Pire🚲 ile “TÜRKİYE TURLARI” Stanpoli Gezileri: Gün 18
Bisikletim señorita #pire🚲 ile Türkiye Turları ~ “İstanbul” gezilerimin bugünkü güzergâhı, Tarihi Yarımada bölgesi, şehrin ilk tepesinde, Haliç’e paralel, Eminönü meydanı ve meşhur çarşılar bölgesine: Yağkapanı, Unkapanı, Balkapanı, Tahtakale, Mercan, Mahmutpaşa ve Kapalı Çarşı’ya olacak…
BİRİNCİ TEPE 5’inci ROTA
Bu rotama Eminönü’nde, Yeni Cami’nin önünden başlayacağım.
Bisikletimi önce Taksim Meydanı’na, sonra güne bir değişiklik yapıp Yüksek Kaldırım’dan yürüyerek değil, bu kez Karaköy’e F2 Füniküler Hattı’nı kullanarak ineceğim.
Sabahın o eşsiz erken saatlerinde yine Galata Köprüsü’nü geçerek, Eminönü’ne çıkacağım… Eminönü çevresinde muhteşem bir turlama gerçekleştirecek, Haliç kıyısına paralel güzergâhımdaki tarihi ve dini mekân ziyaretlerini art arda gerçekleştireceğim… Sonrasında efsanevi çarşılar bölgesinde turlayacağım… Ve gezimin sonunda geçen turda içimde ukde kalan Eminönü balıkçılar bölgesine selam çakıp emsalsiz Haliç manzarası eşliğinde bir ızgara Uskumru ekmeği mideme gömeceğim… Bol soğanlı ve turşu suyuyla birlikte… Yemeğin üstüne ince belli çayı paylaşacağım sizlerle. Mecidiyeköy’e dönüşüm ise yine geldiğim yoldan olacak.
Beşinci rotamın başlangıç noktası, Mecidiyeköy’ün belalı bayırı.
Yola Çıkış

Turumun başlangıç saati hiç değişmiyor. Tüm hazırlıklarımı yapmış saat tam 07:15’de evin önünden ayrılıyorum. Lati Lokum Sokağı’nın o nefis idman sever nispetsiz yokuşunu tırmanıyorum. Pedal çevirmek hak getire; çoğunlukla itekleyerek…
Gün içerisinde başladığım gibi tamamen bitirmeyi planladığım turumun asıl başlangıç noktası yine Taksim. Dolayısıyla her zamanki hızımla Mecidiyeköy Meydanı’ndan Şişli’ye, ileride Osmanbey ve Harbiye’ye selam çakıp Taksim’e kadar aralıksız pedallıyorum. Hiç sektirmeden yaklaşık yarım saat içerisinde anıtın önüne varıyorum. (07:45)
Taksim
İşte TAKSİM sabahın köründe gene bomboş. Tümden tenha çevresiyle ve polis barikatıyla çevrilmemiş bana açık bu meydanı böyle çıplak görmek işime geliyor doğrusu. Ne önümü kesen var, ne illet takım, ne de peşimden dedikodumu yapan. Çok hoş!!!
[📷 Cumhuriyet Anıtı, Taksim, Nisan 2022.]

Hazır çevrede kimsecikler yok “1 Mayıs” marşını şöyle avaz avaz bağırarak okusam mı?
“Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı”
Hemen arkasından “Türkiye İşçi Sınıfına Selam” marşını.
“Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.”
Tamam yüksek sesle değil ama, MP3 çalarımdan bulduğum marşları çalmanın keyfini yaşıyorum. Oh olsun size. Bak ne kadar yasaklarsanız yasaklayın, ki yasaklar her daim delinmek içindir, ben o yasağınızı deliyor öyle devam ediyorum yoluma. Otuz dört canın anısı önünde saygıyla eğilerek.
Beyoğlu’ndan Karaköy’e F2 Füniküler Hattı
Henüz kundaklı uykusundan uyanmamış İstiklal Caddesi’nde sürüyor, takiben Şişhane’ye, tarihi TÜNEL’e kadar kârlı pedal çeviriyorum. Bugün gişedeki güvenlikçi abiyle herhangi bir terslik yaşamazsam F2 Füniküler Hattı’nı kullanacağım.
Evet, yaşamadım.

Bir güzel kuruldum halatlı metronun tek vagonunun bana rezerve edilmiş özel koltuğuna. 😊
Karaköy
[📷 Galata Köprüsü, İstanbul, Nisan 2022.]

F2 elbette Yüksek Kaldırım’dan yürüyerek inmeye benzemiyor. Bir çırpıda ulaşıyorum köprünün başına.
O mis gibi Haliç manzarası eşliğinde karşı kıyıya kadar hafiften pedallayarak geçiyorum Galata Köprüsü’nün üstünden.
Eminönü

Köprünün güney kıyısında bugünkü turumun başlangıç noktasına, Eminönü Meydanı’na kavuşmuş bulunuyorum. Düşüncelerim karmakarışık. Çocukluk nostaljisinden günümüz gezi hatıratlarına. Gündelik hayatın ilk elden sıradanmış gibi algılanacak kargaşasının yoğun bir tek soluk benzeri canlılıkla yaşandığı o bölgeye yöneliyorum.
Halkın sırt sırta oluşturduğu akıntının yüksek gürültüsünü, dikkatimi bileyip ayrıştırabilirsem, arada patlayan basların, baritonların, tenorların özgün besteleri eşliğinde yaptıkları satışların soloları öne geçecek, bana beklemediğim bir sevinci yaşamanın gücüyle ilgili taze duyguları verecektir.
Gerçi saat henüz o saatler değil. Sabahın geç vakitlerine doğru başlayacak ve akşam gün batımına kadar sürecek.
Hayat Bayram Olsa
Hani durmayıp hep söyleriz ya, “Yine de hayat devam ediyor,” diye… Evet bu cümlenin en güçlü kanıtı Eminönü yöresinde sürüp gidiyor. O yankılanan seslerle sayıya gelmez çeşitlilikteki ürünlerinin satışına koşut bu devinim hayranlık uyandıracak. Bunu biliyorum. Güncel göndermelerin de sık sık yer aldığı duyurulardaki mizah da dikkat çekicidir. Oldukça komik yani. Esnafın tutumu, küçücük bir tezgâhta ne işe yaradığını ilk elde tanıyıp çözmenin zor olan nesnelerin o günkü satışına bir anlamda duyduğu güvenini de açıklar niteliktedir.
Bu coşku ara sıra dokunaklı da olabilir. İşte bu bölgedeki her gün yinelenen müzik notalarla kayda geçmediğinden, belki de bundan, unutulmazdır. Bu masal kentini hâlâ savunan, görünmez katmanlarından sızan geçmişin de uğultusu yer yer öne geçebilir. Tarihte iç içe katlanan değişik yazı karakterleriyle kayda alınmış söylencelerin gerçek ve gerçeküstü büyüsü dehlizlerinde beni bekliyor olacak. Tabii sizi de…
Yeter ki İstanbul’u merak edip, onunla tanışıp, çalışkanlıkla neler sakladığını öğrenelim.
[📷 Yeni Cami, Eminönü, Nisan 2022.]

Burası Bizans döneminde de Osmanlı döneminde de aynı işlevle kullanılmış liman ve balıkhane. Osmanlı Deniz Gümrük Eminliği’ne atfen buraya Eminönü denmiş. Eski zamanlardan kalma ve Bizans’ta varlığını sürdüren liman, Eminönü ile Sirkeci arasındaymış. Bizans’ta, Strategion ve Neorion isimlerini taşıyan, biri askeri diğeri sivil iki liman varmış.
Denizin bir karış yükselse bana dek ulaşacak kıyısına gidip hafif eğilerek baksam, göreceklerimin beni şaşırtacağına adım kadar eminim. Batık kalyonların kırık orta direklerine belenmiş ipeksi yosunların ağır ağır dalgalandığına… Zehir yeşili sedef kabuklarıyla bilinmez deniz yaratıklarının yalımladığı ışık kesitlerinden gümüşten balık sürülerinin aktığına… Sapı kırık bir palanın yüzlerce yıldır hiç paslanmadan nasıl kalabildiğine… Tanıklık etmek için ne çok nesne vardır o derin suların dibinde…
Bahçekapı

Yeni Cami’nin arka tarafına Bahçekapı denmesinin sebebi de, İstanbul’u çevreleyen sur kapılarından birinin burada olmasıymış. Bu kapının, Bizans’taki ismi “Porta Neorion” olsa da kapının çevresinde yaşayan Yahudiler nedeniyle “Porta Judeca” denilirmiş. Hatta Osmanlılar Yahudilere “Çıfıt” dedikleri için de “Çıfıt Kapısı” veya “Şuhut Kapısı” olarak bilinirmiş.
İstanbul’un ilk Sinagogu (İS 318) buralardaymış. Kapısının Yeni Cami arkasında, Arpacılar Caddesi üzerinde olduğu sanılıyor. Bugün surlardan, kapıdan ve kuleden hiçbir iz kalmamış.
Karaylar

İstanbul, Byzantion kenti olduğu zamanlardan beri hep Yahudi nüfusu olmuş. Doğal olarak 330 yılında Doğu Roma İmparatorluğu’na geçtiğinde de şehirde Yahudiler yaşıyormuş. Fatih Sultan Mehmet’in şehre girmesinden önce İstanbul’da yaşayan ilk Türkler de Karay Yahudileriymiş. Bizans döneminde, şehirde iki ayrı Yahudi grubundan birisi Romanyotlar, diğeri ise Karayitlermiş.
Bizans’ta Hıristiyanlık devlet dini olunca, Yahudilerin hayatı zorlaşmış. II. Teodosios Yahudilerin kentin merkezinde yaşamalarına izin vermemiş. Zaman zaman Hıristiyan olmaya zorlanmışlar. Yahudi Seyyah Tudelalı Benjamin, 1160’lı yıllarda İstanbul’u ziyaret ettiğinde, Yahudilerin bir kısım işleri yaptıklarını, zengin Yahudilerin de olduğunu, ancak Bizans’ın Saray Hekimi Mısırlı Salomon dışında, Yahudilerin ata binmesine izin verilmediğini anlatmış. Azınlıkların şehir içinde ata binmesine izin verilmemesi Osmanlı’da bütün azınlıklar için uygulanmış bir kural. Bizans’ta ve Osmanlı’da ancak sarayın hizmetinde çalışan, özel izinli azınlıklar ata binebilirlermiş.
Yahudiler, 1453’te fethin gerçekleşmesi için destek vermişler. Çünkü Osmanlı’nın kenti ele geçirmesinin inanç özgürlüğünü sağlayacağını düşünmüşler. Ayrıca fetih sonrasında Fatih’in “huzur içinde yaşayıp, serbestçe ticaret yapıp, mal mülk sahibi olmaya” davet etmesiyle binlerce Yahudi İstanbul’a yerleşmiş.
1492’de İspanya’dan sürülen Yahudiler (Sefaradlar) Osmanlı topraklarına kabul edilmişler. Sefaradların 40 bini İstanbul’a, diğerleri Osmanlı’nın başka şehirlerine yerleştirilince, Osmanlı Devleti’nin nüfusu 100-150 bin kadar çoğalmış.
Osmanlı’ya, Portekiz’den (1497), Doğu Avrupa’dan da (Aşkenaz Yahudileri) Yahudi göçü yaşanmış. Yahudilerin ayrı mahallelerde oturması zorunluluğu, Bizans’ta olduğu gibi Osmanlı’da da devam etmiş. O sebeple İstanbul’un kimi semtleri Yahudi Mahallesi olarak biliniyor. Mesela; Galata, Hasköy, Balat…
[📷 Yeni Cami, Eminönü, Nisan 2022.]

Gelelim Yeni Cami ve Külliyesi’nin Hikâyesine…
1597 yılında III. Murat’ın eşi, III. Mehmet’in annesi Safiye Sultan’ın isteğiyle külliyenin inşaatına başlayan Davut Ağa, 1598’de vebadan ölmüş. 1603 yılına kadar inşaata mimar Dalgıç Ahmet Çavuş devam etmiş. Fakat bu sırada Sultan III. Mehmet ölünce, Valide Safiye Sultan, Eski Saray’a yollanmış. Böylece külliyenin yapımı durmuş.
Aradan uzun yıllar geçmiş.
1660 yılında bölgede çıkan büyük yangında Yahudi mahallesi harap olmuş. Külliye inşaatı da tamamen metruk hale gelmiş. Hoca Paşa, Bahçekapı, Tahtakale ve Yemiş İskelesi’nde oturan Yahudiler bölgeden zor kullanılarak uzaklaştırılmış. Haliç’in iki yakasına, Balat ve Hasköy semtlerine yerleştirilmişler.
İstanbul, bu olayda olduğu gibi zaman zaman kenti içi göçü de çeşitli sebeplerle yaşamış. Yaşadığı felaketlere çevresinin felaketi de karışınca Yeni Valide Camisi Külliyesi Osmanlı tarihi boyunca yapımı en uzun süren külliye unvanına hak kazanmış. Ahali kendi değerlendirmesini yaparak camiye “Zulmiye Camisi” demiş.
Külliyeyi tamamlamak ve metruk görüntüsünden kurtarmak isteyen IV. Mehmet’in annesi Valide Hatice Turhan Sultan 1661 yılında inşaatı yeniden başlatmış. Ve nihayet 1663 yılında tamamlanmış. Yeni Valide Külliyesi; cami, Mısır Çarşısı, türbe, Hünkâr Kasrı, darülhadis, mektep ve sebilden oluşuyormuş.
[📷 Yeni Cami, Eminönü, Nisan 2022.]

İstanbul deyince kentin simgelerinden ilk akla gelen Yeni Cami’nin üç şerefeli iki minaresi, üç farklı yönde girişi ve avlusunun ortasında da mermerden bir şadırvanı var. Caminin bahçesi ve dış duvarları; yol ve çevre düzenlemesi yapılırken Eminönü trafiğini rahatlatmak için yıkılmış. Külliyenin parçaları olan Darülkurra ve Sıbyan mektebi de yıktırılmış.
Aslında cami yapıldığında denizin hemen dibindeymiş. Bu nedenle kapı girişleri merdivenlerle çıkılacak şekilde yüksek yapılmış. Külliyenin yerinin rivayete göre deniz kıyısında seçilmesi Venedikli olan Safiye Sultan’ın, İstanbul’u Venedik’e benzetmek istemesindenmiş.

Külliyenin dikkat çeken Hünkâr Kasrı, altından yol geçecek şekilde kemerlerin üzerine oturtulmuş.
[📷 Hatice Turhan Valide Sultan Türbesi, Eminönü, Nisan 2022.]

Caminin arka tarafına geçip, çiçek ve hayvan pazarını sağ tarafımda bırakarak pedalladığımda, ileride, sağ köşede, Turhan Hatice Sultan ya da Hatice Turhan Sultan Türbesi’ne geliyorum.
Bu türbe, İstanbul’un en büyük türbelerinden birisidir. Turhan Hatice Sultan (1627-1683), I. İbrahim’in eşi ve IV. Mehmet’in annesidir. Oğlu IV. Mehmet 1648 yılında, 4 yaşındayken tahta geçince, valide sultan olmuş. O sırada kayınvalidesi Kösem Sultan hayattaymış ve devlet işlerinde etkili olmaya devam ediyormuş.
Osmanlı’nın bu iki güçlü kadını hakkında pek çok rivayet bulunuyor. Hatice Turhan Sultan ile Kösem Sultan’ın kıyasıya bir rekabete giriştikleri anlatılır. Giriştikleri rekabet üç yıl sürmüş ve Kösem Sultan’ın boğdurularak öldürülmesi ile mücadele sona ermiş.
Turhan Hatice Sultan, toplam 34 yıl valide sultanlık yapmış. Osmanlı tarihinin en uzun süreli “valide sultanı” unvanını da almış. Sultan 1683 yılında öldüğünde bu türbeye gömülmüş. Türbede, Hatice Sultan ile birlikte beş padişah ve çok sayıda Osmanlı hanedan mensubu gömülü.
[📷 Yeni Cami Kütüphanesi, Eminönü, Nisan 2022.]

Türbe girişinin sağ tarafında III. Ahmet’in yaptırdığı kütüphane var.
Mısır Çarşısı
Sırf bacaklarım biraz çalışsın diye Sirkeci Garı’na kadar kesintisiz pedal çeviriyor ve istasyonda biraz nostalji yapıyorum.

Birazdan geri dönüp aynı yoldan Eminönü meydanına doğru devam ederek Mısır Çarşısı’na gireceğim.
[📷 Mısır Çarşısı, Eminönü, Nisan 2022.]

Mısır Çarşısı, gelirleri ile Yeni Cami Külliyesi’nin bakımının yaptırılabilmesi için Valide Turhan Sultan tarafından 1660 yılında mimar Kazım Ağa’ya yaptırılmış.
Bugün çarşının dokusu da kokusu da değişiyor. Çünkü giderek turistlere hediyelik eşyalar satan dükkânlar artıyor, aktarlar azalıyor.
Çarşı caminin yan tarafına L biçimde inşa edilmiş. Bizans döneminde de burada Venediklilerin ve Cenevizlilerin ticaret yaptıkları “Makron Envolos” isimli bir çarşı varmış.
Mısır Çarşısı, İstanbul’un en eski kapalı çarşılarından birisi. Vaktiyle bu çarşıda satılan şeylerin Mısır’dan getirilmesi nedeniyle “Mısır Çarşısı” ismi verildiği söylenirse de, Mısır’dan alınan vergilerle yaptırıldığı için bu namı almış.
[📷 Mısır Çarşısı, Eminönü, Nisan 2022.]

Devasa alışveriş merkezleri, sattıkları baharatlarla rekabeti deneseler de İstanbul’un baharat cenneti hâlâ Mısır Çarşısı. Çarşının aktarları, baharatlarını öyle güzel düzenliyorlar ki, vitrine yerleştirdikleri baharatların renkleri ressamların tabloları ile, kokuları da değme markaların parfüm kokuları ile rekabet edecek nitelikte.
Bilmece Bulmaca

Çarşılarda, tabela ya da dükkân isimlerinin bulunmadığı eski zamanlarda esnaf kendisini nasıl tanıtıyordu? Ya da tabelası olmayan bir esnafı arayan nasıl buluyordu?
Bunun yanıtıysa şöyleymiş:
Çarşı esnafı, dükkânlarının belli bir yerine bir eşya koyarmış. Mesela fener, gemi modeli, bir levha, ibrik vd. Bu dükkândan alışveriş yapan kişi aldığı şeyden memnun kalırsa, nereden aldığını soranlara, “Mısır Çarşısı’ndaki ibrikli dükkândan,” dermiş. Böylece tabela yazdırmak derdi de olmazmış.
Aktarlara Hücum

Son yıllarda doğal beslenmenin popüler hale gelmesiyle baharatçılara nur yağdı. Ve kadim bilgiler tozlu raflardan, tavan aralarından mutfağımıza pahalanarak döndü. Neredeyse her gün basında ya da televizyon kanallarında yeni ve sahte Lokman Hekimler türedi.
Bizans’ın baharatla ilişkisine gelince…
Bizans yemekleri deyince daha çok balık ve baharat anlamamız gerekiyormuş. Bildiğimiz baharatları da yemeklerinde kullanmışlar. Mesela biberiye, safran gibi.

Andrew Dalby, “Bizans’ın Damak Tadı: Kokular, Şaraplar, Yemekler” kitabında şöyle yazar:
“Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos, sarayına dönerken seyyar tezgâhında meze satan bir kadının yanından geçer. Sıcak çorba içip lahanadan da bir lokma çeker canı. Hizmetkârı saraya kadar sabretmesini söylese de Manuel, satıcı kadının elindeki çorbayla dolu kâseye doğru ilerler. Eğilir. Çorbayı içer. Bol bol da sebze yer. Sonra cebinden bronz bir stater çıkartır ve adamlarından birine uzatır, bunu bozdur, der. Hanıma iki oboloj ver.”
Bizans sokaklarının kargaşası, sokak satıcıları, yemek kokuları… Kitapta anlatılanlar yüzyıllar önce Bizans’ta değil de, sanki bugün İstanbul’un herhangi bir işlek caddesinde veya meydanında geçiyor.
Eski Lokantacılardan Kim Kaldı?

Bu kadar baharattan söz edince bir de lokantaya çevirmek icap eder diyerek yönümü Mısır Çarşısı’na çevirdim. Yeni Cami Meydanı’ndaki kapıdan girdiğimde kapının hemen solunda gördüğüm “Pandeli Lokantası” tabelasının yanına iliştim.
Bu lokanta İstanbul’un en eski ve en ünlü lokantalarından. Denemek bedava. Tavsiye edilir.
Kahve Dünyasının En Lezzetlisi

Mısır Çarşısı’nın, Tahmis Sokağı çıkışında, Hasırcılar Caddesi’nin başında, sol köşede İstanbul’un en eski, en ünlü markalarından Kuru Kahveci Mehmet Efendi Mahdumları’nın dükkânı var. Tanıtımında söylendiği gibi, “Türk kahvesini ilk kez kavurup öğüterek Türk halkına sunan” kişi Kuru Kahveci Mehmet Efendi midir, gerçekten bilmiyorum. Bildiğim, Mısır Çarşısı’na hangi yönden yaklaşırsan yaklaş, o nefis, taze kavrulmuş ve çekilmiş kahve kokusunun büyülü dünyasına girersin.
Ayrıca bildiğim bir şey daha var. Dükkânın önünde yaz kış muhakkak kuyruk olur. Açık duran penceremsi tezgâhında satış yapan delikanlıların elleri adeta motor gibidir, otomatik çalışır. Önlerine yığdıkları farklı büyüklükteki kahve paketlerini müşteriye uzatır. Seri şekilde paranın üstünü geri çevirirler. Öndeki müşteri de alışkanlıktır, işi görülünce sırayı ivedilikle arkadaki alıcıya bırakır.
Tarihte Kahvenin Öyküsü

Gelelim kahvenin geçmişine…
Kahvenin tarihi ilginç söylencelerle doludur. Bir rivayete göre kahvenin tarihçesi, İS 850 yıllarına kadar uzanıyormuş. Etiyopyalı bir keçi çobanı, keçilerinin bir şey yiyip, yedikten sonra da canlandığını görmüş. Kendisi de bu meyveyi denemek istemiş. Yediği şey, hoşuna gidince de, bu tohumu herkese anlatmış ve giderek kahvenin ünü yayılmış. Böylece üretimi de başlamış.
Gerçekte ise kahvenin anavatanı Habeşistan (Etiyopya) sayılıyor. Etiyopya’da insanlar kahveyi yüzlerce yıl, bulamacından ekmek, peksimet gibi şeyler yaparak tüketmişler. 15’inci yüzyılda Habeşistan’dan Arabistan’a geçen kahve daha sonra Osmanlı’ya ulaşmış. Avrupa’ya da Osmanlı’dan gitmiş.
Kahvenin Müslüman içkisi olduğu gerekçesiyle papa, Hıristiyanlara bu içkiyi yasaklamış. (Maalesef din adına insanları ve toplumları afyon gibi uyutan yobazların dünyası bir tane değil ki!) Uzun zaman sonra Papa Clementus’un kahve içmenin günah sayılmayacağını söylemesiyle Hıristiyanlar da kahve içmeye başlamışlar.
Osmanlı’nın Kahve İhracatı

Bir başka anlatıma göre, Osmanlı sefiri olarak görev yapan Süleyman Ağa, 1669 yılında mezeli konuşkanlığı ve hoşsohbet kahve davetleriyle Paris sosyetesini kahveye bulaştırmış. Bir rivayete göre kahve, Osmanlı’dan Avrupa’ya bir savaş nedeniyle ulaşmış. Osmanlı Ordusu, Viyana Kuşatması esnasında yanlarında kahve çuvallarıyla gitmişler. Viyana kapılarından geri çekilirlerken, Osmanlı Ordusu çuvallarla kahveyi orada bırakmış. Bir Avusturyalı Osmanlı’nın bu şeyi içtiğini bildiğinden, Viyanalılara bu içeceği sunmuş, kahveyle tanıştırmış.
Kahvenin Osmanlı’daki serüveni Kanuni döneminde, Yemen Valisi Özdemir Paşa’nın saraya getirmesiyle başlamış. “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde de konusu edilmiş, izlemiştik.
1615’te Venedik tacirleri Osmanlı’da hayran kaldıkları bu lezzeti ülkelerine götürmüşler. 1650’de Osmanlı’dan Marsilya’ya kahve ihraç edilmeye başlanmış.
Rüstem Paşa Camisi

Cenevizlilerin, sonra da bankerlerin Galata’sının yüzünün dönük durduğu Eminönü yakasının ışığı da çok başkadır. Duyuları uyanık gezginlerinden kaçmaz bu tanımsız ışık. Kulakları duymazlaştıran bağırışları isteksiz ziyaretçileri bile serüvenlere hazırlar. İstanbul’un en eski ticaret topraklarının uzandığı Eminönü yöresi, taşı, demiri, mermeri, ahşabı, camı ile bir çiçek dürbününün baştan çıkarıcı tükenmez değişimini sunar görebilenlere.
Kurukahveci Mehmet Efendi’nin olduğu yerden Mısır Çarşısı’nı arkama alıp, Hasırcılar Caddesi boyunca ilerliyorum. Kim ne derse desin, İstanbul’un en görülecek yapılarından birine doğru. İşte, Hasırcılar Caddesi’nin, Mahkeme Sokağı’nı kestiği noktada, sağda 1560 tarihli Rüstem Paşa Camisi yer alıyor.
Rüstem Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın Boşnak asıllı damadı. Paşa, Hürrem Sultan’ın kızı Mihrimah Sultan ile evlenmiş önemli bir şahsiyet.
Osmanlı Veziriazamından Zat-ı Muhteremleri

Uzun süren Kanuni döneminin en önemli iki sadrazamından biridir Rüstem Paşa. Birincisi, Süleyman’ın arkadaşı ve ilk sadrazamı İbrahim Paşa’dır. Oldukça tipik bir Osmanlı paşasıdır İbrahim. Asker, devlet adamı, diplomat vb. Kudretli ve gururludur. Süleyman’ın sevgili karısı Hürrem’in kendi oğullarıyla ilgili kişisel planlarına uymayınca hayatından olur.
Hırvat asıllı, Enderun’dan yetişme Rüstem ise çok başka tiptir. Şövalyelikle pek ilgisi olduğu söylenemez. Kurnazdır. Bir sadrazamdan çok bir sarrafın ihtiyaç duyduğu türden iktisat bilgilerine sahiptir. Hırslıdır. Ve entrikadan korkmaz. Herhalde olağanın dışında bazı özellikleri vardır ki, Kanuni onu daha üçüncü vezirken gözüne kestirmiş ve Hürrem’den olan kızı Mihrimah ile evlendirmeye karar vermiştir. Ancak bunun için biraz daha yükselmesi, yükselmek için de belirli görevlerde bulunması icap etmektedir.
Diyarbakır’a tayin edilir.
Devamını tarihe geçmiş bir söylentiden aktarayım…
Kehle-i İkbal (İktidar Biti)
Zira pek sevilmediği anlaşılan Rüstem Paşa hakkında rivayet o kadar çoktur ki.
Bir tanesi şöyledir:
Kanuni, çok düşkün olduğu biricik kızı Mihrimah Sultan’ı o sırada Diyarbakır Valisi olan Rüstem Paşa ile evlendirmek istemiş. Bu niyet duyulunca, Rüstem Paşa’nın cüzamlı olduğu dedikodusu almış yürümüş. Sultan Süleyman hemen hekimbaşını çağırıp, hastalıkla ilgili bilgi almış. Hekimbaşı başka belirtileri anlatmış. Bir de “Cüzamlının üstünde bit yaşamaz,” demiş. Bunun üzerine söylentinin doğruluğunu öğrenmek için arkasından Diyarbakır’a gizlice bir heyet göndermiş. Doktor odasını ararken Rüstem Paşa’nın çamaşırında bit bulmuş. Ve kısa sürede saraya paşanın üzerinde bit bulunduğuna dair müjdeli haber ulaştırılmış.
Böylece Kanuni de Rüstem Paşa’yı sadrazam yapmış ve kızıyla da evlendirmiş.
Rüstem Paşa, “temize çıkınca”, yani yıldızının parlamasının, ensesinde bir bitin bulunmasıyla gerçekleştiği duyulunca devrin şairlerinden biri şu dizeleri yazmış: “Olacak bir kişinin bahtı kavi, talii yar / Kehlesi dahi mahallinde anın işine yarar” … (Kişinin kaderi güçlü, talihi kendisine yar olunca, biti bile onun işine yarar) …
Sonraları, Rüstem Paşa’nın gücü ve saltanatı bu bit olayıyla ilişkilendirilip, “Kehle-i İkbal” (İktidar Biti) olarak anılır olmuş.
Sadrazamın Entrika İcraatı
Rüstem sadrazam olunca, Süleyman’ın sevgili büyük oğlu Mustafa’yı öldürtmesi için gerekli entrikalara girişir. Böylelikle kayınvalidesinden olma şehzadelere saltanat yolunu açar. Yeniçeriler Mustafa’yı çok sevdiği için bir süre sadrazamlıktan uzaklaştırılır. Bir süre sonra, yerine getirilen Ahmet Paşa’nın idam edilmesini sağlayarak geri gelir.
Rüstem’in Dehası Osmanlı’da Tımar Sistemi

Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı İmparatorluğu doruk noktasına erişir. Bu aynı zamanda sınırına da varmış olduğunun belirtisidir. Gelir statikleşmiştir. Ama gider sürekli artmaktadır. Çünkü merkezin zorunlu harcamaları çok yüksektir. Rüstem Paşa bu duruma el koyar. Çare arar ve bulur.
Geleneksel tımar sisteminde, ekilebilir tarlaların kullanım hakkı birilerine veriliyor, o da savaş zamanında toprağın gerektirdiği sayıda askerle orduya katılır. Rüstem, nakit sıkıntısını gidermek için tımarların kullanım hakkını peşin para karşılığında devretmeye başlar. O zaman tımar beyleri de verdikleri parayı köylüden çıkarmaya çalışır. Kısa vadede nakit bulunur. Uzun vadede ise sistem çöker. Böylece Rüstem Paşa da uzun vadede yıkım getirmiş ekonomik “dâhi”lerin kalabalık safına katılır.
Açıkçası, Rüstem Paşa’nın bu “yeniliği”nin kaçınılmaz olduğu da söylenebilir. Para ekonomisi bütün dünyada egemen olmuştur artık. Ve öncelikle kaynak parayı sağlayacak bir çözüm gerekiyordur. Osmanlı da bu koşullara böyle bir yöntemle geçmek zorunda kalmıştır.
Harun Gibi Geldi Karun Gibi Zengin Oldu
Rüstem Paşa’nın serveti dillere destan olmuş. Önce zenginleşip sonra malı müsadere edilenlerin grubuna da katılmış. O dönemin zenginlik anlayışı, pratik işe yaramayan pek çok değerli eşyayı biriktirmeyi gerektirmektedir. Rüstem’de bunlardan çok varmış. Ama tarlaları, tuzlaları, yani işletilen ve sürekli gelir getiren türden üretken serveti de hiç eksik değilmiş.
[📷 Rüstem Paşa Camisi, Eminönü, Nisan 2022.]

Paşa, yaptıracağı cami için arsa arıyormuş. O zaman bu caminin yerinde Hoca Attar Halil Ağa Mescidi varmış. Rüstem Paşa, yaptıracağı cami için mescidin bulunduğu bu alanı beğenince, mescidin kaldırılmasını istemiş. Mimar Sinan’ın tasarlayacağı, kendisinin yaptıracağı cami için ahşap mescit kaldırılmış. Ama bu sefer de hoşnutsuzluğa ve tartışmalara sebep olmuş. Paşanın gücü karşısında mescidin yıkılıp kaldırılması zaten sevilmeyen Rüstem Paşa’nın kötü ününe ün katmış.
[📷 Rüstem Paşa Camisi, Eminönü, Nisan 2022.]

Çinileri ile ünlü cami, bahsettiğim gibi bir Mimar Sinan eseri. 1562 yılında, Rüstem Paşa’nın ölümünden bir yıl sonra tamamlanmış. 16’ncı yüzyılın en güzel çini örnekleriyle bezeli. Padişah kadar güçlü olan Rüstem Paşa’nın yaptırdığı cami, padişahların yaptırdığı camiler kadar büyük ve ihtişamlı olmamış ama güçlü ve hırslı paşanın, gösteriş ve büyüklüğü çinilerle sağlamaya çalıştığı söyleniyor. Çinileri hem İznik’ten hem Kütahya’dan getirtmiş.
Doğrusu, çinilerin duvarlar yerleştirilme biçimi insanı şaşırtıyor. Caminin hem içi hem de son cemaat yerinin duvarları çinilerle kaplı. Çinilere tek tek bakıldığında her biri birbirinden güzel renk ve desenler insanı etkiliyor.
İstanbul’un Çarşılar Bölgesi
[📷 Eminönü, İstanbul, Nisan 2022.]

İstanbul’un gelişmesinde Haliç’in önemli bir rol oynadığını bir kez daha anımsatmak isterim. Bu güvenli limanın sağladığı avantajla durmadan büyüyen şehirde, ticaret ve iş hayatı da doğal olarak Haliç kıyısına yakın bölgelerde gelişmiş. Bu durum Bizans ve Osmanlı dönemlerinde değişmemiş.
Örneğin bugün “Uzunçarşı” diye addedilen ve dükkânlar, işyerleriyle dolu caddenin adı Bizans zamanında Makros Embolos’tur. Tabi o zaman da şehrin başlıca çarşısıdır.
Bizans’ta da ticaret ve imalat öncelikle Haliç kıyısında yoğunlaşmış. Ayrıca şehrin başka bölgelerine de buradan yayılmış. Örneğin Ayasofya’nın karşısında yıkıntısı görülen Ayia Maria Kilisesi’ne “Halkoprateia” deniliyormuş. Çünkü burada bakırcılar toplanmış. Buradan Constantinus forumuna doğru gene işyerleri yoğunmuş. Ayrıca bugünkü Koska’da kalburcular, Eğrikapı (Kaligaria) çevresinde ayakkabıcılar toplanmış. Sanırım bazı durumlarda Osmanlı loncaları aynı işi yapan Bizans loncalarının yerine yerleşmiş olmalı.
Osmanlı döneminde İstanbul nüfusu sürekli arttığı için işyerlerinin, hanların kapladığı alanlar da gittikçe genişlemiş. Mahallelerde bakkal ve manav gibi temel gündelik ihtiyaçları karşılayan dükkânların varlığı söz konusudur. Bunun dışında mal satın almak için bunun yapıldığı belirli yerlere gidilirmiş. Ayrıca, İstanbul’da her zaman çok sayıda seyyar satıcı olmuştur. İşsizliğin ve şehre göçün birlikte arttığı şimdiki dönemde işportacılık ve gezici satıcılık rekor düzeyde yaygınlaşmıştır.
Sanki Bugüne Parmak Basmış Dünün Dünyası

İstanbul, bu kalabalık nüfusuyla, her zaman bir tüketim şehri olduğundan başkentti. Ve imparatorluk başkent halkını rahat yaşatma gereğini duyuyordu. Bunun nedeni, Bizans veya Osmanlı devletlerinin demokrasi düşkünlüğü ya da “refah devleti” olma özlemi değildi elbette. Ama normal zamanda güdülecek bir sürü gibi görülen halk, yokluğun uzaması durumunda, birdenbire ayaklanabiliyordu. O zaman da zapt edilmez bir güç haline geliyordu. Bunun için tüketim dengelerinin çok fazla bozulmamasına dikkat etmek gerekiyordu.
Son zamanlarında Roma’da, işsiz ve parasız halk kitlelerine bedava ekmek, ‘annona’, dağıtılırmış her gün. Böylece isyan etmemeleri sağlanırmış.
Payitahtta isyan, başka hiçbir yerdekine benzemez!
Osmanlı döneminde şehrin ticaret hayatının temelinde bu yatıyordu. Halkı doyurmak. Hoşnutsuzluktan çıkacak kargaşalığa meydan vermemek. Başkentin ihtiyaçlarının yeterince karşılanması için gerekli malları üreten bütün bölgeler her yıl ürünlerinin bir bölümünü İstanbul’a göndermekle yükümlüdür. Gönderme yükümlülüğünün yanı sıra, fiyat kısıtlamaları da vardır. Çünkü bu malların, alınması zorlaşacak ölçüde pahalanması da huzursuzluğa yol açmaktadır. Bu gibi yöntemlerle sonuçta şehir halkı rahat etmiştir. Başka yerlerde akla gelmeyecek ayrıcalıklara sahip olmuştur. Ama imparatorluk içinde sermaye birikimi de gerçekleşememiştir.
Yarı-Sömürge Düzende Üreten Şehirden Tüketen Şehre

Elbette, İstanbul’da üretim vardı. Ama kendi tüketimine yetecek ölçekteydi. Ülke çapında bir pazar anlayışı gelişmemişti. Böylece, stratejik öneminden ötürü bütün ülkeyi sömürür durumda olan İstanbul kendisi de kayda değer bir sermaye birikimi yaratamadı. Saray zaten çeşitli nedenlerle zengin adam istemiyordu. İmparatorluğa giden yolun çeşitli evrelerinde merkeze siyasi rakip olabilecek toprak sahibi bir aristokrasinin oluşması engellenmişti.
Para da başka türlü bir nüfuz ve iktidar kaynağıydı. Saray burada kendine özgü bir yöntem uyguluyordu. Bireylerin zenginleşmesine bir dereceye kadar göz yumuluyordu. Zenginleşen birey, aldığı rüşvetle küpünü dolduran bir vezir de olabilirdi, sözgelişi Yeniçeri ocağının iaşesini biraz hileli biçimde karşılayan gayrimüslim bir bezirgân da. Ama bir sınıra gelinince, saray bu birikmiş serveti müsadere eder, çoğu zaman malına el konulan kişi hayatını da kaybederdi.
Değişen Dünya Konjonktürü

Batı Avrupa ülkeleri feodalizmden kapitalizme geçerken Osmanlı İmparatorluğu bu tür baskıları çok daha geç hissetmiştir. Zira İmparatorluk hâlâ güçlü görünüyordu. Sistemde temel bir aksama olmadığı düşünülüyordu. Nitekim, kapitalizmin gelişmesinin yarattığı sancılar, örneğin sınıfsal uçurumlar, kutuplaşmalar dünyanın bu coğrafyasında yaşanmadı. Diğer taraftan, merkantalist kapitalizmi uygulayan Batı ülkeleri, kapitülasyonların da yardımıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nu pazar haline getirirken, burada üretimin artmasını ayrıca geciktirdiler. Öyle ki, 19’uncu yüzyılda durumun kötü olduğu ve böylece yürümeyeceği iyice anlaşıldığında, büyük ölçüde iş işten geçmişti.
Bu yüzyılda bozulan dengeleri düzeltmek, dünyada kabul gören yol yordamı uygulamak için birçok çabaya girildi. Ama beklenen sonuçlar elde edilemedi. Ayrıca, bu yeni sitemin Osmanlı toplumuna gelişi, ortaya yeni bir sınıf çıkardı. Galata ve Beyoğlu tarafındaki gayrimüslim tüccarlar, bankerler, sarraflar… Başka bir deyişle, ağırlıkla Tarihi Yarımada’da yaşayan ve çalışan Osmanlı iş çevreleri bu yeni sistemle çok çabuk ve doğrudan eklemlenemedi. Çünkü yapısı buna hiç uygun değildi.
Kapıda Cumhuriyet Hoş Geldi Sefa Geldi

Gene de zamanla birçok şey değişti. Özellikle 20’nci yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda Cumhuriyet’in kurulmasıyla kozmopolit imparatorluktan ulus devlete geçiş süreci başladı. Gayrimüslim burjuvazinin büyük kısmı çeşitli zamanlarda ve çeşitli nedenlerle İstanbul’u ve Türkiye’yi terk ederken bir yerli burjuvazi de gelişti. Bu yeni koşullarda İstanbul Türkiye’nin başlıca sanayi merkezi haline geldi. Bugün de öyle. Artık siyasi başkent değil. Ama ekonominin kalbi İstanbul’da atmakta. Tabii buna ve başka üstünlüklerine bağlı olarak, siyasi ağırlığı da hâlâ var.
Eski tüketim şehri böylece üretmeye ve ürettiğini ulusal pazara sürmeye başladı. Böylece, yalnız mal alan değil, mal gönderen bir merkez haline geldi. Yıllar içerisinde, yurtdışı pazarlara mal ihraç etme aşamasına da geçti.
Tabii, bu sanayileşme şehrin her zaman kalabalık olan nüfusunu patlamalarla büyüttü. Şehrin çevresinde, kısa zaman diliminde, üç dört İstanbul daha kuruldu.
Eminönü Bölgesi’ne Gelince

Rüzgâr gülü Eminönü her parseliyle etkileyicidir. Ben, okyanuslar ötesinden, baharat yollarından taşınmış olmayan hayvanların derisinden dabaklanarak gerilmiş sayfalarından birinden seçtim mıntıkamı. “Çarşılar Bölgesi” güzergâhı…
Bir iki milyonken, yol alıp beş sonra on milyonu aşan sonra da yirmi milyona merdiven dayamış nüfusunun med-cezirleriyle zorladığı bu güçlü kentte yola tercih koyuyorum. Kubbeli camilerinin, kubbeli hanlarının, çarşılarının esinleri derinleştiren karşılaşmalarımdan birisine daha yöneliyorum.
Öyle bir rota ki, tıpkı öncekileriyle benzerlik taşıyor. Ana yollar, ara sokaklar, yokuşlar, merdivenler. Gir çık, gir çık… Doyamam…
Benim şimdi gezmeye devam edeceğim “Çarşılar Bölgesi” bu yeni gelişmelerle tam olarak bütünleşmemiştir, diyebilirim. Ne var ki, aksak ve güçsüz yürüyen “modernleşme” bu geleneksel iş hayatını silip süpürmedi. Bilakis, eski ile yeni bu alanda da kendine özgü bir biçimde aynı sisteme eklemlendi.
Nasıl unutabilirim ki?
Özellikle, 80’li ve 90’lı yıllarda Doğu Avrupa ülkelerinin bavullu turistleri de bu bölgedeki alışveriş kaosuna katılmışlardı. Günümüzde ise AVM’lerden çıkmak bilmeyen Orta Doğu’nun Arapları istila etmekteler çarşı pazarı.
Ragıp Gümüşpala Caddesi

Rüstem Paşa Camisi’nden çıkınca, sahil yoluna, Ragıp Gümüşpala Caddesi’ne doğru hareket ediyorum. Buradaki ara sokaklar çok güzel. İnsanın keyifle alışveriş yapabileceği bir merkez. Tenekeciler, sepetçiler, çanakçılar, sobacı takımı, hasırcılar… Göz atmadan ilerlemeye hiç niyetim yok. Evet, biraz zamanımı alacak. Ama turun da anlamı bu değil mi. Gez, gör, anlat…
Birine girip diğerinden çıkıyorum. Sonra ötekine giriyor, berisinden çıkıyorum. Ne sattıklarını ilk bakışta anlayamadığım kimi dükkânlar da var. Ayrıca bu ara sokaklarda hiç ummadığım yapılara ve de sürpriz detaylara rastlayınca keyifleniyorum.
Tahtakale, Mercan, Mahmutpaşa’da vitrinlere, tezgâhlara, halkın alışveriş eğilimlerine göz atarak gezmek gerçekten çok keyifli. Birazdan detaylarıyla anlatacağım.
Kıyı Şeridinde Pedallamak

Şimdi ilkin kıyı boyuna göz atacağım.
Ragıp Gümüşpala Caddesi’nin karşısına, deniz kıyısı tarafına geçiyorum. Haliç turumdan da hatırlayabileceğiniz gibi hepsi yan yana olan Ahi Çelebi Camisi, Zindan Han, Baba Cafer Kulesi ile Bekri Mustafa Türbesi görüş alanımız içerisinde. Tekrar olacak belki ama yine anlatmakta bir kusur görmüyorum.
Bu alanda daha önce bulunan pek çok tarihi yapı 1950’lerde, 1970’lerde ve 1980’lerde çeşitli gerekçelerle yıkılmış ve yok edilmişler. 50’lere tanıklık edemedim, çünkü henüz hayata merhaba dememiştim. 80’lerin de ancak son yılına yetişmiştim. Öncesinde İngiltere’de olduğumdan olayları yakından yaşadığımı söyleyemem. Fakat 70’ler öyle veya böyle gözümün önündeydi ve Anadolu’dan akın akın gelen kontrolsüz insan göçünün kalabalıklaştırdığı ve yozlaştırdığı İstanbul, yıkım çılgınlığına da son sürat ilerliyordu. İstanbul’un gerçek sakinleri (!?) sayıca azalmış, nüfusun küçük bir oranına sahip olarak yaşama devam ediyorlardı. Apartmanlaşmanın tavan yaptığı yıllardı.
Halbuki, Eminönü bölgesi geçmişinde çok güzel bir bölgeymiş. O tarihlerden sadece birkaç yapı günümüze ulaşabilmiş.
[📷 Zindan Han, Ragıp Gümüşpala Cad., Eminönü, Nisan 2022.]

*Fotoğraf önceki “Haliç” turumdan.
Karşıya geçerken gördüğüm, sahildeki eski, büyükçe bina Zindan Han. Bu bölgedeki tek sur kalıntısı olan bir kuleye bitişiktir. Kule, Bizans İmparatorluğu döneminde yaptırılan Haliç surlarının Eminönü’nde ayakta kalabilen parçası.
Galata Köprüsü’nün sol tarafındaki bu alana Zindankapı deniyor.
[📷 Baba Cafer Kulesi, Ragıp Gümüşpala Cad., Eminönü, Nisan 2022.]

*Fotoğraf önceki “Haliç” turumdan.
Kule ise “Baba Cafer Kulesi” olarak biliniyor. Bizans’ta ve Osmanlı’da önce kadınlar hapishanesi, sonra borçlular hapishanesi olduğu için bu bölgeye Zindan Kapı denilirmiş.
Baba Cafer olarak tanınan Seyyit Cafer’in türbesi, Zindan Han’ın içinde.
Burası “Binbir Gece Masalları”nda adı sık sık geçen Halife Harun el Reşit’in Bizans’a İmparatoriçe Irini’ye elçi olarak gönderdiği Cafer’in yaşamının bir bölümünü geçirip öldüğü yermiş. Baba Cafer olarak ünlenen elçi, Evliya Çelebi’ye göre “Bizans imparatoruna sövdüğü için” kuleye hapsedildikten bir süre sonra ölmüş. Hapsedildiği kuleye gömülmüş.
İstanbul’un en ilginç adak yerlerinden birisi bu Baba Cafer Zindanı’ymış. Borçluların, borçlarını ödeyip serbest kalabilmeleri için adak adama geleneği varmış. Türk tarih öğretmeni, tarihçi ve yazar Necdet Sakaoğlu’na göre, Padişah III. Mustafa paraya düşkün bir padişah olduğundan Baba Cafer Zindanı’ndaki borçlular için yüzde elli bir indirimli “adak kampanyası” başlatmış. Böylece hazineye ek gelir sağlamış.
[📷 Ahi Çelebi Camisi, Ragıp Gümüşpala Cad., Eminönü, Nisan 2022.]

Az ileride, sahildeki küçük cami, 16’ncı yüzyıl yapısı olan Ahi Çelebi Camisi.
Eminönü’nde Haliç kıyısında, Zindan Han’ın hemen yanı başındaki bu caminin tam olarak kim tarafından ve hangi tarihte yapıldığı bilinmiyor. Cami yapı olarak bir orijinalliğe sahip olmamasına rağmen önemli. Çünkü tarihimizin renkli şahsiyetlerinden, 17’nci yüzyılın büyük gezgini, sevgili abartmalarıyla ünlü Evliya Çelebi’nin, gençlik çağlarında gördüğü ünlü seyahat rüyasındaki cami, işte tam burası.
Hikâyesi şöyle:
Çelebi bir gün bir rüya görür. Rüyasında, İstanbul’da, Yemiş İskelesi civarında, içinde bulunduğum Ahi çelebi Camisi’ndedir. Bu esnada camide kalabalık bir cemaat ve bu cemaatin arasında da Hz. Muhammet vardır. Çelebi çok heyecanlanır. Bir türlü, Hz. Muhammet’in yanına yaklaşmaya cesaret edemez. Cemaatten birisi bunu fark edince, onu Hz. Muhammet’in yanına götürür. Çelebi heyecandan ne diyeceğini bilemez haldeyken, aklından şefaat dilemek isteği geçer. Tam “Şefaat ya Resulallah!” diyeceği sırada ağzından “Seyahat ya Resulallah!” çıkar.
Evliya Çelebi, rüyasından heyecanla uyanır. Ve 70 yaşına kadar sürecek olan seyahat macerası başlar.
Kuşkusuz onun yaşadığı yüzyılda seyahat etmek uçak, vapur, tren, otobüs, otomobil kullanma şansına sahip olan bizlerin yaptığı seyahatlere benzemiyordu.
Konu gezenti dünya olduğunda, Evliya Çelebi, tanışabilseydim çok severdim diye düşündüğüm kişilerin başında geliyor. Bu yüzden onun kalın ciltli Seyahatnamesi başucu kitaplarımdan biridir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir” kitabında, “Ben Evliya Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum ve bu yüzden de daima kârlı çıkarım.”
[📷 Çocuklar Hapishanesi, Ragıp Gümüşpala Cad., Eminönü, Nisan 2022.]

Caminin yanındaki yarı yıkık binanın çocuklar hapishanesi olduğu söyleniyor. Buradaki iki 19’uncu yüzyıl hanının çatı katı da lokanta haline getirilmiş.
[📷 Bekri Mustafa Türbesi, Ragıp Gümüşpala Cad., Eminönü, Nisan 2022.]

“İçelim ab-ı hayatı, neş’e verir bedene
Allah rahmet eylesin rakıyı icat edene.”
Efsanevi bir ayyaş olan Bekri Mustafa’nın mezarının da burada olduğu iddia ediliyor. Buna inanıp inanmamak kişinin öznelliğine bağlı.
“Ayyaşların Piri” Bekri Mustafa nüktedan, hazır cevap, hoşsohbet bir zatmış. Devrine göre iyi eğitim almış olmalı ki, padişahın sofrasında bulunmuş. Alkol, tütün, afyon ne varsa yasaklayan, yasağa uymayanları ölümlere yollayan IV. Murat, rivayete göre sohbetine doyamadığı için Bekri Mustafa’yı öldürmeye kıyamamış.
Rivayet bu ya, Sultan IV. Murat’ı içkiye Bekri Mustafa alıştırmış.
Ayyaşların piri devrinin önemli isimleri Legari ve Evliya Çelebi’nin de ahbabıymış. Bekri Mustafa’nın ismi eski zamanlarda meyhaneleri ile ünlü olan Balat Mahallesi’nde, Hızır Çavuş Mescidi’nin hemen yan tarafındaki sokağa verilmiş.
İstanbul’da başka Bekri Mustafa sokağı var mı bilmiyorum. Tıpkı Neyzen Tevfik gibi, zamanının baskıcı ortamında bir muhalif, meczup olarak yaşamış Bekri Mustafa, bugün de pek çok hikâye ve fıkranın kahramanı olarak yaşamaya devam ediyor.
Bekri Mustafa, daha 41 yaşındayken ölmüş. Vasiyeti üzerine balık pazarı meyhaneleri yakınına, yani şimdi bulunduğum yere gömüldüğüne inanılsa da, mezarının Edirnekapı’da olduğunu iddia edenler de var. Hazretin evliyalıkla alakası yok, ama evliyalardan medet uman saf halkımız, Türk, Rum, Ermeni, Yahudi pek çok kadın içkiye alışmış kocalarını, evlatlarını bu illetten kurtarsın diye Bekri Mustafa’nın mezarını türbeye çevirmiş. Buraya gelip dua ederlermiş. Ve buradan aldıkları toprağı da eşlerinin, çocuklarının yemeklerine katar, böylece onları içkiden kurtaracaklarına inanırlarmış.
1980’lere kadar Bekri Mustafa burada sakin, huzurlu yatarken İstanbul eski Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın yaptığım yıkımlar sırasında Bekri Baba’nın kırılan mezar taşını ve sandukasını esnaf kaldırmış. Ve şu an bulunduğu Şeyh Abdülrauf Şamadani’nin türbesine nakletmiş.
Bekri Mustafa Hikâyesi Anlatmadan Geçmek Olmaz

Bekri Mustafa, yoksul bir mahalle camisinin önünden geçerken, musalla taşında bir tabut duruyormuş. Fakat namazı kıldıracak imam yokmuş. Cemaatin beklemekten canı sıkılmış. Başında kavuğu, sırtında cübbesiyle Bekri Mustafa’yı oradan geçerken görünce bekledikleri hoca geldi zannedip namazı kıldırmasını istemişler.
“Yok, ben hoca değilim” deyinceye kadar, Bekri Mustafa kendisini ön saflarda bulmuş. Çaresiz, cenaze namazını kıldırmış. Sonra eğilip, tabutun örtüsünü açıp ölüye bir şey fısıldamış. Cemaat şaşkınlıkla ölüye ne söylediğini sorduğunda Bekri, “Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın halini ahvalini sorarlarsa, Bekri Mustafa imam olmuş dersin. Onlar durumu anlarlar, dedim,” demiş.
İki Köprü Arasında

*Fotoğraf önceki “Haliç” turumdan.
Şimdi, arkamda kalan Galata Köprüsü’nden, Ragıp Gümüşpala Caddesi üstünde Unkapanı Köprüsü istikametinde pedallıyorum.

“Yemiş İskelesi” olarak anılan iskeleden bugün iz yok.
Diğer taraftan, bu bölgede geçmişte bekâr odaları varmış. İstanbul’a geliş gidişler her dönemde problem olmuş. İstanbul’a özellikle bekâr olarak gelenlerin denetimi de önemli bir sorunmuş. Osmanlı topraklarında seyahat etmek, bir yerden bir yere girmek denetim altında tutulurmuş. İcazet, yol izni, mürur tezkeresi (bir nevi iç pasaport) gibi belgeler olmadan hareket edemez, İstanbul’a da giremezmişsiniz. Bu belgeler için bir de harç ödenirmiş. Bu uygulama yalnızca Osmanlı tebaası için değil, aynı zamanda ecnebiler için de geçerliymiş. Yabancılar seyahat izinlerini kendi ülkelerinin elçiliği aracılığıyla alırlarmış. Kısacası İstanbul’a vize ile girilirmiş.
[📷 Kantarcılar Mescidi, Ragıp Gümüşpala Cad., Eminönü, Nisan 2022.]

Karşı sırada, Unkapanı’na kadar üç eski cami bulunuyor. Birincisi, Eminönü Kantarcılar Camisi. “Sarı Timurcu Mescidi” olarak da biliniyor. 1460 yıllarında Sarı Timurcu Mevlâna Muhittin Efendi tarafından inşa edildiğinden.
Ragıp Gümüşpala Caddesine de cephesi olan caminin girişi arka paralel sokak, Kıble Çeşme Caddesi’nden. Çok fazla onarıldığı için eski şeklini kaybetmiş. Burada hâlâ terazi satılıyor. Hatta, elektrikli olanları da.
[📷 Üç Mihraplı Cami, Ragıp Gümüşpala Cad., Eminönü, Ağustos 2018.]

Yolumun üstündeki camilerden ikincisi, Kazancılar Mescidi. Zamanla eklenen yeni binalardan ve üç tane mihrabı olmasından ötürü “üç mihraplı” deniyor. 1469-1478 yıllarında Kırımlı Hoca Hayrettin tarafından inşa ettirilmiş.
Kantarcılar Camisi’ni geçtikten sonra, Kıble Çeşme Caddesi’nin ismi Küçük Pazar Caddesi olarak değişiyor. 1980’ler öncesi bu bölgede İstanbul meyve ve sebze hali bulunduğu için ve halin yarattığı keşmekeşlik içerisinde adeta harap bir şekilde bulunan cami, halin buradan kaldırılması ile ortaya çıkmıştır.
Unkapanı
[📷 Yavuzer Sinan Camisi, Ragıp Gümüşpala Cad., Eminönü, Ağustos 2018.]

*Fotoğraf önceki “Tarihi Yarımada” turumdan.
Az sonra, 200 metre kadar ilerideki üçüncü camiye ulaşmış bulunuyorum. Artık burası Unkapanı bölgesi. Cami, ayrıca “Sağrıcılar” olarak da biliniyor.
Mimari açıdan bir özelliği olmayan bu küçük caminin benim için önemi Yavuzer Sinan’ın Evliya Çelebi’nin büyük dedesi olmasıyla alakalı. Evliya Çelebi, caminin hemen yanındaki bir evde doğmuş, büyümüş. Meşhur yanlışlıkla, “Seyahat ya Resulallah,” dediği rüyasını da bu evde görmüş.
Fatih Sultan Mehmet’in sancak beylerinden birisi olan Sinan Çelebi, rivayete göre Unkapanı Kalesi’nin muhafızıymış. O sırada surların tamamı yerli yerinde olduğundan, akşam çöktüğünde İstanbul surlarının bütün kapıları kapatılır, sabah kadar açılmazmış.
Fatih bir gün tebdili kıyafet sur dışına çıkmış. Zamanın nasıl geçtiğini anlamayan padişah, sur kapıları kapatıldığı için şehrin dışında kalmış. Unkapanı Kapısı’na yaklaşıp nöbetteki Sinan Çelebi’den kapıyı açmasını istemiş. Çelebi, görevi gereği kapıyı sabaha kadar açamayacağını söylemiş. Fatih ne yaptıysa kapıyı bir türlü açtıramamış. Sonunda cebinden divitini çıkarmış. Kalemini yontmuş. Bir kâğıda, “Kulum Sinan Çelebi’ye, sabrı tükendi Muhammet Han’ın / Aç kapıyı girsin sultanın,” deyip basmış tuğrasını.
Sinan Çelebi, tuğrayı görünce telaşla, “Ferman padişahımındır,” deyip kapıları açmış. Padişah, “Aferin yiğidim, sen yavuz ermişsin,” dediği için de Sinan Çelebi’nin adı “Yavuz Er” kalmış.
Fetihten Sonra

Bu üç cami de Fatih’in yaşadığı yıllarda yapılmış. Yani, İstanbul’daki ilk camiler ve ilk Osmanlı yapıları arasındadırlar. Kuşatma sırasında horoz gibi öterek askerleri uyandıran ve savaşa hazırlayan, savaşın son gününde de şehit olan Horoz Dede, Yavuzer Sinan Camisi’nin haziresinde gömülü yatıyor.
Ersinan’ın camisinin 1455’te, fetihten sadece iki te, fetihten sadece iki yıl sonra yapıldığı tahmin ediliyor.
Ayrıca, üçü de esnaf loncalarının ismini taşıyor. Belli ki fetihten hemen sonra kurulan yeni ekonominin insanları, yani loncalar, şehirde yerleşip işe başlamışlar. Kısa süre sonra önemli dini ihtiyacın gereğini yerine getirerek camilerini yaptırmışlar.
Unkapanı Köprüsü

Gümüşpala Caddesi’ndeyim ve karşımda Unkapanı Köprüsü, yani Atatürk Köprüsü’nü görüyorum.
II. Mahmut zamanında, 1836 yılında ahşap bir köprü olarak yapılmış. Açılışında padişah köprüyü atıyla geçmiş. Halkın parasız geçmesi nedeniyle Hayrat Köprüsü de denilirmiş. 1912 yılında ahşap köprünün yerine metal köprü yapılmış. Resmi adı “Atatürk Köprüsü” olan, halkın daha ziyade “Unkapanı Köprüsü” dediği ve bugün kullanılan son köprü 1954 yılında yapılmış.

Üstteki fotoğraf ‘normal’ zamanların resmi iken… Alttaki fotoğraf bugün köprünün Ragıp Gümüşpala ile Abdülezelpaşa caddelerinin kesiştiği kavşağa çıkan noktasındaki kaosu gösteriyor.
[📷 Süleyman Subaşı Camisi, Ragıp Gümüşpala Cad., Eminönü, Nisan 2022.]

Caddenin karşısında Süleyman Subaşı Camisi var. Yanına gitmedim. Çünkü çevresinde Eminönü-Alibeyköy tramvay hattı altgeçidi çalışmaları var.
Tahtakale

Şimdi buradan itibaren rotamın son güzergâhı olan Çarşılar Bölgesi’nin iç kısımlarına hareket edeceğim. Unkapanı’ndan “U” dönüşü yapıyor yine ana caddeden Rüstem Paşa Camisi’nin lokasyonuna geri dönüyorum.
Bu turda Mısır Çarşısı sonrasında gezdiğim caminin ondan fazla dükkân üzerinde yükseldiğini ayrıca belirtmeliyim. Çünkü ekonomik bağlantıyı pekiştirmekte fayda var.
[📷 Rüstem Paşa Camisi, Eminönü, Nisan 2022.]

Tahtakale denilen bu semt, caminin inşası sırasında da bir çarşı semtidir. O da yığışmış kalabalıklarla, bağrışlarla doludur. Çağların binlerce kez teperek sıkılaştırdığı yürek çarpıntıları veren işte bu coğrafyadır yeri.
Aslında benim için Tahtakale, Haliç kıyısındaki Rüstem Paşa Camisi’nin hemen etrafındaki birkaç sokaktan oluşan yerdir.
Caminin dükkânlar üstündeki avlusuna dört köşedeki dört merdivenden çıkılıyor. Burada, son cemaat yeri bazı başka Sinan camilerinde olduğu gibi iki sıra sütunlu ve geniş sahanlıklı. Buradan cepheye bakıldığında, çinilerin, başka camilerde görmediğim gibi, dış duvara taştığı görülüyor. Ancak sağ taraftakiler zamanla ve dur durak bilmeyen hırsızlıklarla biraz bozulmuş.
Sinan’ın bu camiyi Edirne’deki Selimiye’nin maketi olmak üzere yaptığı söylenir. İkisinin yapılışı arasında epey zaman olmakla birlikte, planda benzerlik taşıdığı su götürmez. Rüstem Paşa Camisi’nin kubbesi sekiz dayanağa oturuyor. Dört kemer ve dört yarım kubbeyle desteklenmekte. Yarım kubbeler çaprazlama, köşelerde yer alıyor. Kuzey ve güney yanlarda iki galeri var. Ama bu mimari özelliklerden öte daha önce sözünü ettiğim gibi caminin çinileri dikkat çekiyor. Cami değil, sanki çini müzesi!
Mimarisiyle olsun, zengin süslemesiyle olsun, İstanbul şehrinin en güzel camilerinden biridir.
Tacir Kafalı Sadrazam
Hırvat kökenli Rüstem Paşa, yaptırdığı bu cami ile tüccar eğilimlerini de açıklar. Kanuni’nin ünlü damadı, sadrazamı Rüstem, Yağkapanı’nın, Unkapanı’nın, Balkapanı’nın getirilerini iyi hesaplamıştır belli ki. İpek Yolu’nun paha biçilmez kervanlarını, geniş, ağır gövdeli çok yelkenli gemilerinin yüklerini kerteriz için en uygun noktayı seçmiştir.
Yaptırdığı caminin yakınındaki bir bölmede oturur, Mısır’dan, Suriye’den, Hindistan’dan, Çin’den, Venedik’ten gelen malların Haliç’teki iskelelere, kapanlara indirilmesine bakarmış. Bu gemileri getirdiği malları bekleyen Müslüman ya da gayrimüslim olan tüccara zamanın kıymetli altın paraları ile borç açar, yüzde alırmış. Ticaretle uğraşmak devlet geleneğine göre pek makbul sayılmasa da Rüstem Paşa bu işi layıkıyla yaparmış. Ve iyi de para kazanırmış.
Rüstem Paşa Camisi ile Fatih’e tarihlenen Tahtakale Hamamı kuşbakışı görüldüğünden öyle bir açı oluşturur ki, oradan saptanacak her değişik açı Sinan’ın dehasına bir kez daha tanıklık eden çizgilerle dikilir karşımıza.
Ucuz Alışveriş Diyarı

16’ncı yüzyılın iki farklı toplumu yönetme anlayışının karşılaştığı Rüstem Paşa Camisi’nin yakın civarına bugün, kıyıdan arka sıralar kadar Tahtakale deniyor. Haliç’e en yakın Tahtakale Caddesi’nin üstünde Hasırcılar Caddesi, onun da üstünde Asmaaltı Caddesi var. Cami, bu son iki caddenin arasında kalıyor.
Caminin arkasında ise şimdiki Tahtakale’nin renkliliğini oluşturan Çanakçılar Sokağı, Kadıoğlu Sokağı, Limoncu Sokağı, Kutucu Sokağı gibi sokaklar var. Her biri Kutucular Caddesi’ne çıkıyor. Hafta içi günlerde bu sokaklarda sobacılar, bıçakçılar, nalburiye dükkânları, tek tük kuruyemişçilerin toptancıları, naylon torba imalathanelerinin satış merkezleri, kırtasiye toptancıları, ucuz lokantalar faaliyette.
Tahtakale’de her şey çok ucuz. Yıpranmış, modası çoktan geçmiş, fakir işi şeylerin yanında, yepyeni ceketler, montlar, pantolonlar, takım elbiseler de var ucuza. Ama her şey gene de meta durumunda sergilendikçe müşteri buluyor. Gençler ve öğrenciler kadar memurlar, öğretmenler, sinema ve tiyatro sanatçıları da var buralarda iyi şeyler bulmaya gelen. Buluyorlar da.
Caminin hemen bitişiğindeki tuvalet ve şadırvanın yanı sıra içeriye ilerlerken burna sızan kokular geliyor. Seyyar arabalarda mevsimlik balık kızartması ya da yağlı kıymalardan imal edilmiş köfteler, ciğer, tavuk kanadı satan gezginci esnafın etrafa saçtığı kokular. Seyyar arabası ile balık kızartıp satan usta, beyaz ve tatlı soğanları ince ince dilimleyip maydanozla karıştırarak ekmek içi balığın yanında veriyor. Yanık yağ kullanmadığı için bu sokaklardaki esnafın güvenip balık aldığına şahit oldum. Satıcı yaptığı işi iyi yapıyor. Alıcı tükettiği malzemeden hoşnut. Çifte düğün…
Köftecilerin kokusu ise ağır. Üstelik köfteleri de çok yağlı. Bir yandan yersin, diğer yandan WC’ye koşturursun. Diyare olma riski yüksek.
Üç Kapan’dan Sonuncusuna

Alışveriş semtindeyiz ya, şimdi de çevreye alıcı gözüyle bakmakta fayda var. 😊
Çarşı çığırtkanlarının yüzlerce yıldır gökte asılı kalan yansımaları yenilerine karışarak dalgalanır durur. Çünkü ses kaybolmaz. Kalabalığın gürültüleri ünlü ünsüz hanların içlerine ulaşmaz nedense. Burmalı Han, Çukur Han, Valide Han, Sağır Han, Çuhacılar Hanı ve benzerinden seslerin dışa abartılı sızmaması gibi. Dokuma tezgâhlarının çalıştığı kimi han katlarından inerken o düzeneğin vuruşları adım adım uzaklaşır sanki.
Merdivenlerin bitimindeki bir çay ocağının koyuluğunda küçük bir çırağın taşıveren tiz, taze sesi “Üç sade, bir şekerli, Usta!” diye çınlar. Dışarda omuz omuza yürüyenlerin Nişantaşı, Ulus, Etiler, Beyoğlu benzeri yerlerde rastlanmayanlar olduğunu düşünür insan. Sırtları ağır yüklü hamalların pos bıyıkları ya da kirli sakalları yüzlerindeki gölgeyi pekiştirir.
Tuvaletlerin hemen yanında dört beş kadar mevsimlik ayakkabı ve terlik satan esnaf var. Zaman zaman bu esnafın sergilerinde Fransız ya da İtalyan ayakkabıları da bulunabiliyormuş. Sanki geçici pençe yapılmış mokasenler artık demode.
Burmalı Han

Caminin çevresinde çeşitli iş hanları bulunuyor. Hemen yanındaki Burmalı Han’ın bazı bölümlerinin Bizans’tan kalma olduğu söyleniyor. Hasırcılar Caddesi ile Kızılhan sokağı köşesinde yer alan han, Rüstem Paşa tarafından 1556 da Mimar Sinan’a yaptırılmış. Han olarak kullanıldığında bu mekanlar depo görevi görmekteymiş. Üst katta birer pencere ve kapı ile revaklara açılan ve ikamet için kullanılan odalar bulunuyor. Binanın örtü sistemini teşkil eden kubbe tonozlar tuğladanmış. Ancak günümüzde bu kubbeler şapla kapatılmış ve yer yer kiremit kullanılarak üst örtü sistemi bozulmuş durumda.
Çukur Han ile Kiraz Han da burada…
Büyük Çukur Han

Büyük Çukur Han’a “Rüstem Paşa Hanı” da deniyor. Mimar Sinan tarafından tasarlanmış, kare planlı ve avlulu bir handır. Dışarıdan iki katlı görünen yapının bir bodrum katı da var. Avlunun bir kenarında üç açıklıklı bir revak sistemi yer alırken, katlara girişler ayrı cephelerden sağlanıyor. Yapının üst örtüsü kubbelerden oluşmakta ve zamanla onarılmış.
Küçük Çukur Han

Rüstem Paşa Camisi’nin hemen yanında yer alan ve Mimar Sinan tarafından yapılan Küçük Çukur Han’ın bir avlusu ve iki katı bulunuyor. Aradan geçen zamanda korunarak işlevini kaybetmemiş görünüyor.
Kiraz Han

Eminönü Meydanı’na doğru konuşlanmış Kiraz Han, Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı (TAÇ Vakfı) tarafından kullanılıyor.
Kızıl Han

Ara sokaktan sonraki blokta Kızıl Han (Papaz Hanı)var. Adını verdiği, Kızıl Han Sokak’ta bulunuyor ve Rüstem Paşa Külliyesi’nden önce yapıldığı düşünülüyor. İçeride genelde ambalaj ürünleri satılıyor. Tabi durumu pek iç açıcı değil. Onarılmaya ve yenilen güzelleştirilmeye ihtiyacı var.
[📷 Balkapanı, Eminönü, Nisan 2022.]

Bulunduğum köşeden yüzümü Mısır Çarşısı yönüne çeviriyorum. Sağa, Balkapanı Sokağı’na saptığımda, solda Balkapanı Hanı’nın girişine geliyorum. Zaten bütün bu blok Balkapanı’ndan oluşuyor.
Türkçe’de yiyecek gelen hanlardan üçüne “kapan” deniyor:
Yağkapanı, Unkapanı ve Balkapanı…
Yüzyıllar boyunca, koskoca Osmanlı coğrafyasının muhtelif bölgelerinde, arıların birçok çiçek ve bitkiden yaptığı ballar buraya getirilip stoklanmış. Ve buradan satış hizmetine sunulmuş.

Balkapanı, klasik kervansaray tipinde, ortası avlulu bir yapıdır. Han eskiye oranla çok ama çok kötü bir durumda, bakımsız yıkık dökük. Gerçi hangi han aynı durumda değil ki!
Ne denli hor kullanıldığını ayrımsıyorum şiddetle. Büyük avlusunun çevresinde yükselen eksantrik yapı eklentileri irkiltiyor insanı. Böylesi çirkin çıkıntılara yapı demeye bile gönül indiremez kişi.
Balkapanı Han

Balkapanı’nın en ilginç tarafı, mahzenidir. Buraya, ortada duran yeni, tek katlı küçük binadan giriliyor. Aşağıda kemerli koridorlar ve odalar var. Ama gene depo olarak kullanıldığından yığılı eşyalardan, binayı görmek oldukça zor. Şaşırtıcı olmakla beraber beğeni duygusu ağır basıyor.
Açıkçası dışındaki vurdumduymaz yapılaşmaya karşı sayısız kemerli geçeneklerine, düzenli örgülenmiş tuğla düzenindeki simetriye hayran kaldım desem.
Bizans çağından kalan ve muhtemelen 6’ncı yüzyılda yapıldığı düşünülen bu mahzen, Venediklilerin yaptırdığı da rivayet edilir, her nasılsa, bugün özel mülkün elinde. Onun için buraya girip bakabilme şansı sahiplerinin keyfine ve ruh hallerine bağlı. Ben rica ettim. Bir bana, bir de bisikletime baktılar. Sohbet sohbeti açtı. Bir güzel gezdirdiler içeriyi. Ama fotoğraf almama izin vermediler. Sağlık olsun!
Tamam, çevrem sayısız karton koliler ile doluydu. Ama yine de keyif aldım görebildiklerimden. Ne de olsa, çok eski geçmişin en seçkin çiçeklerinden, bitkilerinden arıların peteklendirdiği balların damıtılıp depolandığı bir yerdeydim. Balkapanı Hanı’nın duvarlarına sızan ışıkta pembeleşen yumuşak eğimli tuğla atkılanmalarını gördükçe içime bir hüzün çöktüğünü hissediyordum. Sonsuzluk duygusu veren yollarının gizli geçeneklere açıldığını imgeleyebiliyordum. Söylentilere bile gereksinim duymuyordum. Bizans’tan beri kim bilir kimlerin hangi amaçlarla o çıkışları kullandığını düşlemek kaçınılmazdı benim için. O gizli geçitlerde sık sık cinayetler de işlenmiştir elbette. Oralar kana da bulanmıştır ama birilerinin de denize ulaştığı kesindir.
İlk defa bir hanı gezerken uzaylı muamelesi görmediğim için işletmecilerin kendilerine teşekkürler.
Han Aşevleri

Kürkçüler, marpuççular, hırdavatçılar, nalburlar, kutucular, kantarcılar vb sokaklarının esnafı öğle yemekleri için kimi hanların düzayak girişlerinde yer alan, kimi hanların bir iki kat yukarısında bulunan aşevlerine yönelirler. İstanbul’un en eski Yahudi koşer lokantası da burada. Hamdi’nin hemen bitişiğindeki hanın ikinci katında.
Hahambaşının onayını taşıyan bu restorana ilk yaz güneşinin en uç saatlerinde bile kıramadığı bir loşluktan geçerek giriliyor. Tepilen adımlarla mermerleri yenmiş merdivenleri çıkıp, dar sahanlığı aşıp içeri girildiğinde birkaç masanın müşterisini sıcakkanlı karşıladığını görünce şaşırmamak elde değildir. Bu mütevazı düzenin en ilgi çekici yanı temizliğidir. Hanlar özgü bitmez tükenmez bir tozun, engellenemeyen hela kokularının sindiği yerlerden geçildiğini insana unutturan bir ortam.
Hahambaşının koşer belgesi küçük çerçevesinde görünür bir yerde asılıdır. Lokantanın Müslüman işletmecileri aşırıya kaçmayan bir içtenlikle ağırlarlar gelenleri. Balığın o gün çok taze olduğu hatırlatılır müşterilere. Yemekler hiç pahalı değildir. Çünkü orada, çoklu bir sarmal oluşturan sokaklarda neredeyse her şey ucuza satılır.
İşte merak, o merak ya…
Pireyi güvenilir bir esnafa bırakıp yöneliyorum hanın kapısına doğru. 500 küsur yıllık hanın girişinin ne kadar sefil ve korkutucu olduğunu anlatmak gerçekten çok güç. Kırık dökük merdivenler, devrilmiş bidonlar, oradan oraya atlayıp çığlık atan kediler ve daha neler neler. Çuvallar… Garip alet edevat ve eskilik… Etrafta ekşi bir koku… Tanrım ben neredeyim, meraklı bedenimi nereye davet ettim derken, bir muhteremin endişelerimi anlayıp “merak etme kardeş, lokanta üst katlarda” dediğini duyar gibi oluyorum.
İkinci katta buzlu camlı bir kapının üzerinde “Levi Koşer Restaurant” yazısını görünce biraz rahatlıyorum. İçerisi harbiden de az sayıda masası, küçük bir yemek vitrini, kıştan kalma katalitik sobası olan tipik bir esnaf lokantası görünümünde. Duvarda Hahambaşılığın meşhur onaylı sertifikası… Ve etlerin üzerindeki mühürleri görünce doğru adreste olduğuma ikna oluyorum.
Hazır gelmişim salata ikramiyeli bir porsiyon nefis ızgara eti mideye gömmeden ayrılmam…
[📷 Tahtakale Hamamı, Eminönü, Nisan 2022.]

Balkapanı’ndan çıkıp yoluma devam etmek niyetindeyim. Önce sağa, Tahtakale Caddesi’ne sapıyorum. Mevsimlerin en aydınlık saatlerinde bile masalların kol gezdiği… Göz kamaştırıcı şeylerin hevenklerle kapılara asıldığı Tahtakale Caddesi’nin cümbüşüne koşuttur tüm çarşı bölgesinin düğünvari çığırtkanlığı.
Gene sağa döndüğümde Rüstem Paşa Külliyesi’ne komşu, yolun sağında karşımda, Fatih döneminden kalma Tahtakale Hamamı’nı görüyorum. Ayrıca Mustafa Paşa Hamamı olarak da biliniyor.
Bu çok eski, tarihi ve oldukça büyük hamam, bir hayli harap durumdayken 1988 yılından itibaren kapsamlı bir şekilde restore edilir. Mimar Doğan Kuban’ın tartışmalı ve hatta iddialı tasarımıyla, bir çarşı olarak düzenlenir. Bence, yine de tarihi değeri kadar ilginç restorasyonuyla da görülmesi gerekli bir yapı.
[📷 Timurtaş Camisi, Tahtakale, Nisan 2022.]

Hamamın yanındaki dar sokağı gözüme kestiriyorum. Biraz ilerleyince, bloğun sonunda Timurtaş Camisi’ne geliyorum.
Bu iç bölgede bunun gibi birkaç tane daha çok eski, ama özensiz onarımlardan geçtikleri için eski biçimlerini yeterince gözümde canlandıramadığım camiler ile karşılaşıyorum. Açıkçası, bunlar, daha önce Haliç’in kıyı boyunda gördüklerim gibi, çoğunlukla çeşitli esnaf loncalarının daha Fatih zamanında yaptıkları binalar.
[📷 Siyavuş Paşa Medresesi, Tahtakale, Nisan 2022.]

Camisi’nden sola dönüp ilerlediğimde, sağımdaki yola bakıyorum. Yukarıya devam eden güzel (!) bir eğimi var. Demek ki sırada tırmanmak var. Adı da zaten Odunkapı Yokuşu…
Yokuştan Siyavuş Paşa Medresesi’ne çıkıyorum. Meğer bu eser, Fatih devrinin değil, daha sonraki bir dönemin, 16’ncı yüzyıl sonlarının bir binasıymış.
Medrese, Süleymaniye’nin Haliç’e bakan tarafında, Hoca Hamza Camisi’nin arkasında yer alıyor. III. Murat döneminde sadrazamlık yapan Siyavuş Paşa tarafından 1580′de doğum yaparken ölen eşi, II. Selim’in kızı Fatma Sultan adına yaptırılmış. Medresenin inşa tarihi 1591 olarak görünüyor. Mimar Sinan’ın projelendirdiği devamında Kalfası Mimar Davut Ağa tarafından yapıldığı belirtiliyor.
Odunkapı yokuşuna dik şekilde inşa edilmiş olan bu medrese, kot farkı nedeniyle birbirinden ayrı dört mahzen üzerinde bulunmakta. Bunun üzerine inşa edilmiş yamuk planlı avluda üç yönlü medrese var. Toplam 15 adet medrese odası ve büyük bir dershane binası bünyesinde barındırıyor. Özel tasarımı, malzemeleri ve ayrıntıları ile estetik seviyesi oldukça yüksek olan bu bina bütünüyle perişan haleyken restorasyonu 2017 yılında tamamlanmış.
Yapının içinde yer alan “Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi” olarak ziyaret edilebiliyor. Girişi ücretsiz.
[📷 Kepenekçi Sinan Medresesi, Tahtakale, Nisan 2022.]

Hazır buraya kadar çıkmışım, biraz daha içerilere doğru hareket edeyim diyorum. Biraz zahmetli olsa da adını sokağa da vermiş olan Kepenekçi Sinan Medresesi’ne ulaşıyorum. Burası niye restore edilmemiş anlayamadım. Bina beter durumda. Perişanlıktan ağlıyor adeta. Ben şimdi bu harabeyi görmek için onca zahmete katlandım? Oysa Sinan’ın pekâlâ önemli olan bu eserine niye ihtimam gösterilmemiş; bilemedim. Ne denir ki!
Bazı kaynaklarda “Sinan Emir Medresesi” ve “Emin Sinan Efendi Medresesi” olarak da anılıyor. Yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte hemen arka sokağında bulunan Kepenekçi Sinan Camisi’nin yapım yılı 1545 olarak bilindiği için medresenin de bu tarihlerde yapılmış olabileceği düşünülmekte.
[📷 Samanveren Camisi, Tahtakale, Nisan 2022.]

Bu yorucu keşif sonrası yine Odunkapı Yokuşunun aşağısına, geldiğim sokağa dönüp sapmadan önceki yönde ilerliyorum. Adı Ord. Prof. Dr. Cemil Birsel Caddesi olan yolun sonunda, Şahande Sokağı kesişimindeki köşede Samanveren Camisi ile karşılaşıyorum. Döneminin öbür camileri gibi bu da taş ve tuğladan yapılmış.
Bu camiye “Saman Viran” da deniyor. Ayrıca “Saman Emini Evvel Camisi”, “Saman-ı Virani Camisi”, “Çukur Çeşme Camisi” olarak da biliniyor.
[📷 Yavaşça Şahin Camisi, Tahtakale, Nisan 2022.]

Yüzüm Samanveren Camisi’ne dönükken sola dönüp bu sokakta ilerlediğimde, sol karşımda Yavaşçı Şahin Mehmet Ali Paşa Camisi’ne varıyorum.
Yavaşça Şahin, İstanbul kuşatmasına katılmış kaptanlardandır. Dolayısıyla bu cami de Fatih döneminden kalma. Yavaşça Şahin’in yanından yukarıya doğru uzanan Uzunçarşı Caddesi, daha önce bahsettiğim Bizans’ın “Makros Embolos”udur. O dönemde cadde iki yanlı uzanan, önü sütunlu dükkanlardan oluşan bir caddedir.
Elektronik Mallar Arasında CD Piyasası

Nasıl olduysa, Yavaşça Cami Camisi’nden kısa bir dönüşle kendimi Tomruk Sokak’ta buluyorum. Sokağın Tahtakale Caddesi’ne de uzanan “Türk Telekom” binası oraya köşeleme yerleşmiş durumda.
Tahtakale’de kesintisiz sıralanmış açık tezgâhlar geleni karşılıyor. Tezgâhların önü de arkası da çarşıda alışıldığı gibi bir erkek kalabalığıyla sarılı. Kimi bir kulaklıktan CD dinliyor, kimi meraklı bakışlarla önündekileri araştırıyor. Burada yükselen bağırışlar çok değişik. Satıcıların sesi alıcıların sesine karışıyor. Telefon modelleri, elektronik simgeler uzaya giden karışık kodlar gibi. Tuhaf semboller yoksulca giyimli, taşra görünümlü meraklı müşterilerin ivecenliğine daha da bir canlılık kazandırıyor gibi.
Tahtakale piyasasında elektronik malların duyuruları alışılmışın dışında. İster istemez, salt rakamların konuşulduğu bu ilginç ticaretin çarpıcılığına kapılıyor insan. Satılacak cep telefonlarının, müzik çalarların istekli müşterileri aygıtların adlarına, modellerine bile dikkat etmeyen tez canlılıklarını iştahla sürdürüyorlar.
Bir de döviz piyasası, kuyum piyasası vardır ki şimdi oralara parmak basmayayım…
Mercan
Bisikletimin tekerlekleri Tahtakale sınırları bitirince adı güzel bir yere giriş yapıyorum. Mercan, Fatih ilçesine bağlı bir semttir. İdari sınırlarına bakıldığında, kuzeyinde Tahtakale… Batısında Süleymaniye… Doğusunda Tayahatun… Kuzeybatısında Sururi… Güneyinde ise Beyazıt semtleri bulunuyor.
[📷 İbrahim Paşa Camisi, Mercan, Nisan 2022.]

Şimdi yukarıya doğru çıkarken, solumda, bu sefer II. Beyazıt döneminden kalan ve gene gelişigüzel onarımlar dolayısıyla karakterini kaybeden İbrahim Paşa Camisi’ni görüyorum. Cami, “Çandarlızade Atik İbrahim Paşa Camisi” olarak da biliniyor.

II. Beyazıt’a vezirlik yapan İbrahim Paşa, mevkilere yükselen son Çandarlı’dır. Fatih zamanında babası idam edilince o da derviş olmuş. Hatta bir gün Fatih ile sokakta karşılaşınca, Şehzade Beyazıt’ın yanında kadı olmak istediğini söylemiş. Ondan kuşkulanan Fatih bu isteği yerine getirmemiş. Ama İbrahim aklına koyduğu şeyi kendi olanaklarıyla yapmış ve Beyazıt’ın veziriazamı olmuş.
Sağır Han

Burada, esnaf ve erkenci müşteri kargaşalığının içinde, bisiklete binmek hayli zor. İteklemek icap ediyor. İbrahim Paşa Camisi’nden ayrılarak, gene sola ve ileriye doğru yürüyorum. Çarşının çevresi oldukça karışık. Çevredekilere sorarak, Büyük Valide Han’ın arka kapısını bulmaya çalışıyorum. Daha doğrusu, ona bitişik olan ve geçit veren Sağır Han’ın girişini çıkarıyorum.
[📷 Sağır Han, Mercan, Nisan 2022.]

Tonozlu odalar, dehlizlerden hanın iç kısmına geçmeden önce buradaki küçük avluya bir göz atıyorum. İç avlu oldukça geniş. Hanın asıl binasına sanki ek olarak yeniden yapılmış. Ayrıca çepeçevre avluyu saran küçük pejmürde yapılar da çok fazla daraltmamış bu geniş mekânı. Ama çok çirkinleştirdiği kesin. Göze hitap etmekten oldukça uzak.
Eirene Kulesi

Hanın benim girdiğim arka tarafında, eskiden daha yüksek olduğunu fotoğraflardan tanıdığım, Bizans’tan kalma bir kule, “Eirene Kulesi” var. Sağır Han’a katılan bu kulenin şimdi yalnız alt kısmı hayatta.
İrene Kulesi, günümüzde Sanat Galerisi olarak kullanılmakta. Kulenin tarihi ve yapılış amacı bilinmemekle birlikte Orta Bizans döneminde yapıldığı zamanla gözetleme kulesi, kilise, şapel, zindan ve hazine odası olarak kullanıldığı söylentileri var. Ayrıca tavanındaki mimaride “Kaburga Kubbe” diye tabir edilen 24 oyuklu bir kubbesi bulunuyor.
[📷 Valide Hanı Mescidi, Mercan, Nisan 2022.]

Avlunun ortasındaki cami, Valide Hanı Mescidi, (Valide Han İranlılar Camisi), ise yeni bir yapı. Tabii burada eskiden de cami varmış. Büyük avludan, Çakmakçılar Yokuşu’na açılan ana kapının bulunduğu birinci avluya geçiliyor.
Valide Han
[📷 Büyük Valide Han, Mercan, Nisan 2022.]

Ben arka kapıdan girdiğim için, bu ana kapıya en son gelmiş oldum. Doğal olarak ters yönden çıkıp buradan binaya girmek de mümkün.
Valide Han’ın öteden beri İstanbul’a yerleşmiş ya da geçici olarak burada bulunan İranlılarla ilişkisi var. Toplam 210 odasında çalışan esnafın içinden birçoğu İranlıymış. Hâlâ da var. Şii inancının kutsal ayı Muharrem burada kutlanırmış.
Bu ‘sefil’ ayinler insanların kendilerine acı vermesi üstüne kurulu olduğundan buna “kutlamak” demek ne derece doğrudur, açıkçası bilmiyorum. Benim ateist kafam böyle abuk sabuk ritüellere basmaz. Zorluk çeker. Doğrusu seyretmek bile işime gelmez. Haz almam yani.
İstanbul’da Mürettiphane Geleneği

Bu handa bir Ermeni, 1567’de, Osmanlı toplumundaki ilk Ermeni matbaasını kurmuş.
İlk Yahudi matbaası ise 1494’te, yani Sefardim Yahudilerin İspanya’dan gelişinden çok az sonra… Birinci Rum matbaası ise 1624’te kurulmuş.
İlk Türk matbaası ise 1728’de kurulmuştur.
Valide Han’ın matbaa geleneği daha sonra İranlılarca sürdürülmüş. Osmanlı dini yetkilileri kutsal kitapların ve en başta Kuran’ın basılmasının doğru olacağına bir türlü karar verememişler. Harflerin sayfaya basılması tekniğini, bir çeşit hakaret gibi görmüşler.
Öte yandan, bu gibi dini gerekçelerin gerisinde, matbaanın çok sayıda hattatı işsiz bırakacağı kaygısı olduğunu da düşünmek gerekir.
İranlılar buradaki matbaalarında, yasadışı bir faaliyet olarak, Kuran basıp satmışlar. Daha sonra bu faaliyet, her çeşitten popüler kitapların küçük baskılarıyla devam etmiş. Asıl yayıncılar bunu önlemek için kitaplara mühür basıp altına “mühürsüzler sahtedir” ibaresini eklemeye başlayınca, Valide Hanı kaçakçıları da aynı şeyi yapmaya girişmişler. Dolayısıyla bu han, bugün de devam eden yayıcılık korsanlarının merkeziydi dersek yanlış olmaz.
[📷 Büyük Valide Han, Mercan, Nisan 2022.]

İstanbul’un kervansaray tipi hanların en büyüğü Büyük Valide Hanı’dır. 1651’de, Osmanlı tarihinin ünlü valide sultanlarından Mahpeyker Kösem Sultan tarafından yaptırılmış.
Kösem Sultan, I. Ahmet’in karısıdır. Rum asıllı olduğu ve Tinos Adası’nda tutsak edilerek getirildiği bilinir. I. Ahmet’in ölümünde, kendi oğullarının kurtarılmasını sağlamak için deli I. Mustafa’nın tahta çıkmasını sağlar. Ama bu durum uzun sürmez. Genç Osman en büyük kardeşini öldürür. Ne var ki ötekilere sıra gelmeden kendi de ihtilalde can verir. Bu kargaşalıklardan sonra IV. Murat çocuk yaşta tahta geçince Kösem, “Valide Sultan” olarak, bütün Osmanlı düzeninde etkili ve yetkili kişi olur.
Murat ne zaman yaşça erginliğe kavuşur, dizginleri tamamen ele alır, bütün ülkede despotik yönetimini kabul ettirir.
Taht Oyunları ve Kösem Sultan İmparatorluğu

Murat da görece genç yaşta ölünce, Kösem Sultan’ın iktidar özlemleri yeniden serbest kalır. Çünkü yeni padişah İbrahim de akli dengesiyle ünlü biri değildir. Ama bir zaman sonra İbrahim de çılgınlığına rağmen iktidarını pekiştirir ve Kösem yeniden perde arkası entrikalarla yetinmek zorunda kalır.
Sonunda İbrahim de tahttan indirilir ve oğlu IV. Mehmet, henüz yedi yaşındayken padişah olur.
Böylece, bu olayların hepsinde parmağı olan Kösem Sultan yeniden öne çıkar. Bu kez, İbrahim’in sevgili karılarından ve yeni padişahın annesi Hatice Turhan Sultan’la (Eminönü’ndeki Yeni Cami’yi yaptıran) iktidar mücadelesine girer. Çatışma bir saray, daha doğrusu, harem darbesiyle sona erer. Ve Turhan Sultan emrinde bir zülüflü baltacı, haremde Kösem Sultan’ı saklandığı dolaptan çıkarıp, perde kordonuyla boğar.
Altı padişahın saltanatını bir ölçüde hegemonik paylaşan Kösem, işte bu korkunç biçimde hayattan ayrılır.
Osmanlı tarihinin önemli kadınlarından Kösem Sultan, servetini bu hanın odalarından birinde saklarmış. Kösem Sultan, yerine geçen Turhan Hatice Sultan’ın emriyle boğdurulunca bu büyük servet de sırra kadem basmış.
Mahmut Paşa ve Civarı

Mısır Çarşısı, Tahtakale ve Mercan’ı gezerken, Mahmut Paşa bölgesine yönelip İstanbul’un en eski hanlarından Kürkçü Han, Büyük Valide Han, Büyük Yeni Han gibi ünlü hanlarını görmeden geçmek olmazdı.
Mahmut Paşa, Kapalı Çarşı ile Mısır Çarşısı arasında kalan, tarihi ve ticari önemi olan bir merkez. Adını, Fatih’in uzun yıllar sadrazamlığını yapmış, sonra da padişahın emriyle idam edilmiş olan Mahmut Paşa’nın yaptırdığı külliyeden almış. Bizans’tan bu yana önemi mevcudiyetini koruyan bir çarşı. Rivayete göre Fatih sonradan paşayı idam ettirdiğine pişman olmuş. Bu yüzden cenaze törenine katılmış.
[📷 Küçük ve Büyük Yeni Han, Taya Hatun, Nisan 2022.]

Büyük Valide Han’ın ana giriş kapısından çıktığımda, karşımdaki sokağın, Çakmakçılar Yokuşu’nun iki köşesinde, iki eski han daha görüyorum. Bunlar III. Mustafa döneminden kalan (1760’lar) Küçük ve Yeni Büyük Han’dır.
Küçük Yeni Han

Sağdaki, Çakmakçılar Yokuşu’ndaki Sandalyeciler Sokak’ta yer alan Küçük Yeni Han’ın açık avlusu yok. İçindeki dükkânların kendilerini modernleştirme çabaları, bu hanın iç mekânındaki eski yapısını görebilmeyi güçleştirdiğinden doyurucu bir şekilde gezebildiğimi söyleyemem. Ancak uzaktan göz atmayla yetinebiliyorum. Binanın en ilginç parçası, üst katta bulunan ve bir merdivenle çıkılan camisi. Daha çok tuğla duvarlarıyla bir Bizans kilisesini andırıyor. Ama tabi öğrendiğim kadarıyla bununla hiçbir ilgisi yokmuş.

Bulunduğu caddeden ötürü Çanakçılar Camisi, altındaki çeşmeden ötürü de Saka Çeşmesi Camisi adlarıyla biliniyor. Ne tesadüftür ki, III. Mustafa’nın yaptırdığı bütün camilerin onun adıyla anılması diye bir “kural” varmış gibi görünüyor.
Büyük Yeni Han

Valide Han’dan sonra İstanbul’un en geniş alana yayılan kervansaray tipinde han olma özelliğini koruyan Büyük Yeni Han çok daha ilginç bir bina. . Ayrıca, çok ender olan üç katlı bir yapıya sahip. Bu nedenle de içindeki oda sayısı Valide Han’ınkinden fazla.
Avlunun ortasında, iki yan kanadı birleştiren bir ara bina var. Bu da avluyu ikiye ayırarak, genişliğiyle daha güzel görüneceğini tahmin etmekte zorlanmadığım mekânı iyiden iyiye küçültmekte. Sonradan eklenmiş olabilir.
[📷 Büyük Yeni Han, Taya Hatun, Nisan 2022.]

Valide Han gibi, Büyük Yeni Han, yıllardan beri dokuma tezgâhlarının çalıştığı bir yer. Bu tezgâhların sesi 80’lerde İngiltere yıllarımdaki konfeksiyon fabrikalarından çıkan sesler gibi bana hep olağanüstü gelir. İşte bu özelliğiyle yalnız görülecek değil, aynı zamanda işitilecek bir yer, Büyük yeni Han. Bunun için, ikinci avluya geçtikten sonra bisikletimi güvenli bir şekilde bir köşeye park ediyor ve soldaki merdivenden tırmanmaya başlıyorum. İkinci katın balkonundan aşağıya bakmakla yetinmiyor, üst kata da çıkıyorum. Merdivenleri tırmanır, balkon boyunca yürürken, makinelerin, çıkrıkların sesi gittikçe yoğunlaşıyor. Kulağa hoş gelen bir müzik eşliğinde geziyorum sanki.
En üst kata çıktığımda, binanın arkasına doğru yürüyorum. Arada kapıları açık odalarda çalışan makineleri görerek, koridorun bitiminde sağa dönüyor ve daha sonra da küçük arka kapıya geliyorum. Bina eğimli arazide kurulduğundan, kot farkından dolayı, üçüncü katta olduğum halde, buradan düzayak, hanın arkasındaki sokağa çıkıyorum. Burada çıkrık seslerinin hafiflediğini ve kendimi derin bir sessizlik içinde bulduğumu fark ediyorum.
Sonra yine gerisin geri, Pire🚲’nin yanına…
Tarihi Büyük Yeni han, pek çok film ve diziye ev sahipliği yapmış, yorgun bir yeşilçam emaktarı. Monica Bellucci’nin “Gergedan Mevsimi”nin hamam sahnesi de burada çekilmiş.
[📷 Abud Efendi Han, Taya Hatun, Nisan 2022.]

Az önce hanın içinden yürüyerek çıktığım sokağa bu defa ara sokakları kullanarak bisikletimle çıkıyorum. Tarakçılar Caddesi’nden sola dönüp Tarakçılar Hanı Sokağı’na sapıyorum. Solumda gene oldukça eski, ama şimdiye kadar gördüklerime oranla çok daha yeni bir han ile karşılaşıyorum. Burası Abud ailesinin yüzyıl başlarında yaptırdığı iş hanı.
Mahmut Paşa Çarşısı

Az sonra ilerlediğim sokak onu dikine kesen bir başka sokakta son buluyor. Burası, özellikle aşağı orta sınıfın, yoksul kesimlerin ama genel olarak bütün İstanbul’un ve İstanbul’a gelenlerin alışverişe çıktığı Mahmutpaşa Caddesi.
Kürkçü Han

Buradan gene sola dönüp yola biraz devam edince, solda, en eski Osmanlı Hanı olan Kürkçü Hanı’na geliyorum. Fatih döneminde yapılmış bu hanın son yapılan bakım onarımlarla biçimsiz bir restorasyondan geçtiği anlaşılıyor. Tarihi duyarlılıklar göz ardı edilmiş, besbelli. Her neyse. Burada da iki avlu var. Gene bir sürü acayip, tuhaf yeni ve çirkin binalar kondurulmuş.
Görünen köy kılavuz istemez. İBB, bu eski binaları işgal eden derme çatma işyerlerini buradan şehir dışına çıkarmaya çalışsa da bu işin bir hayli uzun süreceğine benziyor. Keza Karaköy’deki Perşembe Pazarı ahalisinin de Okmeydanı’ndaki Perpa Ticaret Merkezi’ne taşınma süreci de çok sancılı olmuştu. Direnenler hâlâ orada kalmaya devam ediyor.
[📷 Tarihi Mahmutpaşa Hamamı, Mahmutpaşa, Nisan 2022.]

Şimdi geri dönüyor, aynı sokaktan ters yönde ilerliyorum. Biraz içerlek sağda, Mahmutpaşa Hamamı’nın restore edilmiş halini görüyorum. Bazı restorasyonlar insana neredeyse “keşke hiç yapılmasaydı” dedirtiyor. Gerçekten çok sıkıcı.
Birazdan camisine de uğrayacağım Mahmut Paşa, son gördüğüm Kürkçü Hanı’nı da yaptıran vezirdir. Bu yapılarıyla semte adını vermiş zattır.

Kapalı Çarşı güzergâhımda avaraya almadan devam ediyorum. Rota yükseldikçe yükseliyor. Bacaklarımda hafiften iğneli sızılar. Umurumda değil. Bugün yorulacağımı biliyordum. Tarihi Yarımada bu. Kolay mı zannettin?
Mahmutpaşa Yokuşu’nda bulunan bu çukur çeşme en son biçimiyle mermerden yapılmış. Geniş bir yalağa dört lüleden su devamlı olarak akıyor.
[📷 Mahmut Paşa Külliyesi, Mahmutpaşa, Nisan 2022.]

Yola devam edip kavşakta sola, Vezirhan Caddesi’ne dönünce, Mahmut Paşa Camisi’ne geliyorum.
Mahmut Paşa, Fatih’in Rum-Sırp melezi asıllı dönme vezirlerinden. Daha doğrusu, Sırbistan’da despotluk yapan, bir zamanlar imparatorluk hanedanı da olmuş Angeli ailesinin üyelerinden. Artık imparatorluk boyutlarına varan yeni devletin örgütlenmesine önemli katkıları olmuş Mahmut Paşa’nın güçlü bir kişiliği varmış. Yeni bir din benimseyen birçok gibi o da yeni inancında oldukça sofuymuş. Bu nedenle zamanın “fundamentalist” akımlarına yakınlık duyduğu, Fatih Mehmet’in de onu idam ettirmesinin bir nedeninin bu olduğu düşünülüyor.
Genişçe ve sevimli bir avlu içindeki Mahmut Paşa Camisi, İstanbul’un ilk camilerindendir. Anlaşılır bir şekilde, fetih öncesi Osmanlı cami mimarisinin, Bursa döneminin tipik bir ürünü denilebilir. Son cemaat yerinden (ki sonraki onarımlarla bir hayli bozulmuş) Bizans kiliselerinin narteksini andıran, ortada beşik tonozlu, iki yanında ikişer yuvarlak kubbeli bir mekâna giriliyor.
Caminin ana mekânı birbirinden bir kemerle ayrılan iki kareden oluşan bir dikdörtgendir. Karelerin üstünü, eşit hacimde iki kubbe örtüyor. İki yanda da, üzerleri üçer küçük kubbeli tabhaneler bulunuyor.
(Bu plan şüphesiz hayli basit. Çünkü mekân büyüyünce kubbe sayısını arttırmakta. Daha sonraki camilerde büyüyen mekânı, büyüyen tek kubbe ile birleştirmenin yolları aranmıştır.)
[📷 Mahmut Paşa Türbesi, Mahmutpaşa, Nisan 2022.]

Avluda, Mahmut Paşa’nın idamından sonra yıkandığı yer görülüyor. Caminin arkasındaki hazirede ise bir mezarlık ve içinde paşanın yattığı havalı, süslü türbesi bulunuyor. Sekizgen olarak yapılmış türbenin pencereleri iki sıradan oluşmakta. Havalı ve süslü deyişim, dış duvarının da mavi ve turkuazın egemen olduğu çinilerle kaplı olmasından. İznik’in ilk parladığı dönemin çinileridir bunlar. Renkler, Osmanlı’dan ziyade Selçukluları hatırlatıyor. İstanbul’da böyle dışı çini kaplı başka türbe ben görmedim. Varsa da bilmiyorum
Beyazıt / Nuruosmaniye / Kapalıçarşı

Artık çarşılar bölgesinin sonuna yaklaştım sayılır. Ufak ufak dönüş yoluna da geçeceğim. Ama son bir çarşı daha kaldı. O da İstanbul’un en ünlü, en turistik çarşısı: Kapalı Çarşı…
Aslında bu bölgeyi 6’ncı Rotamın içerisinde anlatacağım. Ama dönüş yolunu bugün buradan seçtiğim için kısaca değinmekte fayda görüyorum.
Mahmut Paşa Türbesi’ni arkama aldığımda, solda Nuruosmaniye Külliyesi, sağda Çuhacılar Hanı, ilginç bir sokağa giriyorum. Sokağın adı “Kılıççılar Sokağı”. İki yanındaki dükkânların çoğu Kapalı Çarşı için üretim yapıyor. Eskiden dükkânların üstünde, salkım salkım telefon kabloları da oldukça enteresan bir görüntü oluşturuyordu, artık yoklar.
Çuhacılar Hanı

Kılıççılar Sokağı’nın hemen sağında Çuhacılar Hanı var. Sultan III. Ahmet’in sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından gelir sağlamak üzere yaptırılan han, kurucusunun 1718-1730 yılları arasındaki sadareti sırasında inşa edilmiş olmalı.
Adı Çuhacılar Hanı olmakla birlikte şimdi içinde kuyumcular ağırlıklı olarak faaliyet gösteriyorlar.
[📷 Nuruosmaniye Camisi, Molla Fenari, Nisan 2022.]

Hazır buradayım, handan sonra Nuruosmaniye Camisi’ne de bakayım diyorum. İstanbul’un yedi tepesinden birinde bu cami yükseliyor. I. Mahmut yapıyı başlatmış. Ama ömrü vefa etmemiş. O öldükten sonra tahta geçen kardeşi III. Osman tamamlatmış. Osman caminin adını da biraderinden gasp etmiş, bugünkü ismine eklemiştir.
Tamamlanma tarihi 1755’te Osmanlı mimarisinde ve genel hayatında “barok” denilen Batı etkileri devam etmektedir. Nuruosmaniye de barok mimarinin, bu şehirdeki daha önceki örneklerinden epey farklı bir ürünüdür. Mimarının Simeon adında bir Rum olduğu tahmin ediliyor. Camiden çok, hayli değişik olan, 14 kubbeli, dörtgen olmayan iç avlusu, bahçesi ve külliyenin binaları sevimlidir.
[📷 Kapalıçarşı, Beyazıt, Nisan 2022.]

Nuruosmaniye’den ayrılıyor, Büyük Çarşı’ya göz atmak için hareketleniyorum. Bu tabii bir Tarihi Yarımada rotasının (5’inci Rota) gezisinin anlatımında böyle! Yoksa Kapalıçarşı, gerçek hayatta, bir bölümün sonuna bırakılamaz.
İster doğrudan alışveriş, ister bu ilginç dünyayı keşfetme merakıyla buraya giren herkese çok fazla zaman gerekir.
Kapalıçarşı, İstanbul kentinin merkezinde Beyazıt, Nuruosmaniye ve Mercan semtlerinin ortasında yer alan dünyanın en büyük çarşılarından ve en eski kapalı çarşılarından biri. Oldukça geniş bir alanı kaplayan bu yapıda yaklaşık yaklaşık 4.000 dükkân bulunuyor. Ayrıca pek çok atölye, kuyumcu, sarraf, cami, çeşme, lokanta, kafe, muhallebici, tatlıcı, şekerlemeci, kuruyemişçi vb…
Ve bu dükkânlarda toplam çalışan sayısı yaklaşık 25.000 olduğu söyleniyor. Gün içerisindeki en yoğun zamanlarında içinde 500.000’e yakın insan barındırdığı anlatılır. Kim ne derse desin, Kapalıçarşı sıklıkla dünyanın ilk alışveriş merkezi olarak anılmaya devam ediyor.
Çünkü Kapalıçarşı kendi başına bir dünyadır…
Dönüş

Şimdi buradan Çemberlitaş’a, Yeni Çeriler Caddesi’ne çıkacak, Divan Yolu Caddesi’nden Sirkeci’ye kadar pedallayacağım. Artık son ziyaret yerime gelebiliriz.
Eminönü Meydanı’ndaki müdavimi olduğum balıkçı lokantasının bir masasına ilişiyor, Pire🚲’yi park ediyorum. Haliç manzarası eşliğinde bir yarım ekmek ızgara Uskumru ekmeği mideme gömüyorum… Ardından bir tane daha… (Doymasam bir tane daha söylerdim.) Bol soğanlı ve turşu suyuyla birlikte… Yemeğin üstüne de ince belli çayı götürüyorum Galata Köprüsü’nün altından geçen mavi suların eşliğinde…
Ah, Haliç, ah!

Bu tuzlu iç suyun başında sabırla beklediğim anlar vardı. Artık sesi olmayan denizcilerin söylediklerini neredeyse işitebilirdim. O derin geçmişin hazine sandıkları oradadır. En az yedi kuşaktan, doğma büyüme bir İstanbul çocuğu olarak, İstanbul’u ne denli biliyorsam, onlar arka arkaya açılmaktadır.
Burada ayrı dillerde, ayrı tınılarla katlanan kuytuluklarında, bir Doğu Roma kilisesi korosuyla bir benzersiz Itrî bestesi örtüşerek yankılanır. Hem kıyıcı, hem hayranlık uyandırıcı dünyanın bu en eski kentlerinden birinin masalını Haliç eksiltmeden korumaktadır.
Gün batımında çarşılar çarşısı, Eminönü çevresi gölgelerde ağır ağır eriyecek. Gömülmekte olacağı Haliç’in ışıltılarından sıyrılıp karanlığına çekilecek. Hanlarda odabaşları evsiz yurtsuzları, adi suçluları, bekârları, kimsiz kimsesiz her mevsim boyunca sümükleri akan çocuk çırakları derin uykularına çekilirken denetleyecek bir kez daha.
***Beşinci Rotanın Sonu***
Rüzgâr Gibi Geçti Zaman

Üstüme çöken acayip bir yorgunlukla kendimi Mecidiyeköy’deki eve attığımda (18:15) zamanın nasıl bu kadar geçtiğini anlayamadığımı itiraf etmeliyim.
5 rota halinde pedalladığım “Tarihi Yarımada (İlk Tepe)” turunu burada tamamlıyorum. Aslına bakarsanız, zaman zaman coğrafi olarak kısa ama tarihi olarak çok uzun bir yolculuk yaptığımın farkındayım. Eminim sizler de izlerken aynı duyguları yaşadınız. Bisikletle girilmesi mümkün olmayan yerleri bazen kısa geçmek zorunda kaldığımı biliyorum. Emin olun, ben her seferinde bu rotaları biraz farklı döngülerle de olsa katettiğimde yeni şeyler keşfettiğimi görüyorum. İstanbul’un da güzelliği burada. Gez gez bitmiyor bir türlü!
Kadim kent tüm zamanların masalları için yeni günlere de hazırlık yapıyor. Nasılsa o tükenmez, ebedi bir şehirdir. Daha açılmamış kaç bin kırk birinci kapısı, gezilip görülmemiş ne çok sahici sokağı vardır. Onun için İstanbul’a hiçbir güzelleme yetmez.
Yarın Divan Yolu/Mese Yolu gezimle devam edeceğim.
TUR ile İLGİLİ DETAYLAR


Tur Tarihi: 10.04.2022; Pazar
ROTA: Mecidiyeköy >> Şişli >> Taksim >> Eminönü >> Bahçekapı >> Unkapanı >> Tahtakale >> Mercan >> Mahmutpaşa >> Beyazıt >> Sirkeci >> Eminönü (D) >> Mecidiyeköy (V)
Güzergâh Seyri: Mecidiyeköy >> Lati Lokum Sok. >> Mecidiyeköy Meydanı >> Büyükdere Cad. >> Şişli >> Halaskargazi Cad. >> Şişli Hamidiye Etfal >> Osmanbey >> Harbiye >> Cumhuriyet Cad. >> Taksim >> Taksim Anıtı >> İstiklal Cad. >> Şişhane >> {Beyoğlu Tünel ~ Karaköy M2 Füniküler Hattı} >> Karaköy >> Tersane Cad. >> Galata Köprüsü >> EMİNÖNÜ
Eminönü’nden Unkapanı’na
Eminönü Meydanı >> Yeni Cami >> BAHÇEKAPI >> Yeni Cami Cad. >> Hatice Turhan Valide Sultan Türbesi >> Yeni Cami Kütüphanesi >> Mısır Çarşısı >> Balık Pazarı Sokağı (Mısırçarşı içi) >> Pandeli Lokantası >> Tahmis Sok. >> Kurukahveci Mehmet Efendi >> Hasırcılar Cad. >> Mahkeme Sok. >> Rüstem Paşa Camisi >> Ragıp Gümüşpala Cad. >> Zindan Han >> Baba Cafer Kulesi & Türbesi >> Ahi Çelebi Camisi >> Eski Çocuklar Hapishanesi >> Şeyh Abdurraif Şamadani & Bekri Mustafa Türbeleri >> Kıble Çeşme Cad. >> Kantarcılar Camisi >> Küçük Pazar Cad. >> Küçük Pazar Karakol Sok. >> Üç Mihraplı Cami >> Yoğurtçu Nuri Sok. >> Ragıp Gümüşpala Cad. >> Küçükpazar
Unkapanı’ndan Tahtakale’ye
UNKAPANI >> Yavuzer Sinan Camisi >> Unkapanı Köprüsü >> Yavuz Sinan Cami Sok. >> Leblebici Sok. >> Arap Çeşmesi Sok. >> Küçük Pazar Cad. >> Kıble Çeşme Cad. >> Ragıp Gümüşpala Cad. >> Ord. Prof. Cemil Birsel Cad. >> Kutucular Cad.
Tahtakale’den Mercan’a
TAHTAKALE >> Kutucu Sok. >> Limon Sok. >> Kadıoğlu Sok. >> Çanakçılar Sok. >> Sobacılar Sok. >> Mahkeme Sok. >> Rüstem Paşa Camisi >> Kızılhan Sok. >> Burmalı Han >> Asmalı Cad. >> Büyük Çukur Han >> Küçük Çukur Han >> Kiraz Han >> Kalçin Sok. >> Kızıl Han >> Hasırcılar Cad. >> Balkapanı Sok. >> Balkapanı Han >> Levi Koşer Et Lokantası >> Tahtakale Cad. >> Uzun Çarşı Cad. >> Tahtakale Hamamı >> Kantarcılar Cad. >> Timurtaş Camisi >> Ord. Prof. Cemil Birsel Cad. >> Odunkapı Yokuşu >> Kepenekçi Sok. >> Siyavuş Paşa Medresesi >> Kepenekçi Yokuşu >> Kepenekçi Sabunhane Sok. >> Kepenekçi Medresesi Sok. >> Kepenekçi Sinan Medresesi >> Odunkapı Yokuşu >> Ord. Prof. Cemil Birsel Cad. >> Bahşende Sok. >> Saman Emini Evvel Camisi >> Ağızlıkçı Sok. >> Uzun Çarşı Cad. >> Yavaşçı Şahin Mehmet Ali Paşa Camisi >> Tomruk Sok. >> Türk Telekom Tahtakale Santral Center
Mercan’dan Mahmutpaşa’ya
MERCAN >> Sabuncu Hanı Sok. >> Fincancılar Sok. >> Nasuhiye Sok. >> Çandarlı Zade Atik İbrahim Paşa Camisi >> Paşa Cami Sok. >> Sağır Han >> Eirene Kulesi >> Valide Hanı Mescidi >> Çakmakçılar Yokuşu >> Büyük Valide Han
Mahmutpaşa’dan Beyazıt’a
MAHMUTPAŞA >> Tarakçılar Cad. >> Küçük Yeni Han >> Saka Çeşmesi >> Çakmakçılar Yokuşu >> Büyük Yeni Han >> Mahmutpaşa Hamamı Sok. >> Mahmutpaşa Yokuşu >> Tarakçılar Cad. >> Abud Efendi Han >> Mahmutpaşa Yokuşu >> Kürkçü Han >> Mahmutpaşa Hamamı Sok. >> Tarihi Mahmutpaşa Hamamı >> Mahmutpaşa Yokuşu Çeşmesi >> Küçük Yıldızhan Sok. >> Küçük Vezirhan Cad. >> Mahmut Paşa Külliyesi >> Mahmut Paşa Türbesi
Beyazıt ve Eve Dönüş
Kılıççılar Sok. >> Çuhacı Hanı >> Nuruosmaniye Camisi >> Ç. Nuruosmaniye Cad. >> Kalpakçılar Cad. >> Kapalı Çarşı >> Vezirhan Cad. >> Çemberlitaş >> Yeniçeriler Cad. >> Divan Yolu Cad. >> Alemdar Cad. >> Ebussuud Cad. >> Ankara Cad. >> Sirkeci >> Reşadiye Cad. >> Eminönü >> Reşadiye Cad. >> Galata Köprüsü >> Karaköy >> {Karaköy Tünel ~ Şişhane M2 Füniküler Hattı} >> Beyoğlu / Taksim / Harbiye / Osmanbey >> MECİDİYEKÖY (V)
Turun Niteliği: Bisikletim Pire🚲 ile Stanpoli Gezileri
Toplam Kat Edilen Tur Mesafesi: 31 km
Bisiklete Binme Mesafesi: 29 km
Toplam Araç Mesafesi: 2 km (1. Şişhane >> Karaköy: 1 km) & (2. Karaköy >> Şişhane: 1 km)
Kullanılan Ulaşım Aracı: F2 Füniküler Hattı
Toplam Tur Zamanı: 11 saat (07:15~18:15)
Toplam Bisiklete Binme Zamanı: 4 saat 30 dakika; Yürüyüş, Molalar & Ziyaretler: 6 saat 30 dakika (F2 Tünel Hattı dâhil)
Hava Sıcaklığı: 20°C (Parçalı ve az bulutlu)
Kaynakça: Aydan Çelik, “İstanbul Bisiklet Rehberi”, Hil Yayın, 1. Baskı, İstanbul, 2017; Ayşegül Kaya, “İstanbul Bitmeden”, İnkılap Kitabevi, 3. Basım, İst., 2018; Murat Belge, “İstanbul Gezi rehberi”, İletişim Yayınları, 10. Baskı, İstanbul, 2018; “İstanbul Sokakları – 101 Yazardan 100 Sokak”, Haz: Murat Yalçın, YKY, 1. Baskı, İstanbul, 2008
***…***
(*) Önceki Makale: AHT & İBTT & Arkeoloji & PTT & İş Bankası Müzeleri
(*) Sonraki Makale: Pire🚲 Soğuk Duşun Altında Zımba Gibi
Bir sonraki “İstanbul Gezileri” ajandasında görüşmek üzere; sevgiyle kalın,
Gezenti Şeref
