Yıllar Şipşak Geçti Gerisi Bomboş Bir Defterde

Pire🚲 ile “TÜRKİYE TURLARI” Stanpoli Gezileri: Gün 16

Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle memleket yolculuklarını düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece onu hep arar durur… Bisikletim #pire🚲 ile Türkiye Turları ~ “İstanbul” tarih & kültür gezilerimin anı notları…

Aralıklı Sağanak Sebebiyle Evde Dinlenme

Hava bugün yine yağışı. Bir duruyor, bir yağıyor. Yağdı mı indiriyor sağanağı kiremitlerin üstüne. Tıkır tıkır sesler karışıyor martıların gagalarına. Elbette serpinti altında turlamak pek keyifli değil. Eziyetli yani. Hele çamura, bol su birikintisine karışmış bir büyük kentte pedallamak ve fotoğraf-video çekimleri yapmak çok sıkıntılı. Değmez. Bu yüzden 4’üncü Rota turumu başka parlak fikirlere çevirdim.

Madem öyle bir esinti yazısı ile taçlandırayım günü; boşa gitmesin…

Çivisi Çıkmış Dünyaya Bir Şaka da Biz Patlatamaz mıyız?

İnsan kendi kendine ya da kendisi hakkında veyahut da kendi kökleri hakkında şaka yapamaz mı? Veya ne bileyim bir inanç, bir ulus, bir toplum, bir etni-site, bir fraksiyon, bir siyaset tarafgirliği, bir düzen taraftarlığı ya da karşıtlığı söz konusu olunca şaka yapmak haddimize değil mi?

Şahsen ben, kendi Yahudiliği, Katolikliği, Protestanlığı, Aleviliği, Müslümanlığıyla ya da Lazlığı, Kürtlüğü, Türklüğüyle hatta muhafazakârlığı, liberalliği, cumhuriyetçiliği, sosyalistliğiyle ilgili şaka yapabilen insanların yanında kendimi her zaman güvende hissederim; bu konularda hemen tırnaklarını çıkaranlardan ise ölesiye korkarım.

İngiltere’den sosyalist bir arkadaşım, yıllar önce Londra’da ilk tanıştığımızda, içinde Kürt kelimesi geçen esprili bir sohbete kulak misafiri olup, endişeyle sormuştu: “Siz Kürtlerle ilgili şaka yapabiliyor musunuz?” Bu soru kanımı dondurmuştu. Kürtlerle ya da Türklerle ilgili şaka yapamayacak duruma gelme noktasını hayal bile etmek istemem. Bizim her toplumsal sınıfla, katmanla, azınlıklarla, mezheplerle, idarecilerle vesaire çok hoş fıkralarımız mevcuttur.

Bugünün Geçmişi

Doğru o yıllarda “Kürt” sözcüğü ağza alınınca cezası bilmem kaç yıldan başlardı… Kendisiyle yakınen tanışma fırsatını yakaladığım… Çok değerli bir sosyolog olan İsmail Beşikçi’nin üst üste aldığı cezalar ortadaydı… Oysa çocukluğumun geçtiği yerleşkelerde karşıma dikilen, başımıza kakılan ve en fazla tanık olduğum toplumsal lakaplardı: Pomak, Macır, Çerkez, Rum, Yahudi, Ermeni, Laz, Kürt, Roman, Arnavut vesaire vesaire…

İster kabul edelim etmeyelim toplumlar arasındaki sosyolojik farklılıkları göz ardı edemiyoruz. Edemeyiz de. Üstelik dünya evlilikler ve birbirine karışmalar yoluyla artık öyle bir yöne evrildi ki kimse % 100 ben safkan şu millettenim, bu renktenim, şu inançtanım, bu halktanım, ondanım bundanım diyemez. Diyen varsa yalan söylüyordur. Her ailede mutlaka en az değişik bir halk-kökü, dini inanç farklılığı, siyasal parti taraftarlığı vesaire vardır. Girmiştir bir kere. İsteseniz de çıkartamazsınız.

Mozaikler Zenginliktir

Misal benim köklerimde bile vardır. Bir yanım “Rumeli” ise diğer yanım “Anadolu”dur. O yüzden “Anadolu versus Rumeli” hikâyelerini yazdım yıllarca; sabırla, inatla ve heyecanla… Bu zenginlik coşkusudur bana yaşama gücü veren…

Nasıl ki temel farklılıkları bahane ederek alınganlıklar üzerine bir dünya kurmak art niyetli aklın işine yarar. Bize iyi gelecek olan da, farklılıkları benimseyerek birbirimizi anlamak üzerine kuracağımız dünyanın hayalidir. Örneğin labirenti, kördüğümü anlatan arapsaçı ile Aleviler ile Şiileri nitelendirmek için kullanılan ‘kızılbaş’ sözcüğü aşağılayıcı mıdır? Bana sorarsanız ‘Arap atı’ ne kadar masum bir ifadeyse, ‘arapsaçı’ da o kadar masum. ‘Kırmızı Başlık’ ne kadar masum bir ifadeyse, ‘kızılbaş’ da o kadar masum.

Ötekileştirme ve etiketleme, bu ifadelerin Arap ırkına, Alevi toplumuna bir hakaret olabileceğini düşünmeye başladığımız noktada ortaya çıkıyor. Aşırı hassasiyet de bizi ürküten o aşırı fikirler gibi ırkçılığı, mezhepçiliği körüklüyor.

Uzun boylu adama niye deve deriz ki?

Ya da kurnaz saldırgan adama çakal? Ya da her şeyi bir hayvan ile özdeşleştirme gibi bir merakımız vardır?

Az daha ileri gideyim…

Kızıl saçlı ya da kızıl tenli birini havuca benzetmek tatlı bir şaka… (Çocuklar Duymasın’daki ‘havuç’ kafa bile topluma bir proje olarak sunulduktan sonra!) bu şakanın hakaret olabileceği aklınıza düşerse, o akıl nihayetinde kızıllığın kötü bir şey olduğuna varıyor. Oysa kızıllık sadece bir farklılık.

Farklılıkların dikkat çekici olmasında bir tehlike yok; asıl tehlike farklılıkların savaş sebebi olmasında.

Açıkça olumsuz bir anlamı olan “cimri Yahudi” veya “pinti İskoç” imgeleri bile aslında bana sorarsanız tatlı birer sosyolojik halk saptaması. Batı’da istilacı işgalciliği anlatırken “Barbar Türk” denmesi, buz gibi soğukluğu anlatırken “İngiliz şakası” dememiz gibi…

Bu saptamalar şakalaşmalara konu olurken son derece masumlar… Tehlike niyetle başlıyor…

Sosyetenin bulaşamadığı anlayışlara da şapka çıkarmak lazım. Gerçi bugünlerde yeşil “Benjamin Franklin” almış başını gidiyor. “Benim dolarım yok ki bana ne?” diyen saf anlayışı bir tarafa bırakacak olursak bugün dünyanın meselesi zenginlik ile yoksulluk arasındaki uçurumun 80’lere, 90’lara hatta 2000’lere şapka çıkartacak cinsten olduğudur.

Mizah Sınır Mınır Tanımaz

2017 yazından beri bisikletim Pire🚲 ile geziyorum. Özellikle yılın son iki ayı boyunca Trakya’daydım. Köy köy gezdiğimde bile nelere tanık olmadım ki. Yoksulluk ve açlık, işsizlik ve geçim derdi diz boyu. Ama yine de eğlenceli şakalar yapmaktan çekinmeyen, vakur duruşlarından bir gram bile geri adım atmamış koca insan topluluğu ile karşılaştığımda bu topraklarda Rumelilerin her türlü acılara rağmen dimdik ayakta duruşuna saygıyı hak ediyordu. Anadolu da böyle. Bir insanın acılar içinde yaşarken bile hayata tutunması en zengin insanlık örneğidir.

Dostlara uzun uzun anlatırım, sorunlara ırksal değil aksine sınıfsal bakmak gerektiğini, oralarda yoksulluğun ortak trajedisinin olduğunu… Hemen anlarlar, ama önce… tıpkı Trakya’da kahvehane, çayhane filan gezerken önce bir alınmışlardır. Çünkü hikâyeyi ötekileştirildikleri önyargısıyla okumuşlardır. Aşırı hassasiyet, niyeti gölgeleyivermiş, bir bal kelebeği kadar muhteşem bir hayvan olan sivri tırnaklı mırnav misali ortaya konan devşirme espriler, nihayetinde bir hakaret unsuru olarak algılanmıştır.

Her şeyde olduğu gibi bunda da bir sınır var elbet. Ama o sınırı iktidardaki, ya da paravan saraylardaki siyasi akılların kurnaz dayatmasıyla değil, sağduyumuzun bağımsız algısıyla çizebiliriz.

Unutmam Mümkün Değil

Çok küçükken ağabeyimle birlikte bahçemizdeki tavukların altından topladığımız yumurtaları götürdüğümüz komşu Ermeni aile nasıl bizden biriydiyse Karagümrük’te anneannemin bitişik Rum komşusu da böyleydi. Teyzemin Hadımköy’deki pek sevimli Çingene halkı da böyleydi. Ki o yıllarda “Şopar Feridun” lakaplı haspa bir Roman vatandaşın gökyüzünün tepesine çadır kurmuş sıcak güneşin ışıltılarına bakarak mırıldandığı bir tekerleme nakaratıyla gün saatini bilmesi bize ne kadar hoş ve anlamlı gelirdi…

Gelgelelim biz çocukların anlamını bilmeden söylediğimiz nice masum tekerlemeler, evet bir toplumun bilinçaltına sinsice sokulan korkunç bir takım savaş şarkıları da olabilirdi. O yüzden, iyi ki yanında kendimi güvende hissedeceğim insanlar listesinde aşırı milliyetçiliğiyle ilgili şaka yapabilen insanlar hiçbir zaman eksik olmadı.

O yüzden çok sevdiğim bir edebiyatçının arz-ı endam ettiği gibi: “Çünkü hepimiz çoktan öğrendik; ırkların ırklardan nefreti şakaya gelmez…

Yağışlar ufaldı. Önümüzdeki günlerde hava açık. Şemsiyeye gerek yok yani. Kısmetse yarın yeniden kaldığım yerden destansı “Tarihi Yarımada” gezilerimin serüvenleriyle devam edeceğim.

***…***

(*) Önceki Makale: Islanmış Dallar Esen Ilık Rüzgâra Çiçekler Açmış Bahara

(*) Sonraki Makale: Tarihi Yarımada I (İlk Tepe): 4. Rota

Bir sonraki “Tarihi Yarımada” ajandasında görüşmek üzere; sevgiyle kalın,

Gezenti Şeref

**GBT~2022/075**

>>> [iÇERİKdİZİNİ]

error: Content is protected !!