🚲&📖 Molière “Kibarlık Budalası”

**GBT~2026/007**

Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri

Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur… [Oyun 📚]

2026’ya Bir Oyun Oynama Makası!!

Bisikletle kitap okuma turlarının en güzel yanlarından biri de tur dönüşü alınan doğal mürekkepli banyo. Matbaadan yeni çıkmış kitap kokusu sulara karışır ve su giderinden akar gider… Kaskımın altında kafama yapışmış keltoş başımın üzerine akan ılık su bedenimi yavaş yavaş ılıklaştırır. Beraberinde boyalı tozu ve selüloz tuzu akıtırken düşüncelerim nostaljiye gider. Sağlamca yapılan planlar, gezilen görülenler, kendi kendine konuşulanlar, pedallanan yol ve yaşama dair pek çok şey aklıma gelir.

Babaeski’de nereye gideyim – ne yapayım dediğimde aklıma ilk gelen hep Mutlu köyü oluyor. Mutluluk abidesi olduğu için mi? Bolca Nine’ye de uğrarım makası mı? Mutlu olmak arayışı mı? Köy güzel. Çünkü hem yolu kolay, kavşağa kadar İstanbul-Edirne karayolundan giden bisiklete uygun kocaman emniyet şeridi (sonrası da pek kalabalık değil), hem de köy parkurunun düz oluşu. Nedense hep kabul ettiğim bir rota oluveriyor. Zaten uzak da sayılmaz. Hepi topu 13 km (x2).

Mutluluğun Anahtarı”, bir kasaba-köy turu. Yine çok güzel bir tur, çok güzel bir isim. Bugünkü ‘bisiklet + kitap’ okuma turuma bu rumuzu yapıştırayım dedim. Mutluluğun anahtarı, sevgi dolu bir yürekte saklıysa, okuyacağım kitabın da temsili ana fikri varlıklı bir adam olmasına rağmen asilzade olmaya çalışan bir cahilin çabasında yatıyor.

Cüretkâr ama Ahmakça

Ah! Sevmek ne kadar güzel Sadıkken kalplerimiz!

Bugün, kütüphanemden seçtiğim 136 sayfalık kitabın adı: “Kibarlık Budalası”… Molière’in 1670 yılında kaleme aldığı oyun, gülmece türünde olup, Paris başta olmak üzere Fransa’’nın değişen çehresinin, el değiştiren zenginliğin ve gücün eleştirisi şeklinde yorumlanır. Kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları çıkarmış. Çeviren Berna Günen.

Babaeski’de Havada Odun Kömürü Kokusu

Sizin cehaletinizden ben utanıyorum!

Pire🚲, bugün her nedense çok mutlu. Sanırım günler sonra Babaeski’nin dışına çıkacağız. Nihayet bacakları açılacak. Köy havasına bayılır, benim sevgilim. Zaten huyu-suyu bana çok benzediğinden çok iyi anlaşıyor, mükemmel bir ikili rol modeli oluşturuyoruz.

Ayın sonu ol(a)madı, hava döndü. Hafta sonuna müthiş bir sürpriz yaptı. Hemen terasa çıkıp sokaktan gelen kömür kokusunu, isli havayı bertaraf edip ufuktan gelen tur havasını kokladım. Ciğerlerime çektim. Derin, derin. Ufak tefek yağmur damlalarından sonra güneşli pırıl pırıl bir gün olacağa benziyor. Ne mutlu bize!

Halkım artık yoksul. Biçare. Doğal gaza gelen zamlar, insanları yeniden kömürlü kaloriferlere itmeye başladı. Etraf gaz değil bildiğin antrasit kokuyor. Hava dehşet kirleniyor. Ama bunun için kimseyi suçlayamazsın. Adam donacak değil ya. Onun da ısınmaya ihtiyacı var. Bütçesi ona göre.

Sonra Soner Arıca’dan çaldığım bir şarkıyı mırıldandım: “Ciğerime çektim seni… Oysa ki sen yoktun yanımda… Tomurcuk oldun sen dalımda… Düşündüm de ben en sonunda… Hayal edip öptüm seni… Yüreğime ektim…

Pedallar Kibarca ve Ahbapça Dönüyor

Babaeski çevresinde fırdolayı şehir turu yapmaktan kurtulacağız bugün. Heyecanlıyız. Hazırlanıp yola koyuluyoruz.

İlçenin yakın çevresini dolaşmak kadar yakın köyler turu da büyük keyif veriyor. Bu cumartesi Trakya haritamın rehberliğinde ve Pire🚲’nin asistliğiyle Mutlu köyüne kadar bir Babaeski Kitaplı Köy Gezisi yapacağız. Gidiş dönüş yaklaşık 30 km tutan.

Trakya haritam ana yolları bilmediğimden değil. Bazen gördüğüm cazip tarlaların, koruların içlerine kadar dalıp kayboluyorum. Sonra bir de bakıyorum ki bambaşka bir köyden çıkmışım.

Önce Fatih Caddesi’ne paralel birtakım yollardan geçip Babaeski Devlet Hastanesi’nin önüne indik. Oradan da Edirne-İstanbul karayoluna çıkıp göbekten Edirne istikametine yöneldik. Sabahın erken saatleri olduğundan trafik pek yok yollarda. Tabii köye yaklaştığımızda bizi mobilize şekilde gören bazı hemşerilerimizden Trakyaca tezahürat almak da çok hoş olacak. Biz de zaten Trakyalıya benzemek için çok gayret sarf ediyoruz. Üzerlerimize Thracian dilinde yazılmış giysiler giyerek onların algılarını kolaylaştırıyoruz. Hatta bir keresinde “A be bu kızancık, Bulgaria’dan gelmiştir…” diye bağıran bile çıkmıştı.

Pehlivan köyü kavşağına kadar harika bir rampa inişi. Hava nedense biraz soğudu hissi. Yok, hayır yokuş aşağı kaptırdığımdan. Serin rüzgârın etkisi. Taşköprü deresinin köprüsünün orada durup akan nehri seyretmeye bayılıyorum. Az ötede sarımsak tarlalarının kokusu geliyor sanki. Artık yolun yarısını kat etmiş bulunuyorum.

Mutlu köyüne giden kavşağa kadar ağırdan alarak ilerliyorum. Sapaktan sonra 3 km’lik bir yolum kalıyor. Bir çırpıda geçer. İşte köy meydanı olabildiğince sakin. Etrafta dört ayaklı dostlar kuyruklarını kaldırıyorlar. Bu yabancı da kim ola ki, der gibi bakışıyorlar birbirlerine. Zararsız birine benzettiklerinden midir bilinmez, bir iki hav hav derken serbest bırakıyorlar beni. Yolumdan alıkoyacak halleri yok ya.

FAL, EFSUN veya TARİKAT DÜNYASININ DIŞINDA BİRİ

Köye tekrar geri dönebilirim. Hazır buraya kadar gelmişim, Bolca Nine’nin tesislerine de bir göz atayım diyorum. Gerçi ciddi bir rampa var önümde ama umursamıyorum. Çünkü fazla uzak değil. 1 km yokuş tırmanacağım. Pire🚲, ön dişleriyle sırıtıyor. Aşağı inip, kendisini itekleyeceğimi biliyor. Eh, n’apalım biraz da ben onu taşırım.

Önceki adı Kofalça olan Mutlu köy, Babaeski-Edirne yönünde D-100 (eski E-5) yoluna 4 km. uzaklıktadır. Her yıl, Hıdırellez’in ilk haftasına denk gelen cuma günü başlayıp; üçüncü haftasının cuma gününe kadar süren adak ve dilek ziyaretlerine açık olan Bolca Nine’nin mezarı buradadır. Onu ziyaret edenler adak kurbanları keserler, et kavururlar, yemek pişirirler, pilav börek, çörek yapar, lokma dökerler. Yemekler gelen geçenlere ikram edilir. Kurban derileri ise Bolca Nine Korusu’nun bakımı için köye bırakılır. (1)

Rivayete göre… Son Avrupa seferini Arnavutluk üzerine yapmak üzere sefere çıkan Fatih Sultan Mehmet ve ordusunun yolu suyu ve yeşilliği bol olan Mutlu Köyü’ne düşer. Ordu bu bölgede konaklarken bir gurup asker Bolca Nine’nin evinin yanından geçer ve onun bir şeyler pişirdiğini görür. Askerler yemek için yanına gelirler. Bolca Nine de sayıları 100-200 veya daha fazla olan askerlere ocakta pişirdiği pilavdan verir. Bolca Nine askerlere pilav verdikçe pilav azalacağına fazlalaşmaktadır. Bu durum karşısında şaşıran askerler ulu bir kadın karşısında olduklarını düşünür. Ve bu olayı Fatih’e anlatırlar.

Padişah yanında komutanları ile birlikte Bolca Ninenin yanına gelir, onun ellerine sarılır ve kendisinden bir şeyler dilemesini düşünürken, Bolca Ninenin gözlerine baktığında, bu yüce kadının kendisinden bir şeyler istemeyecek bir doygunluğa, olgunluğa yükseldiğini sezer ve “Dile benden ne dilersen” diye soramaz. Padişah bu olanların üzerine onun adını bile sormadan, “Ey muhterem kadın bundan böyle senin adın BOLCA ANA olarak çağrıla, gelecek neslimiz tarafından BOLCA NİNE olarak anıla” diyerek onun ellerini öper ve saygısını böyle ifade eder.

Her zamanki manzara. Çevre düzensiz ve kirli. Hiç şaşırmıyorum desem.

Azıcık Aşım Kaygısız Başım

Bolca Nine Korusu’ndan aşağıya iniyor, köye geri dönüyorum. Mutluluktan uçan trajikomik köyün içinde kararsız insanlar ve traktörler trafiği az tıkamamışlar. Kıvrılarak aşmak zorunda kalıyorum bu acemileri. Ve Mutlu’yu arkamda bırakıp Babaeski’yi buluyorum yeniden. Yolumun üstünde kış günlerinde oldukça kısıtlı olan mekân seçeneklerim konusunda kafa yormaya başlıyorum. Kahvehane mi? Kafe mi? Pastane mi? Parkın üşütmeyecek bir köşesi mi? Of, offf… Bahar olsa atacağım yer minderimi, uzanacağım şu derenin kenarına. Yapmıyorum tabi. Canım herhangi bir kahvehaneye de takılmak istemiyor. Hiçbir yere sapmadan, doğruca evin yolunu tutuyorum.

Babaeski girişindeki kavşak ile Heykel arasında uzanan Fatih Caddesi bir âlem. Zira çataldan sonrası malum. Biraz anayolun dar kıyısından biraz alt yoldan gidersin. Trafik çıldırmıştır. Çılgın 34 plakalılar ve Anadolu’dan diğer göç erbabı Babaeski’nin damarlarını bozmuştur. Arabalar yayayı takmaz (bisikleti hiç takmaz) üstüne üstüne ısrarla çıkmaya çalışır. Hatta yer bulduğu ve o yolun darlığında senin önüne pat diye kıvırıyorsa yoluna çıkabildiği için yüzü marifet yapmış gibi sırıtmaktadır. Sesini çıkartırsan seni bile azarlar. Her daim kendi haklıdır.

Eve vardığımda KM saati 28 göstermişti bile. Keseye zarar vermeden bir turumu daha aküsüz bacaklarımla halletmiş sayılırım. Kafelerde içecekler 100 TL’den, sandviçler, tostlar ve pastalar 120 TL’den kapıyı açıyor. Nerde kaldı o kahvehanelerin 1,5-2 TL’ye demli çay ürettikleri zaman. Saltanat devrinin sonu. Otursan, 2 fincandan yukarısı cebe zarar. Saat öğlen 1’i geçmiş bile.

***_***

Banyo kapısından bir feryat yükseliyor!

Bu ne? Su kesildi, olacak iş mi? Yetiş Elmor donuyoruz! Belediyemiz uyuyor… Kaldık mı şimdi köpüklü. Geziyi anlatacağıma yıkansaydım keşke… 🙂

Söz konusu jakuzili duş ise gerisi teferruattır. “Mutluluğun Anahtarı” bitti; şimdi gülelim eğlenelim “Kibarlık Budalası” sırada…

Zenginliğin ve Gücün Eleştirisi

Sanatın inceliklerini anlayan, bir eserdeki güzelliklere kucak açan, çalışmanızı gönül okşayıcı övgülerle ödüllendiren kişilerle çalışmak ne büyük zevktir.

Kahve ve tiyatro kitabının evrensel dostluğu, okuma saatlerimin bana bahşettiği en klâsik armağanlarından biridir. Bu kez boylu boyunca uzanmadan, yayılmadan, evin havadar ‘tiyatro’ salonunun koltuğunda oyun yazarlarından tanıdık bir mösyö ile birlikte oturuyorum.

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkmış elimdeki “Kibarlık Budalası”nın kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye.

17’nci yüzyıl Fransa’sında, cahil, saf ama çok zengin bir adam olan Mösyö Jourdain’in bir tek amacı vardır:

Asilzade olmak…

Bunu gerçekleştirebilmek için her şeyi göze alır. Anlamlı-anlamsız, yararlı-yararsız ama mutlaka masraflı her çabayı gösterir. Gülünç duruma düşer, alay konusu olur ama hiç yılmaz. Hedefi bellidir:

Soylu sınıfa girebilmek, soylu bir Markiz’i baştan çıkarabilmek için her şeyi yapmak ve biricik kızını da mutlaka bir soylu ile evlendirmek. Oysa kızı bir başka gence aşıktır.

Molière, yarattığı bu olağanüstü tiplemenin etrafını, onu sömürmeye çalışan Kont, ayakları yere basan karısı, sağduyunun ve samimiyetin temsilcileri hizmetçi ve uşak ile bir dantel gibi örer. Neredeyse her sözcük komik ve her durum gülünçtür oyunda.

Peki, Kimdir Bu Mösyö Molière?

Ben artık bu dünyayı tanıyamıyorum!

Molière ya da Jean-Baptiste Poquelin ünlü bir oyun yazarı ve yönetmendir. Bir kraliyet döşemecisinin oğlu olarak 1622’de Paris’te doğan Jean-Baptiste Poquelin, tiyatroya karşı olan tutkusu sayesinde oyuncu olmaya karar verir. 1644 yılında Illustre Théâtre topluluğunu kurduğunda kendine sahne adı olarak Molière’i vermiştir.

Illustre Théâtre’ın dağılmasından ve 1645’te topluluğunun çektiği ekonomik sıkıntılar ve borçlar nedeniyle bir süre hapiste kalan Molière, Charles Dufresne’in başka bir tiyatrosunda aktris Madeleine Béjart’a katılır. Fransa genelinde çeşitli yazarların eserlerini sahnelerler. Topluluğun lideri olarak Molière de artık kendi oyunlarını yazmaya, yönetmeye ve oynamaya başlar. Kendisinden önce önemsiz bir tür olarak görülen komediyi yücelterek tiyatroya oldukça önemli bir ivme kazandırır.

Topluluk 1658’de Paris’e geri taşınır. Ayrıca XIV. Louis’in kardeşi Philippe d’Orléans’ın desteğini de elde eder. Artık “Troupe de Monsieur” olarak bilinen topluluk Kral’ın huzurunda gösteri yapıyordur. XIV. Louis gösterileri beğenir. Ve onlara Louvre yakınlarındaki Petit-Bourbon tiyatrosunu tahsis eder.

Ayrıca 1662’de Madeleine Bejart’ın Comte de Modene’den olan kızı Armande Bejart’la evlenir. Üç çocukları olur. Ama bunlardan yalnızca tek bir tanesi hayatta kalır. Ve onun vaftiz babası kral XIV. Louis’tir.

Molière ve topluluğu, tiyatro, müzik ve dansı birleştiren komedi-bale oyunlarını birlikte icat ettiği Floransalı müzisyen Jean-Baptiste Lully gibi diğer sanatçılarla birlikte çalışır. Pierre Beauchamp’ın da koreograf olarak yer aldığı bu iş birliği ile “Kibarlık Budalası, Münasebetsizler, Şanlı Aşıklar ve George Dandin” eserleri doğar.

1673’te verem hastası olan Molière, son oyunu “Hastalık Hastası”nda başrol oynarken sahnede öksürük kriziyle yere yığılır. Oyunu tamamladıktan sonra evindeyken gelen ikinci krizi atlatamayarak maalesef 51 yaşında aramızdan ayrılır.

Kitabın Kafa Kâğıdı

Of aptallarla uğraşmak ne zor iş!

1669 yılında Fransa Kralı XIV. Louis sarayda yapılacak kutlamalar için eğlenceli bir oyun ister. Müzikleri İtalyan asıllı Fransız bestecisi Jean-Baptiste Lully besteleyecek, oyunu ise Molière yazacaktır. Kralın siparişinin özel bir amacı vardır. Aynı yıl Sultan IV. Mehmet Fransa’ya elçi olarak Hoşsohbet Nüktedan Süleyman Ağa’yı göndermiş, Süleyman Ağa Paris’te muhteşem bir törenle karşılanmıştır. Ancak Süleyman Ağa Fransız sarayının ihtişamına dudak bükmüş, beklenen hayranlığı göstermemiştir.

İşte bu ilgisizliğin intikamını almak için ya Maliye Bakanı Colbert’in ya da bizzat XIV. Louis’nin Molière’e gülünç bir Türk balesi sipariş ettiği rivayet edilir.

Uzun süre Doğu ülkelerinde yaşamış ve söz konusu kabul töreninde Osmanlı elçisine tercümanlık eden Şövalye Laurent d’Arvieux, oyunun yazımına yardımcı olmak üzere Molière ve Lully’ye katılır. Laurent d’Arvieux oyundaki hayali Türkçe ile müftünün konuştuğu Frank dilinin yaratılmasına, Türk merasimindeki dansların ve Türk kıyafetlerinin yapımına yardımcı olur. Söz konusu gülünç bale Molière’in kaleminde parlak bir töre komedyasına dönüşür. Bu yüzden ilk üç perde Molière usulü tipik bir toplumsal taşlamayken, son iki perde kralın özel isteğiyle tuluata dönmüştür.

Kibarlık Budalası” ikinci kez görücüye çıktıktan sonra XIV. Louis Molière’e, “Şimdiye kadar yazdığınız hiçbir oyun beni bu kadar güldürmemişti. Oyununuz muhteşem,” demiştir.

Künye: Molière, “Kibarlık Budalası”, Çev. Berna Günen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Basım: Şubat 2022, Oyun/Tiyatro, 136 sayfa

[Arka Kapaktan]

Burjuva Mösyö Jourdain’in asilzade olma yolundaki umutsuz ve gülünç mücadelesini anlatan, XIV. Louis’nin en çok güldüğü Molière oyunu unvanını kazanan ‘Kibarlık Budalası’ ilk kez 14 Ekim 1670’te Chambord’da, aynı yıl 28 Kasım’da ise, sarayda kralın huzurunda oynanmıştır.

AYRINTIDA SOSYAL SINIF FARKI

Sevdiğimiz insanın bizi ikna etmesine ne de kolay izin veriyoruz!

Peki nedir bu kibarlık budalasını bu kadar özel kılan şey?

Kimilerine göre Fransa’nın Güneş Kral’ı XIV. Louis’in kimilerine göre ise dönemin maliye bakanı Colbert’in bizzat yazılmasını emrettiği rivayet edilen bu hiciv aslında gizliden gizliye bir anlam taşımaktadır. Dönemin Osmanlı elçisi Nüktedan Süleyman Ağa Paris’teyken karşılandığı tören karşısında kayıtsız kalıp beklenilen beğenileri sunmayınca üstüne üstlük bir de Osmanlı Sarayı’nın daha güzel olduğunu söyleyince işte tam bu noktada ortaya bu gülünç bale çıkmıştır.

Molière bu oyununda da diğer oyunlarında olduğu gibi toplumsal sınıf farkını ve sosyal tırmanışı tiye almıştır. Basit bir burjuva olan Mösyö Jourdain bir gün soylu olmaya yoğun bir ihtiras duymaktadır. Soylu insanlar gibi kültürlü olmak için kendine birden çok eğitmen tutarak cehaletini gidermeye çalışsa da bu kişilerin gözü onun parasındadır. Terzisine özel olarak diktirdiği aşırı abartılı kıyafetler giyerek kendini soylu gibi gören Jourdain aptallığıyla herkesin alay konusudur. Bu sırada bir üçkağıtçı olan Kont Dorante ise ondan asla geri ödemeyeceği borçlar alarak durmaksızın para koparma peşindedir.

Kızını soylu biriyle evlendirip asilzade olma hayalleri kuran Mösyö Jourdain’inin kızının onaylamadığı bir ilişkisi vardır. Kızının evliliğine sadece soylu biri olduğu müddetçe izin vereceğinden Cléonte isimli bu genç kendini bir Türk asilzade gibi tanıtarak Mösyö Jourdain’i kandırır. Mösyö Jourdain ile tanışıp ona “mamamouchi” (bir çeşit uydurma şövalye) unvanı vermek ve hatta damadı olmak istemektedir. Koltukları kabaran Mösyö Jourdain hemen bu fırsatı değerlendirir ve sahte bir Türk töreni yapılır. Jourdain “mamamouchi” olur. Sözde Türk asilzade olan Cléonte bir Türk gibi giyinerek son iki perdede durmaksızın alay ederek anlamsız cümleler ve uydurma kelimelerle Jourdain’i kandırır.

Görüldüğü kadarıyla Osmanlı’nın o dönemki önemi evrensel bir boyuttadır. Ayrıca fiziksel olarak boy göstermek yerine sadece edebi alanla yetinmeleri Türklerden nasıl korkulduğunu da apaçık ortaya koymaktadır.

KİBARLIK ve ARİSTOKRATLIK HAYRANLIĞI

Kalbim ne kadar sağlammış, görecekler… Onu terk edeceğim!

Molière; “Kibarlık Budalası” adlı oyununda, kaderin bir cilvesiyle burjuva olarak dünyaya gelmiş olan bir adamın, kibarlığı öğrenerek soylular sınıfına geçmek hayaliyle tuhaf heveslere kapılmasını, bu uğurda müzik, dans, kılıç, felsefe dersleri almasını, kibarlık ve soyluluk merakı yüzünden gülünç durumlara düşmesini konu olarak işlemiştir. Oyunda işlenen en güçlü tema “kibarlık ve soyluluk düşkünlüğü”dür.

Oyunun baş kahramanı olan Mösyö Jourdain, kumaş tüccarı olan bir babanın oğludur. Mösyö Jourdain, ait olduğu toplumsal sınıftan, yani bir burjuva olmaktan memnun değildir. Onun gözü, aristokrasidedir. Soylular sınıfından olanlara karşı aşırı bir hayranlık duymaktadır. Kendisinin bir burjuva olduğunu kabullenmek istemez, soylular sınıfından biriymiş gibi davranır. Bir soylu olabilmek için tuhaf heveslere kapılır. Fakat ne yapsa boşunadır.

Kibarlıktan ve incelikten nasibini almamış, kaba bir adamdır Mösyö Jourdain. Kıyafetine gülen hizmetçisine ağza alınmayacak sözler eder, onu tokatlar. Karısına karşı da hiç nazik değildir. Sürekli bağırır, soğuk davranır. Burjuva olmakla yetindiği, bununla gurur duyduğu, soylulara özenmediği için karısını sevmez. Sıradan bir kadın olarak görür. Karısından nefret eder. Hatta soylular sınıfından bir kadını sever. Kibar bir insan olmak için kendisine çok sayıda hoca tutar. Zira, Mösyö Jourdain’e göre kibarlık, ders alınarak öğrenilecek bir şeydir.

Paranın Gözü Kör Olsun

Tanrı kahretsin sadakatsizlik edeni!

Mösyö Jourdain, kendisine müzik, dans, kılıç ve felsefe hocaları tutar. Hocaları, Mösyö Jourdain’in cahillik, küstahlık ve kabalıklarına sırf parası için katlanırlar, ses çıkarmazlar. Diğer yandan, kibarlığı öğretecek olan hocaların da ne derece kibar oldukları tartışılır. Çünkü çıkarcı insanlardır, Mösyö Jourdain’i sömürürler. Her bir hoca, kendi mesleğinin daha üstün olduğunu söyleyerek birbirleriyle kavga ederler. Birbirlerine ağza alınmayacak sözler, hakaretler, küfürler ederler. Sözde kibarlık hocasıdırlar. Ancak kavgacı, küfürbaz, çıkarcı, ikiyüzlü, sahtekâr insanlardır.

Soyluluk zaafı, babalık duygusunun da önüne geçer. Kızını gerçekten seven ve kendisinden isteyen gence tek şey sorar: “Soylu musunuz, değil misiniz?” Başka hiçbir şeyin önemi yoktur çünkü. Soylular sınıfından olmak, iyi bir insan olmak için yeterlidir. Kızının bu genci sevip sevmediğinin, aralarındaki güçlü aşkın, evlenip mutlu bir yuva kurmalarının hiç mi hiç önemi yoktur.

Molière, toplumsal yaşamı çok iyi gözlemlemiş, insanların kusurlu yanlarını keskin bir gözle tespit etmiş, komedi sanatındaki eşsiz dehasıyla bunları sahneye taşıyarak seyirciye doğruyu, güzeli göstermeye çalışmıştır. Yazar “Kibarlık Budalası” oyunuyla, kibarlığa ve aristokrasiye özenen, ait olduğu toplumsal sınıfı beğenmeyen, kendini olduğundan farklı, yükseklerde görmek isteyen bir insanın kendini ne kadar gülünç bir duruma düşürdüğünü gösterir.

Riyakârlık.. Düzenbazlık.. Fırsatçılık.. Egoistlik..

Sevdiğimiz insanın bizi ikna etmesine ne de kolay izin veriyoruz!

Oyunda “ikiyüzlülük, sahtekârlık, çıkarcılık, bencillik” temaları da güçlü bir şekilde işlenmiştir. Oyunun baş kahramanı olan Mösyö Jourdain, kumaş tüccarı olan babasından yüklü bir miras kaldığı için para sıkıntısı çekmeyen zengin bir adamdır. Cahil ve kaba olan Mösyö Jourdain, aynı zamanda saf bir adamdır. Kibarlık ve soyluluk merakı, âdeta gözlerini kör etmiştir. Çevresindeki insanların hemen hepsi, ikiyüzlü, sahtekâr, para düşkünü ve bencildir. Mösyö Jourdain’i sürekli aldatırlar, ona yalan söylerler. İkiyüzlü insanların kuşattığı bir dünyada, kendisini soylu, kibar, şık bir insan olarak görür. Mösyö Jourdain, hayal âleminde yaşıyor gibidir. Kendisi dışındaki herkes, olan bitenin farkındadır.

Yazar bu oyununda ikiyüzlü, çıkarcı, para düşkünü insanları çok sert bir biçimde eleştirir…

Tek derdi para kazanmak olan… Para için her türlü kabalığa ses çıkarmayan hocalar (müzik, dans, kılıç, felsefe)… Diktiği uyduruk ve gülünç kıyafetleri bir şaheser olarak gösteren… Müşterisine ait olan kumaştan kendisine de kıyafet diken terzi… Sevdiği kadınla arasını yapıyor görünerek yüklü miktarda borç alan… Her fırsatta “Borcuma düşkün biriyim,” demesine karşın hiçbir zaman borcunu ödemeyen… Arkadaşının sevdiği kadına utanmadan kendisi kur yapan Dorante…

Sanatın Boyun Eğmeyen Gücü

Bence güzel sanatlarda eserleri ahmakların önünde icra etmekten, yapılan besteler hakkında bir geri zekâlının söylediklerine tahammül etmekten daha büyük bir işkence olamaz.

Tiyatro öylesine güçlü bir silahtır ki Molière için, toplumsal yaşamı kirleten, çürüten insanları, olanca çirkinlikleriyle sahneye çıkarır.

Oyunda göze çarpan diğer bir tema ise “yalnızlık”tır. Oyunun baş kahramanı olan Mösyö Jourdain, evli, çocuk sahibi ve zengin bir adam olmasına rağmen yine de yalnız bir insandır. Yalnızdır, çünkü kendi yarattığı hayal dünyasında kimseye yer yoktur. Bu nedenle de mutsuzdur.

Bir burjuvadır, babasından yüklü bir miras kaldığı için oldukça zengindir. Burjuva olduğunu kabullenmek istemez, burjuva olmaktan âdeta utanır. Mösyö Jourdain, sahip olduğu güzelliklerin farkında değildir. Evlidir, fakat karısını hiç sevmez, sebebi ise karısının soylular sınıfından olmamasıdır. Soylular sınıfından Dorimène adında dul bir kadına âşık olur. Ancak bunun adı aşk değildir. Mösyö Jourdain’in gözünde Dorimène’i eşsiz ve çekici bir kadın yapan, sadece ve sadece soylu olmasıdır. Yerinde bir ifadeyle, Mösyö Jourdain bu kadına değil, onun soyluluğuna âşıktır.

Kızı Lucile, Cléonte adında bir genci sevmektedir. Kızını çok seven bir babanın sevgiye, aşka değer vermesi, kızının duygularını önemsemesi gerekir. Kızının sevdiği gençle evlenip mutlu bir yuva kurmasına yardımcı olması gerekirken, Mösyö Jourdain soylu olmadığı için bu gence kızını vermez. Soyluluk saplantısı yüzünden, yaşantısını güzelleştirecek pek çok şeyden mahrum kalır.

Yazar, takıntılı insanların yaşamın kendilerine verdiği güzellikleri göremedikleri için yaşamlarını nasıl cehenneme çevirdiklerini, gözlerinin önündeki mutluluk kaynaklarını nasıl ellerinin tersiyle ittiklerini göstermiştir.

KİBARLIK BUDALASI KARAKTERLERİ (2)

Cahil kadınlara hiç dayanamıyorum!

Mösyö Jourdain: 

Oyunun baş kahramanıdır. Evlidir, Lucile adında genç bir kızı vardır. Aslen bir burjuva olmasına karşılık, bunu inkâr eder, soylular sınıfına girebilmek için çırpınır durur. Soylu ve kibar bir insan olmak için müzik, dans, kılıç ve felsefe dersleri alır. Hemen her konuda bilgi sahibi olmak ister. Kibarlık ve soyluluk düşkünlüğü hastalık derecesindedir.

Madam Jourdain: 

Mösyö Jourdain’in karısı, Lucile’in annesidir. Kocasının aksine, aklı başında, gerçekleri görebilen, zeki, uyanık bir kadındır. Aslını inkâr etmez, burjuva olmaktan memnundur. Kocası, kibarlık ve soyluluk merakı yüzünden âdeta aklını yitirmiş, yaşına başına bakmadan tuhaf heveslere kapılmıştır. Yaptığı şeyleri birer saçmalık olarak görür. Kocasının davranışlarından fazlasıyla şikâyetçidir. Tuhaf davranışlar sergileyen kocasıyla sürekli tartışır, onu uyarır. Fakat elinden pek bir şey gelmez. Kocasına sözü geçmez. Kocasının herkes tarafından sömürüldüğünü görür. Kocasını her fırsatta uyarır, ancak kibarlık merakı, soylulara olan düşkünlüğü Mösyö Jourdain’in gözlerini kör etmiştir.

Madam Jourdain’in evlilik konusundaki düşünceleri de kocasından farklıdır. Madam Jourdain, kızı Lucile’in sevdiği gençle evlenip mutlu bir yuva kurmasını ister. Kızının üst tabakadan biriyle evlenmesini doğru bulmaz. Zengin biriyle evlendiğinde ezik düşeceğini, hor görüleceğini düşünür. Oyunun sonlarına doğru, kızının sevdiği gençle değil de Türk padişahının oğluyla evleneceğini duyunca deliye döner, bu evliliğe şiddetle karşı çıkar. Sonradan, kocasına bir oyun oynandığını, kızının aslında sevdiği gençle evleneceğini öğrenince çok sevinir.

Madam Jourdain ile kocası arasında içten bir sevgi yoktur. Aralarındaki soğukluğa, kocasının saçmalıklarına rağmen Madam Jourdain, kocasından vazgeçmez, onu başka kadınlara kaptırmaz. Cesur, yırtıcı bir kişiliğe sahiptir. Olan bitene seyirci kalmaz, yapılması gerekeni korkusuzca yapar. Kocası, âşık olduğu kadını akşam yemeğine davet eder. Sevdiği kadınla baş başa kalmak için de karısını ablasının yanına gönderir. Madam Jourdain, kocasının bir iş çevirdiğinin farkındadır. Kocası, sevdiği kadınla yemek yerken, Madam Jourdain eve gelir. Kocasını başka bir kadınla görünce de kıyameti koparır. Kocasının gönlünü çelen Dorimène’e hakaretler yağdırır, onu evinden kovar.

Dorimène: 

Mösyö Jourdain’in âşık olduğu dul kadındır. Güzel ve çekici bir kadındır, fakat Mösyö Jourdain’in gözünde Dorimène’i değerli kılan, onun saray çevresinden, soylular sınıfından bir kadın olmasıdır. Geçmişte bir evlilik yapmış, ancak mutluluğu yakalayamamıştır. Kendisine sürekli kur yapan, pahalı hediyeler alan Dorante’e karşı ilgi duyar. Geçmişte kötü bir evlilik yaşadığı için bu kez işi ağırdan alır, karşısındaki erkeği iyice tanımak ister.

Dorante, ikiyüzlü bir adamdır. Mösyö Jourdain, Dorimène’e duyduğu aşkı kendisine anlatınca, Dorante kendisine bu konuda yardımcı olacağını söyler. Ancak Dorimène’e kendisi kur yapar, Mösyö Jourdain’in yolladığı hediyeleri kendi adına verir. Mösyö Jourdain, güzel Dorimène ile Dorante’i evine yemeğe çağırır. Madam Jourdain, kocasını bu kadınla görünce kıyameti koparır, kocasının aklını çeldiği için Dorimène hakaretler eder. Hiçbir şeyden haberi olmayan Dorimène, neye uğradığını şaşırır, olan bitene bir anlam veremez.

Oyunun sonunda Dorante, Mösyö Jourdain ile Dorimène arasında bir ilişki olmadığı konusunda Madam Jourdain’i ikna etmek bahanesiyle güzel Dorimène’le kendisi evlenir.

Lucile: 

Mösyö Jourdain’in kızıdır. Cléonte adlı genci sevmektedir. Sevdiği genç, soylular sınıfından olmadığı için, babası evlenmelerine izin vermez. Mösyö Jourdain, kızını Türk padişahının oğluyla evlendireceğini söyler. Lucile, babasına oynanan oyundan haberi olmadığı için buna karşı çıkar, Cléonte’u çok sevdiğini ve ondan başkasıyla asla evlenmeyeceğini söyler. Türk padişahının oğlu kılığındaki kişinin aslında Cléonte olduğunu öğrenince, fikrini değiştirir, uysallaşır. Babasına oynanan oyun sayesinde sevdiği gence kavuşmuş olur.

Cléonte: 

Lucile’in sevdiği gençtir. Önemli görevlerde bulunmuş, saygın bir ailenin oğludur. Altı yıldır orduda görev yapmaktadır. Aklı başında, dürüst, terbiyeli bir gençtir. Mösyö Jourdain’den kızını ister, ancak soylular sınıfından olmadığı için ret cevabı alır. Uşağı Covielle ile küçük bir plan yaparlar. Cléonte, Türk padişahının oğlu kılığına girer ve Mösyö Jourdain’i kızıyla evlenmesi konusunda ikna eder. Cléonte duygusal, alıngan, biraz da kıskanç bir gençtir.

Bir keresinde yoldan geçerken Lucile ile karşılaşır, fakat Lucile kendisini görmezden gelir, selam dahi vermez. Lucile’in artık kendisini sevmediğini, evlerine girip çıkan soylulardan etkilendiğini, soylular sınıfından bir adamla evlenmek istediğini düşünür. Ona olan aşkını kalbinden söküp atacağını söyler, fakat yapamaz. Lucile, erkekleri sürekli kötüleyen halası yanında olduğu için kendisine selam veremediğini söyleyince, barışırlar.

Covielle: 

Cléonte’un uşağıdır. Mösyö Jourdain’in hizmetçisi Nicole’ü sevmektedir. Cléonte ile yakın bir arkadaş gibidir. Cléonte, Mösyö Jourdain’in kızı Lucile’i sever. Soyluyum, demediği için Mösyö Jourdain kızını vermez. Bunun üzerine Covielle küçük bir plan yapar. Kılık değiştirirler. Covielle, Mösyö Jourdain’in gönlüne göre konuşur, babasını tanıdığını, onun soylu biri olduğunu söyler. Cléonte’u da Türk padişahının oğlu olarak tanıtır. Zengin bir damada sahip olacağını düşünen Mösyö Jourdain’in gözleri kamaşır. Covielle, bir uşak olmasına rağmen oldukça zeki ve kurnaz bir gençtir. Efendisi Cléonte’u, düştüğü güç durumdan kıvrak zekâsıyla kurtarır. Hizmetçi Nicole’e âşıktır.

Oyunun sonunda Cléonte ile Lucile’in nikâhları kıyılırken, Covielle ile Nicole’ün de nikâhları kıyılır.

Nicole: 

Mösyö Jourdain’in hizmetçisidir. Bir hizmetçi olmasına rağmen akıllı, neşeli, hareketli, düşüncelerini çekinmeden söyleyen cesur bir kızdır. Mösyö Jourdain’i tuhaf heveslere kapıldığı için sürekli olarak eleştirir, çenesini tutamadığı için de azar işitir. Mösyö Jourdain’in giydiği gülünç kıyafeti görünce kendisini tutamaz kahkahalar atar. Eve girip çıkan hocalardan şikâyetçidir. Hocaların evi dağıttıklarını, kirlettiklerini söyler. Nicole’ün Madam Jourdain’le arası gayet iyidir. Madam Jourdain, onu bir arkadaş gibi görür, kocası ve kızıyla ilgili düşüncelerini, sırlarını paylaşır. Nicole, Cléonte’un uşağı Covielle’i sever.

Dorante: 

Sarayda kralla görüşen, soylular sınıfından insanlarla görüştüğü için Mösyö Jourdain’in gözünde çok değerli olan bir kişidir. Mösyö Jourdain’e yapmacık bir saygı, nezaket gösterir. Onun soyluluk ve kibarlığa olan düşkünlüğünü çok iyi bilir ve bunu kötüye kullanır. Mösyö Jourdain’den sürekli borç ister. Borcuna düşkün biri olduğunu söyler, ancak aldıklarını hiç ödemez.

Uyanık bir kadın olan Madam Jourdain, Dorante’in ne kadar yaramaz, dolandırıcı, ikiyüzlü bir adam olduğunu bilir, kendisini soyup soğana çevirdiğini söyleyerek kocasını uyarır. Fakat uyarıları bir işe yaramaz.

Mösyö Jourdain, Dorimène adında soylu bir kadına âşıktır. Dorante görünüşte, Mösyö Jourdain ile Markiz Dorimène’in arasında çöpçatanlık yapar. Ancak Mösyö Jourdain’i diğer konularda olduğu gibi, bu gönül meselesinde de aldatır. Kadınların kendileri için para harcanmasından çok hoşlandıklarını söyler. Mösyö Jourdain, çiçekler alması, havai fişek gösterisi hazırlaması için kendisine para verir. Çok pahalı bir elmas yüzüğü, Dorimène’e kendisi adına hediye etmesini ister. Fakat Dorante öylesine uyanıktır ki, tüm bunları Mösyö Jourdain adına değil de kendisi adına yapar. Çünkü güzel bir kadın olan Dorimène’e kendisi de âşıktır.

Mösyö Jourdain’in kendisi adına hediye etmesini istediği elmas yüzüğü, Dorante kendi adına Dorimène’e verir. Dorante, Mösyö Jourdain’in kesesinden geçinir, gönül işlerini yürütür. Dorimène’in hiçbir şeyden haberi yoktur. Dorimène, sürekli olarak peşinde dolanan, kendisine kur yapan Dorante’e ilgi duymaktadır. Oyunun sonunda, Madam Jourdain’in kıskançlığını yok etmek, şüphelerini gidermek bahanesiyle güzel Dorimène’le kendisi evlenir.

Terzi: 

Mösyö Jourdain’in terzisi de çok kurnaz biridir. Gelişigüzel diktiği, basit, uyduruk, bir o kadar da gülünç kıyafetleri, dünyanın en şık kıyafetleriymiş gibi gösterir. Mösyö Jourdain, ilk bakışta bu kıyafetleri beğenmez. Ancak terzisinin  demesi her şeyi değiştirir. Mösyö Jourdain, kibarlık adına giydiği kıyafetleriyle herkesi kendisine güldürür.

Mösyö Jourdain’in kibarlık ve soyluluk düşkünlüğünden kendine çıkar sağlayan, kurnaz, üçkâğıtçı bir adamdır. Terzisinden memnun değildir, şikâyetlerini bir bir söyler, kusurlarını yüzüne vurur. Ancak terzi, öylesine pişkin bir adamdır ki, hiç üzerine alınmaz. Özensizce diktiği kıyafetler için, sanki dünyanın en güzel kıyafetleriymiş gibi övgüler düzer. Soylu insanların bu şekilde giyindiklerini söyleyerek Mösyö Jourdain’i âdeta maskaraya çevirir. Kıyafetleri görenler, kendilerini gülmekten alamaz. Mösyö Jourdain, son diktirdiği kıyafette çiçeklerin ters dikilmiş olduğunu fark eder. Terzi, usta bir manevrayla durumu kurtarır. “Kibar insanlar böyle giyiniyorlar,” der. Ayrıca kibar insanların çiçekleri böyle ters diktiklerini söyler. Mösyö Jourdain’in zaaflarından faydalanır, onu sömürür. Mösyö Jourdain’e diktiği kıyafetlerin kumaşından kendisine de diker, bunda hiçbir sakınca görmez.

Hocalar vd.: 

Müzik Hocası, Dans Hocası, Kılıç Hocası, Felsefe Hocası, Müftü, Türkler… Mösyö Jourdain, kumaş tüccarı bir babanın oğludur. Kibarlık ve soyluluğa olan düşkünlüğü âdeta gözlerini kör etmiştir. Kibarlık öğrenmek için tuttuğu hocalar tarafından sömürülür. Hocaların derdi, sanattan anlamayan, incelikten yoksun bu kaba adama bir şeyler öğretmek değil, ondan olabildiğince fazla para koparabilmektir. Parası için onun her türlü kabalıklarına katlanırlar.

Kitabın Sonunda Soylu Mizah Masajı

—Ne yani senin keyfin kaçıyor diye kimseyi içeri almayalım mı? —En azından bazılarını almasanız iyi olur.

Son zamanlarda okuduğum en eğlenceli kitaplardandı “Kibarlık Budalası”. Bilen bilir; Shakespeare’in kalemini çok severim. İngiltere yıllarımda onun ve Brecht’in dışında oyun/tiyatro türünde Moliere’den okuduğum kitaplardan biriydi bugün seçtiğim kitap. Üstelik İngilizce baskıydı. Ve beni oldukça güldürmüştü. Favori yazarlarım arasına girivermişti hemen. Bugün de öyle. Türkçe versiyonunda beni yine güldürmeyi başardı. Kitabın sayfalarının azlığından bütün kitabı ele alır almaz bitirdim.

Ha-ha-ha, ilahi Moliere! Sen adamı öldürürsün! Bu adam kesin Kayserililerle çok muhatap olmuştur. Araştırılsın, deşilsin, hakkında bir soruşturma açılsın. Aksi takdirde Türkişlerin Frenk olduğunu düşünmeye başlayacağım. 😊

Mösyö Jourdain’in asilzade olmak hevesi ve asla olamayacağı gerçeği… Şahsen tiyatroda capcanlı seyretmek isterdim, bu beş perdelik eseri. Harika bir yapıt… Müthiş hiciv. İlahi!

Çok sade, akıcı bir şekilde okunabilen bir yapıt. Benim en sevdiğim kesit ise Lucile, Cléonte, Nicole ve Covielli dörtlüsünün sigortaları atmış didişmesinden sonra aralarında geçen konuşmaların olduğu bölümdü. Eğer hâlâ okumadıysanız okumanızı öneririm 🙂 

Keyifli okumalar. ☺️📖🚴

Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,

Gezenti Şeref

***…***

(*) Önceki Makale: 🚲&📖 Cihan Demirci “Espirin”

(*) Sonraki Makale: 🚲&📖 Sait Faik Abasıyanık “Alemdağ’da Var Bir Yılan”

>>> [iÇERİKdİZİNİ]

***📚***

DİPNOTLAR:

  1. Babaeski Belediyesi web sitesinden: Babaeski Tarihi/Bolca Nine ↩︎
  2. Kaynak: “edebiyatfatihi.net” ve “bulentsakca.com” ↩︎
error: Content is protected !!