhaba Vatandaş” piyesiyle seyirciye, “Merhaba!” dese de, “Hoşça kal!” demesi hiç de uzun sürmez. En fazla bir sezon zar-zor dayandıktan sonra perdesini kapatmak mecburiyetinde kalır.
Tiyatro Out, Sinema In…

Moda çanları sinema için çalıyordur yeniden…
374 kişilik “Azak Tiyatrosu”, işletmecisi tarafından apar-topar sinemaya çevrilir. Erotik filmlerin başat oynadığı bir salon hâlini alır. Aradan geçen bir zaman sonra erotik furyanın da bitişiyle sinema biter ve salon yıkılarak iş hanına dönüştürülür. Bugünkü “Azak İş Merkezi” bu dönüşümün neticesidir.
Niye bur turun kapsamında bu tiyatroya geniş yer verdim?
Sebebi belli değil mi? Yıllar sonra hızla değişen ve betonlaşan İstanbul’da kültür ve sanata dayatılan operasyonları da sergilemek için Gedikpaşa’yı örnek aldım. Yoksa, Beyoğlu’su da aynı, Kadıköy’ü de… Üsküdar’ı da aynı, bizim Suadiye’nin, Bostancı’nın, Erenköy’ün de geldiği vaziyet ortada…
2022’nin şu Nisan ayında Tarihi Yarımada’da detaylı bir Gedikpaşa gezisi programı düzenleyip tur atayım dedim. Hüzünlenerek, iç çekerek Gedikpaşa sokaklarında dolaştım. Bugün Gedikpaşa’ya tiyatro ve kültür aramaya gideceklerin bulacakları turist, mağaza ve kültürsüzlük ortamından başka bir şey yok. Tiyatro hayatından bugüne kalan tek şey caddenin ve iş merkezinin isminden başka bir şey değildir maalesef!
Gedikpaşa sanki bundan kırk sene evveline kadar bir tiyatro muhiti değilmişçesine yaşamakta… Sanki tiyatro hayatının bir tarafına hiç dokunmamış, hayatından bir parça olmamış gibi!
İşte Gedikpaşa’daki kültür hayatının yüz yıldan fazla tarihsel uzun gelen kısa hikâyesi…
Gedikpaşa’dan Kumkapı’ya
Şimdi bu bölgede program listemde yer alan son görebileceğim yerleri paylaşacağım. Yahya Paşa Sokak’ta düz ilerliyorum. Yol birazdan isim değiştirip Gedik Paşa Cami Sokak olacak.
İlk durağım Gedik Paşa Camisi ve Canfeda Kadın Çeşmesi…
[📷 Divanı Ali Camisi, Gedik Paşa Camisi Sok., (Nisan 2022).]

Gedikpaşa Caddesi ile Cami Sokağı’nın birleştiği köşede bulunan cami, yakınında Fatih devri vezirlerinden meşhur Gedik Ahmet Paşa’nın yaptırdığı bir hamam bulunmasından dolayı “Gedik Paşa Camisi” adıyla da tanınıyor.
Kurucusu Divan Kâtibi Ali Efendi’ymiş. 17’nci yüzyılda yapıldığı sanılıyor. Avlu kapısının üstünde bulunan kitabesinde
belirtildiği üzere, bir yangında yanmış ve Bedestan’ın varlıklı tüccarlarından Bedestani Hacı Ali adında biri tarafından 1868 yılında yeniden eski durumuna getirilmiş.
Avlu, mihraba göre caminin arka kısmında yer alıyor. Bahçe duvarının dışında ise bir kuyusu var. Avlu kapısından içeri girildiğinde hemen karşıda tuvalet ve şadırvan bulunuyor. Camiye alüminyum doğramadan yapılmış küçük bir antreden giriliyor. Son cemaat yerinin üstü kadınlar mahfili olarak düzenlenmiş. Buraya sol taraftaki bir merdivenden çıkılıyor. Duvarları kâgir, çatısı ahşap ve kiremit ile örtülü. Düz tavanı ahşap çıtalarla kaplanmış.
Caminin içinde hiçbir mimari özelliği göremedim. Basit usulde bir mescit havası veriyor. Duvarlarında üçer adet, mihrap duvarında ikişer adet uzun oval pencereler bulunuyor. Yapının sağında camiye ait mezarlık yapılmış. Tek şerefeli minare caminin sağ arka tarafında olup tuğladan inşa edilmiş.

Burada ayrıca eskiden camiyle entegre yapılmış olan “Gedik Paşa Sıbyan Mektebi”nden söz edilebilir. Mektep, avlu içinde, caminin karşısında kesme taştan, kare planlı ve iki katlı binanın üst katında yer alıyor. Buna ilaveten alt katında ise dükkanlar bulunuyor.
[📷 Canfeda Kadın Çeşmesi, Gedik Paşa Camisi Sok., (Nisan 2022).]

Caminin hemen karşısında bulunan çeşmenin adı “Canfeda Kadın Çeşmesi”. İlk kez 1780 yılında Canfeda Hatun tarafından yaptırılmış. Zamanla harap olan çeşme 1848 yılında Hazinedar Şevkinihal Usta tarafından yeniden yaptırılmış.
Beni en çok İstanbul’un pisliğe ve kirliliğe terkedilmiş çeşmeleri hüzünlendiriyor sanırım. Etrafı gereksiz malzeme yığınından ve pasaktan geçilmiyor. Şu tarihi muazzam eser bakımsızlık içinde. Bütün yanlarıyla etraftaki esnafın da bu esere gerekli önemi vermedikleri kanaatindeyim.
[📷 Gedikpaşa Hamamı, Emin Sinan Hamamı Sok., (Nisan 2022).]

Caminin ve çeşmenin bulunduğu yerden ayrılıyor Gedik Paşa Cami Sokak’ta pedallıyorum. Aslında ara sokaklardan geçer alt yola inebilirim. Ama inadım inat. Taşdirek Çeşme Sokağı’na kadar sürüyorum. Buraya kavuşunca sağa sapıyor, sonra tekrar sağ yapıp Emin Sinan Hamamı Sokak’a giriyorum.
Bu kez güçlü bir “U” dönüşüyle Cami Sokak’a paralel alt yolda pedal çeviriyorum. Bu yol beni birazdan hamamın önüne getirecek.
Evet burası aynı zamanda renkli bir çarşı. Hamam, adını daha önce bahsettiğim gibi Fatih’in Rum’dan dönme son sadrazamı, Kırım ve Otranto fatihi, Gedik Ahmet Paşa’dan alıyor. Çifte hamam, türünün İstanbul’daki en eski ve güzel örneklerinden biridir.
[📷 Gedikpaşa Ermeni İncili (Protestan) Kilisesi, Bali Paşa Ykş., (Nisan 2022).]

Gedik Paşa Hamamı’nın karşı sırasında bir kilisenin apsis bölümünü gördüm. Bunu görmek için öteki sokağa, Bali Paşa Yokuşu’na geçmem gerekiyor.
Girişte, kilisenin yapıldığı tarihi görüyorum: 1914… Burası bir “Ermeni Protestan Kilisesi”ymiş. Aldığım bilgiye göre ayini Türçe yapıyorlarmış. Ama ilkin bir “Amerikan Protestan Kilisesi” olarak yapılmış. Görünüşe göre Amerika’nın savaşta henüz tarafsız olduğu yıllarda, kim bilir ne çeşit politikalar sonucu, kentin bu bölgesinde çeşitli Amerikan kurumları ortaya çıkmış.
Bu kiliseye epey yakın, batıya doğru paralel Gedik Paşa Fırın Sokak’ta, bugün otel olarak kullanılan bina da bir Amerikan okuluymuş.
Gene o yıllarda, “Çorlulu Ali Paşa Külliyesi”nin karşısında, “Merzifonlu Külliyesi”nin de bitişiğindeki alanda bir “Amerikan Dispanseri” varmış. Daha sonra, eski bir ahşap konakta yaratılan bu kurum ortadan kalkarken, arsasından da yeni bir sokağa geçirilmiş. “YMCA” binası da o yıllarda Laleli’ye doğru az ileride, şimdiki Edebiyat Fakültesi’nin karşısındaymış. Bunlara “MESE” turumu yaparken yeniden değinebilirim.
Eski “Amerikan”, şimdiki halde de “Ermeni Protestan Kilisesi” tarafına sapmışken, buraya oldukça yakın iki kiliseyi de görmek mümkün. Şimdi o yöne doğru sürebilirim bisikletimi. Zaten bu kiliseden Kadırga Limanı çıkışında söz etmiştim.
[📷 Surp Hovhannes Avedaraniç Kilisesi, Sarayiçi Sok., (Nisan 2022).]

Kiliseden ayrılıp, Bali Paşa Yokuşu’ndan Kadırga’ya doğru aşağı inerken ilk sağdaki yola, Müsellim Sokak’a sapıyorum. Bu sokak biraz ileride Sarayiçi Sokak’a çıkacak.
Yokuştan ibaret sokağa gelince sağa dönüyorum. İnişin sol tarafında bir Gregoryen Ermeni Kilisesi olan “Surp Hovhannes Avedaraniç” yanında “Mesropyan Okulu” ile birlikte yer alıyor.
1849’da inşa edilen kilisenin bir yangın sonucu yıkılmasından sonra 1876’da yeni baştan yapılmış. Daha sonra restorasyondan geçirilerek 1895’te tekrar ibadete açılmış. 1950’de yeniden restore edilen kilise 1972’de bir yangından etkilenmiş. Bu gene bir onarım işlerine tabi tutulmasına neden olmuş. Ve bir kez daha 1986’da tümden restore edilerek İstanbul Ermeni Patriği I. Şınorhk tarafından ibadete açılmış. Son olarak 2006 yılında restore edilen kilise Patrik II. Mesrob tarafından ibadete açılmış.
Tekrar Kadırga Caddesi’nde
Kiliseden sonra tırtıklı yol diye adlandırdığım Arnavut kaldırım taşıyla döşenmiş yokuşu iniyorum. Zor güç oluyor böyle yolda bisiklet sürmek. Ama yeter ki yokuş ineyim; canıma minnet.
Önüme çıkan Kadırga Hamamı Sokak’ı geçip düz devam ediyorum. İşte yine Gedikpaşa’ya çıkmadan önce ayrıldığım Kadırga Limanı Caddesi’ne dönmüş bulunuyorum. Kocaman bir daire çizdiğimin farkındayım. Ama muhteşem oldu. İyi ki böyle bir programı uygulamaya kalkıştım. Mutluyum.
Ne var ki onu bunu ziyaret, şunu da çek, harbiden çok yoruldum. Rotamın bundan sonraki Nişanca ve Kumkapı programını uygulayamayacağımı fark ettim. Karar verdim; o bölgeyi “Şehrin Surları” 9’uncu rotamı uygularken keşfedeceğim. Her santimetrekaresi inanılmaz yoğun tarihi mirasa sahip bir coğrafyada dolaştığım için böyle oldu. Gerçi fark etmez. Şehir bütünüyle benim. Ya herrü ya merrü nidasıyla geziyorum her zaman. Yaşamalı insan; yaşamayan anlayamaz…
Şimdiki planım Kadırga Limanı Caddesi’nden Çifte Gelinler Caddesi’nin sonuna kadar gidip oradan Kumkapı demiryolu alt geçidinden sahile çıkmak. Eve dönüş yoluna koyulmadan önce sahilde denize nazır bir ince belli çay molası verip dinlenmek istiyorum. Sonra ver elini Yenikapı Metro İstasyonu.
[📷 Aya Kiryaki Kilisesi, Kadırga Limanı Cad., (Nisan 2022).]

Yolun sağında oldukça büyük olan Rum Ortodoks kilisesini bir başka açıdan görüyorum. Bu alt yoldan da ne kadar kocaman, muhteşem bir görüntü veriyor. Bu daha önce ziyaret ettiğim “Ayios Kiryakos Rum Ortodoks Kilisesi”nden başkası değil.
Gedikpaşa semti limana yakın olduğu için her dönem kalabalık bir nüfusu olmuş. 15’inci ve 16’ncı yüzyıllarda Rum ve Ermenilerin yaşadığı bir bölgeymiş. Bu nedenle günümüzde semtte cemaatleri olmasa da eskiden ayakta kalan pek çok kilise var. Yokuşun başında olan bu kilise aynı zamanda “Aya Kiryaki Kilisesi” olarak da anılıyor.
Kilise vakfının dükkanları caddede sıralanmış bildiğin bir çarşı gezegenine bürünmüş. Onların üstündeki yükseltide kilisenin kendisi kurulmuş gelen geçene hava basıyor.
[📷 Aya Kiryaki Kilisesi Rum Okulu, Kadırga Limanı Cad., (Nisan 2022).]

Kilisenin karşı sırasında ise, şimdi kullanılmayan eski okul binası yer alıyor. “Kumkapı Aya Kiryaki Kilisesi Rum Okulu”… Cumhuriyet döneminde kullanılmayan bina bir süre dokuma atölyesi olarak kullanılmış. Geçen yıl, (2021) yılında restorasyonu tamamlanarak butik otele (Raven Suites Old City) dönüştürülmüş.
Bina önümdeki sokağın başındaki Historial Hotel’in yanı başında.
[📷 Kumkapı Ayia Panayia Elpida Rum Ortodoks Kilisesi, Çifte Gelinler Cad., (Nisan 2022).]

Tekrar Kadırga Caddesi’nden devam ediyorum. Gittiğim yol birazdan isim değiştirip Çifte Gelinler ve sonra Türkeli Caddesi olacak.
Çifte Gelinler Caddesinde pedal çevirirken soldaki adı güzel Gerdanlık Sokağı’na sapıyorum. Az ileride Aya Kiryaki ile aynı zamanda yapılmış bir başka güzel Ortodoks kilisesi, “Panayia Elpida” var. Gerçi kilisenin Çifte Gelinler Caddesi’nde de demir bir kapısı bulunuyor.
Geçen yüzyıl sonunda, Kumkapı-Gedikpaşa arasında oturan ve deniz tarafındakileri daha zengin olan Rumlar tarafından aynı zamanda muhtemelen Orta Anadolu taş ustalarına yaptırılmış iki kilise… Özenli ve güzel yapılar… Ermenilerin “Surp Harutyum Kilisesi” de Ayia Kiryaki’nin karşısına düşen sokaklar içinde.
Bu kiliseye Düzgün Sokak’tan Çakmaktaşı Sokak’a ilerleyince gidiliyor. Ben gitmedim. Belki Surlar turumu yaparken girer bakabilirim. Eğer unutmazsam tabii. 😊
[📷 İbrahim Paşa Muhsine Hatun Camisi, Çifte Gelinler Cad., (Nisan 2022).]

Çifte Gelinler Caddesi’nin sonuna ulaştığımda sağda Sinan’ın eseri olmasına rağmen pek de özenli bulmadığım bir cami var. “Muhsine Hatun Mescidi ve Tekkesi”, Sadrazam Makbul (Maktul) İbrahim Paşa’nın zevcesi Muhsine Hatun tarafından, 1532 yılında Mimar Sinan’a yaptırmış.
Vakti zamanında Muhsine Hatun Camisi’nin yerinde, kiliseden bozma bir mescit varmış. Bir yeniçeri de mihrap duvarı önündeki boşluğa küçük bir tekke ve derviş hücreleri yaptırmış. Kanuni Sultan Süleyman’ın Mısır’dan getirttiği Şeyh Zarifi de bu mescitte postuna oturmuş diye iddia edilmektedir. Ancak bir depremde mescit yıkılmış. Muhsine Hatun da şeyhe olan saygısından dolayı buraya yeni bir cami, mihrap önüne de yine küçük bir tekke yaptırmış.
Söylendiğine göre cami ile tekkeye zaman içinde birçok tamirat yapılmış. 18’inci yüzyılın son çeyreğinde de büyük bir onarım görmüş. 19’uncu yüzyıl sonlarında tekrar onarıma girmiş, tekke ortadan kalkmış ve “Muhsine Hatun Camisi” bugünkü şeklini almış.
Dikdörtgen bir arsa üzerinde olan caminin duvarları kagir. Her duvarda üçer adet olan pencereler uzun ve dikdörtgen olup üzerleri sivriltilmiş. Mihrabı çini kaplı, minber ve kürsüsü ahşaptan. Tavan boyalı ahşap kaplıdır. Bu yapı günümüze kadar fazla değişmeden aslı gibi ulaşmış sayılıyor. Kuzey duvarı boyunca iki katlı mahfil, ahşap direkler üzerine yapılmış.
Muhsine Hatun Camisi’nin batı duvarlarına bitiştirilen yeni bir ahşap bina yapılmış. Duvarları ahşap olan son cemaat yeri bu yeni kısımda yer alıyor. Her iki bölümün üzerindeki çatı, kiremitle örtülü.
Tek şerefeli minaresi, her iki yapının arasında kalmış. Minarenin kaidesi kesme küfeli taştan, gövdesi tuğla ile silindir şeklinde örülmüş.
“Muhsine Hatun Camisi” haziresinde, sanatsal mezar taşları bulunuyor.
Kumkapı’dan Yenikapı’ya

Yolun bu kısmında; Çifte Gelinler Caddesi’nden Tavası Çeşme Sokak’a saptım. Bir süre sahil istikametinde yoluma devam etim. Kumkapı istasyonunun olduğu yerde bir altgeçidi görünce altından geçerek Kennedy Caddesi’ne çıktım.

Burası Yenikapı Şehir Parkı. Manzarası güzel. Sakin. Yarım saat kadar oturdum. Denizi seyrederken demli, tavşan kanı çayımı içtim. Bir paket tatlı kremalı bisküvi paketini lüplettim. Üstüne biraz karışık kuruyemiş. Sonra da bir iri Çikita muzu mideme indirdim. Çok güzel dinlendim. Bacaklarıma enerji geldi yeniden. Demek ki demli çay molası tıpkı siyah filtre kahvesi gibi sadece beyne hükmetmiyor, bacaklara da “hadi bakalım hayırlı işler” diyerek şaka yapıyor.
***İkinci Kısım Sonu***

Ayrılma vakti. Kumkapı’dan Yenikapı Meydanı’ndaki metro istasyonu sahilden yaklaşık 2 kilometre. Güzergâhta biraz parkın içinden, az biraz da caddeden sürerek hedefime yaklaştım.
Ve dört yıl sonra yeniden Yenikapı’dayım. Buradan Hacıosman yönüne giden “M2” hattını alacak, Mecidiyeköy/Şişli istasyonunda ineceğim. Gerisi Lati Lokum. 😊
Böylece; bisikletle “Tarihi Yarımada Birinci Tepe” gezimin bugünkü üçüncü alt bölümü (3. Rota) burada sona eriyor. Bir sonraki dördüncü alt bölüm (4. Rota) Gülhane Parkı – Müzeler – Sirkeci – Hamidiye – Eminönü Çevresi ile devam edecek. İzlemede kalın efendim.
TUR ile İLGİLİ DETAYLAR
Tur Tarihi: 06.04.2022; Çarşamba
ROTA: Sultanahmet Meydanı >> Ayasofya Meydanı >> Sultanahmet Cezaevi >> Magnaura Sarayı >> Arasta Pazarı >> Mozaik Müzesi >> Küçük Ayasofya >> Kadırga >> Gedikpaşa >> Kumkapı (D)
3. Kısım: Sultanahmet-Kadırga-Gedikpaşa
Sultanahmet Çevresi
Güzergâh Seyri: Alman Çeşmesi >> At Meydanı >> Kabasakal Cad. >> Ayasofya Meydanı >> Tevkifhane Sok. >> Sultanahmet Cezaevi >> Kutlugün Sok. >> Magnaura Sarayı >> Kabasakal Cad. >> Yeşil Ev (Reşat Efendi Konağı) >> İstanbul Kahvehanesi >> Mehmet Efendi Medresesi >> Abdurrahman Şami Türbesi >> Sultanahmet Camisi >> Arasta Pazarı >> “Bukaleon Sarayı” >> Mozaik Müzesi >> Torun Sok. >> Birlik Vakfı Güzel Sanatlar >> Sultanahmet Saray Oteli >> Aziz Efendi Tekkesi >> Tunuslu Hayrettin Paşa Konağı >> Küçük Ayasofya Cad. >> Küçük Ayasofya Camisi >> Hüseyin Ağa Türbesi & Medresesi >> Mehmet Efendi Çeşmesi >> Kadırga Limanı Cad. >> Şht. Mehmet Paşa Ykş. >> Su Terazisi Sok. >> Üçler Sok. >> Cumhuriyet Müzesi >> Sultanahmet Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi >> “Sphendone” >> Şht. Mehmet Paşa Ykş. >> Helvacıbaşı Camisi >> Özbekler Tekkesi (İstanbul Tasarım Merkezi) >> Sokollu Mehmet Paşa Camisi ve Külliyesi
Sultanahmet’ten Kadırga Meydanına
>> Özbekler Sok. >> Kâtip Sinan Ykş. >> Kadırga >> Kadırga Limanı Cad. >> Üsküplü Yahya Efendi Sıbyan Mektebi >> Kadırga Meydanı >> Yusuf Aşkın Sok. >> Cinci (Cundi) Meydanı >> Şehsuvar Bey Sok. >> Kadırga Parkı >> Kadırga Polis Karakolu >> Kadırga Meydan Çeşmesi >> Kadırga Hamamı >> Esma Sultan Çeşmesi & Namazgâhı >> Kadırga Meydanı Sok. >> Kadırga Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi >> I. Süleyman Çeşmesi >> Kadırga Limanı Cad. >> İstanbul Fotoğraf Müzesi >> Çıkmaz Sok. >> Aynül Hayat Hatun Mescidi >> Kadırga Limanı Cad.
Kadırga Meydanı’ndan Gedikpaşa Semtine
>> Gedikpaşa Cad. >> Çadırcı Cami Sok. >> Aya Kiryaki Kilisesi >> Çadırcı Ahmet Çelebi Camisi >> Arayıcı Sok. >> Tiyatro Cad. >> Kumkapı Assomption Fransız Koleji >> Süryani Kilsesi >> Esir Kemal Cami >> Tatlıkuyu Hamamı Sok. >> Dibekli Cami Sok. >> Kürkçübaşı Sok. >> Beyazıt Karakol Sok. >> Pehlivan Sok. >> Yahya Paşa Sok. >> Gedikpaşa Tiyatrosu (Azak İş Merkezi) >> Gedik Paşa Cami Sok. >> Divani Ali Camisi >> Canfeda Kadın Çeşmesi >> Taşdirek Çeşme Sok. >> Emin Sinan Hamamı Sok. >> Bali Paşa Ykş. >> Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi >> Müsellim Sok. >> Sarayiçi Sok. >> Gedikpaşa Surp Hovhannes Kilisesi >> Kadırga Limanı Cad. >> Aya Kiryaki Kilisesi >> Aya Kiryaki Rum Okulu >> Çifte Gelinler Cad. >> Gerdanlık Sok. >> Kumkapı Ayia Panayia Elpida Rum Ortodoks Kilisesi >> Çifte Gelinler Cad. >> Muhsine Hatun Camisi
Dönüş Yolu
>> Tavası Çeşme Sok. >> Babayiğit Sok. >> Kürkçü Kuyusu Sok. >> Çakmaktaşı Sok. >> “Demiryolu Altgeçidi” >> Yenikapı Şehir Parkı >> Kennedy Cad. >> KUMKAPI >> Namık Kemal Cad. >> Yenikapı Kumsalı Sok. >> Alboyacılar Sok. >> YENİKAPI >> M2 Yenikapı-Hacıosman Metro >> MECİDİYEKÖY (D)
Turun Niteliği: Bisikletim Pire🚲 ile “Tarihi Yarımada” Gezileri
Toplam Kat Edilen Tur Mesafesi: 23 km (R1+R2: 14 km) => 37 km
Bisiklete Binme Mesafesi: 15 km (R1+R2: 14 km) => 29 km
Toplam Araç Mesafesi: 8 km
Kullanılan Ulaşım Aracı: M2 (Yenikapı-Şişli) Metro
Toplam Tur Zamanı: 4 saat (13:45~18:15); (R1+R2: 07:15~13:45) => (R1+R2+R3: 07:15~18:15) 11 saat
Toplam Bisiklete Binme Zamanı: 1½ saat; Yürüyüş, Molalar & Ziyaretler 2 saat ½ dakika; Metro ½ saat; (R1+R2+R3: 07:15~18:15) => (R1+R2+R3) 3 saat/8 saat = 11 saat
Hava Sıcaklığı: 20°C (Parçalı, yer yer çok bulutlu)
***…***
(*) Önceki Makale: Tarihi Yarımada I (İlk Tepe): 2. Rota
(*) Sonraki Makale: Islanmış Dallar Esen Ilık Rüzgâra Çiçekler Açmış Bahara
Bir sonraki “İstanbul Gezileri” ajandasında görüşmek üzere; sevgiyle kalın,
Gezenti Şeref