**GBT~2026/003**
Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri
Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur… [Gezi 📚]
2026 Maceraları Velosipet ile Sürüyor!!
Uzun yıllar sonra Babaeski’ye kar düştü. Tam sevinmiştik ki kısa sürdü. Ama öncesi fırtına ve yağmur, sonrası da ayaza dönmüş hava olunca bisikletle kitap okuma turlarına beş gün ara verdim. Baktım ki Pire🚲 fık fık ediyor. Zaar kurtlanmış. İçi kıpır kıpır. Hadi artık bugün bir şeyler yapalım havasında. Sevgilimi mi kıracağım? Kafamı kırarım daha iyi!
Yolculuk heyecanı, doğa örtüsüne karışıyor. Geçtiğimiz köy ve kasabalardaki insanlar bir hayli şaşkın… “Siz ne cihete yahu?” diye soran kahvehanelerin sabahçı takımına tebessümle baş selamı vermek istiyorum sadece. Efendim, hayatlarında ilk defa bisikletli turist görüyor olmalılar. Bir vakitler, “şeytan icadı” diye körü körüne bakmamışlar mıydı bu merete? Hatta hoşlarına gittiğini saklayamayanlar bile, “Yok azizim, şeytan icadı değil, şeytan arabası o,” dememişler miydi? E, tabi benim Trakya’mın insanı kahveden çıkmaz. Kitap okumaz. Sinemaya, tiyatroya, sanat galerisine gitmez. Opera desen, ‘o ne?’ der gibi aval aval bakar yüzüne. Tarlasından başka gittiği bir dış ülke yoktur.
Bu yüzden heybe yüklü bisikletime garip ve tuhaf gözlerini dikerler. Dudakları hafiften kıvrık. Nikola Tesla’nın oyuncaktan bir gemiyi kablosuz kumandayla yönlendirmesini izleyen ağzı açık ayran budalası ABD Yorklular gibi hayretler içinde ve saftirik biçimde izliyorlar pedalların momentumunu.
Az Ayakkabı Parçalamadık
Vitesi olmayan bisikletler çocukluğumun kahramanıydılar. Uzun yollar bizim için en fazla Erenköy’den Kadıköy’e pedal çevirmekten ibaretti. Hele bir düşünün o zamanlar, sahil yolu yok. Bağımsız bisiklet yolu hak getire. Yollar bozuk. Zorba minibüslere dokunmamak için türlü taklalar atmak zorunda kalırsın. Çekeceğimiz vardı yani. Başımıza geleceklerden bihaber epey zorlanırdık vesselam.
Ha bir de arka frenin yoksa yandın gitti. Ön frenler mi? O da tanrıya havale. Frenler dendi mi, bizden iyi balata mı var! Jantları değil tekerlere sürttüğümüz ayaklarımızla durdurmaya çalışırdık. Sonra şimdiki gibi Adidas, Converse, Nike, Puma, Reebok gibi üst marka spor ayakkabılarımız yok ki ayağımızda. Bildiğin altı delik, eskimiş mokasenler.
Üstümüzde ise çoğunlukla fanila. Ya da abilerimizin futbol takımlarından aşırdığımız formalar. Nerde o bugünün hava geçiren, teri dışarı atan özel kıyafetler? Hava soğuksa, annelerimizin ördüğü kazaklarımız, ucuz montlarımız fazlasıyla yeterdi. Pedli şortlar, pantolonlar vesaire de yoktu. Daha çok İspanyol paça kadife pantolonlarımız ve Wrangler kot pantolonlarımız vardı. E, ne de olsa Konstantiniyyeli maceraperestlerdik vesselam.
Moda Neymiş Bizim Keşiflerimiz Başka Yönde
Bazen ecnebi dergilerde görürdük Avrupalı bisikletçi abilerimizi, ablalarımızı. Ama ne iştir hiç özenmezdik onların giysilerine. Parasızlıktan değil, saçma bulurduk o renkli modayı. Takip bile etmezdik. Kadıköy’deki As ya da Reks spor mağazalarına en fazla krampon ve futbol topu edinmek için giderdik.
Yalnız bir acayip tutkumuz daha gelişme göstermişti. Hem de vitesli bisikletler hanemize girmeye başlayınca. Ergenlikte değişim geçiriyorduk ya. Ondan herhalde. Yol merakımızı Sini’den aldığımız külah dondurmaları yalayarak bisiklet sürmenin keyfini çıkarmak en masumuydu belki. Zamanla buluğ çağında yaş çevirirken, işi azıtmış, Tekel bira, Vermut, köpek öldüren şarap, işte ne bulursak nevale çantamıza atmıştık. İçtiğimiz bizim olsun, mezemiz her daim kaymak gibiydi. Bir de kız arkadaşımızla sürmüyor muyduk, o işte rüyaların en tatlısıydı.
Bir suçumuz varsa, bisikletimizle yaptıklarımızı kaleme almıyorduk. Ne büyük eksiklik, tanrım! Halbuki ne şahane dostluk, arkadaşlık, kardeşlik, yarenlik satırları çıkardı o manzumelerden. Epope bile döşerdik yaşadığımız çevrenin değişimiyle ilintili. Çok şey hakkında yazardım. Hem de her türden. Şiir, deneme, öykü, mini roman… Ama nedense hiç aklıma düşmemiş gezi anıları biriktiren denemeler. Bugünden hayıflandığım en ciddi bellek sorgusudur.
Hüdavendigâr Vilayeti Dâhilinde
“İnsan bu işte eğlence, merak yolunda öteki işlerden çok daha çabuk dostluk kurabiliyor. Söz gelişi bisikletinize binmiş gidiyorsunuz, bir boru sesi, ya da çıngırağın uzun bir tınısı ile gelen bisikletliyi selamlamak mecburiyeti duyarsınız. Bazen selam ile kalmayıp geri dönerek, ya da o manevra yaparak, birlikte gitmeye başlar ve sohbet ederek ahbap olursunuz. Yahut her ikiniz de yere inerek: ‘Nereye teşrif?’, ‘Siz ne cihete yahu?’ gibi laflarla yolu sorduktan sonra, söz mutlaka makineye döner. İşte o ilk buluşma, gazinoda, kıraathanede dostluklara, aşinalıklara dönüşür.”
Diye kelam etmemiş miydi bir büyüğümüz. (1)
Hemşerimin Bursa’ya teker bastığı yere doğru pedal çeviriyorum. Akşama kadar gezip, yiyip içiyorum. En sert eğimler bile tık demiyor. Arıza çıkartmıyor. Ancak şehrin kalabalık yapısı, araç popülasyonu, trafikte bisikletliye duyulmayan saygı kaderden kedere dönüşüyor. Bursa’nın coğrafi yapısı hiçbir yere benzemiyor. 100 yıl öncesinin yeşilinden pek bir tirşe kalmamış geriye. Betonlar yutmuş yeşilimtırak zümrüt atmosferi. Soluk almak güçleşmiş. Yollar, kaldırımlar, mağazalar zombi bedenlerle dolup taşmış. Merkezde trafik berbat. Kebapçılar, fast-food işletenler, lokantalar, kafeler, kahvehaneler, çay bahçeleri, çocuk parkları. Ana baba günü gibi. Her boydan insan, bisiklet, motor, araba, kamyon, kamyonet var bu yüzden semtlerin midesinde. Kusmamak için zorlanıyorlar. Var gücümle bu tıka basalıktan kurtulmaya çalışıyorum.
Yokuşun eteklerine vardığımda bir grup bisikletçi ile karşılaşıyorum. Selamlaşıyoruz. Ama sormuyorum: “Kardeşler ne cihete?” Onlar da beyan etmiyorlar: “Sen nereye teşrif, kardeş?”
Meraklı değilim. Değiller. Değiliz.
Tabi ki Bursa’ya gitmiyorum. Lüleburgaz’a gidiyorum. O bisikletliler de Bursalı değiller. Lüleburgaz çevresinden geliyorlar herhalde.
Şimdi boş verelim bunu. Konuya odaklanalım. Ne de olsa bu 2026’nın harikalar diyarında üçüncü “bisiklet & kitap” turu. Evet, bugünkü nitelikli destinasyonumuz, Babaeski’nin ezeli rakibi olan Lüleburgaz.
Yola Çıkmaya Dakikalar Kaldı
Trakya haritam çok enteresandır. Birçok ayrıntılı yolları var. Nitekim Lüleburgaz’a üç farklı rotadan gidebilirim. İstersem Nadırlı köyünden Büyük Mandıra’ya oradan köyleri sırasıyla takip ederek ulaşabilirim ilçeye. Yok bunu almim dersem; ikinci seçenek de mevcut. Ancak bu opsiyon arazi koşullarını epeyce zorlayacak cinsten. Mesela Karamesutlu’dan başlayarak dere, tepe, bayır, toprak yol, çamur filan dinlemeyip Hamitabat ve Tatarköy üzerinden paraşütle inebilirim Lüleburgaz’a. Eziyet dolu Off-road evreninin güçlüklerine aldırış etmemek buna denir.
Ama ben en bilindik olanını takip edeceğim. Yani D-100 karayolunu kullanacağım. Gıcır gıcır asfalt zemin. Emniyet şeridi de tekerlerime amade. Hülasa, bizim evden 24 km kadar bir mesafe kat edeceğim. Doğru yoldan şaşmamak lazım.
Yanıma alacağım kitap konusunda önceden hazırlıklıyım. ‘Milyon’ tane gezi-anı, seyahatname kitaplarım var. Arasından hangisini seçip okuyayım derken çok zorlanıyorum. Hemen hepsi çok güzel, kıymetli kitaplar. Ancak bu kez referandum konusunda kendimle öyle hükümsüz kapışmalara filan girmeyeceğim. Çünkü günü tamamen bisiklet gezisine ayırma duygusu fazlasıyla ağır bastı. Münazarayı yanıma alacağım kitabın içeriğine bırakıyorum.
Keza bugün günlerden ‘velosipet’. Kitaplıktan çektiğim 128 sayfalık “Yüzyıl Önce Bisikletle Bursa” kitabını alıp kalenderlikle sırt çantama yerleştiriyorum.
Pedallar Fırt Vırt Dönüyor
Az sonra terasta Pire🚲 ile buluşup ara sokaklardan İstanbul Caddesi’ne çıkıyoruz. Fatih Caddesi kalabalık olur diye arka sokakları tercih ediyoruz. Ama bu sokaklar da mahşer gibi. Ne çok farklı illerin plakalarıyla doldu bu kasaba, anlayan beri gelsin.
Son kontrolleri yapmak için parkın içinde kısacık bir mola veriyoruz. Peşinden Babaeski’nin çıkışındaki ışıksız kavşaktan sağa dönüp Lüleburgaz’ın yolunu tutuyoruz. D-100 trafiği de geçmişe oranla çok artmış durumda. Sataşanlar, gereksiz yere zart zurt korna çalanlar, abuk sabuk laf atanlar olmadığı sürece trafiğin yoğunluğu umurumda değil.
Ocak ayı olmasına rağmen 10 °C’lik şerbet gibi bir hava var. Sis dağılmış. Yağış yok. Bulutlar parçalı. Zaman zaman kümebulutların arasından sızan pırıl pırıl bir kış güneşi aydınlatıyor yolu. İnsanın içini ısıtıyor. Gönüllü bir bisikletçi daha ne ister ki!
Yolda giderken saydım tam 7 kez rampa çıkmış, inmişim… Tekrar inmiş çıkmışım… Bisiklete biraz ara verince popomda tepkimeler hemen zilleri çalıyor. Selenin üzerinde bir o yana bir bu yana dönüp duruyorum. Ben böyle rahatlamaya çalışırken Pire🚲 kıs kıs gülüyor. Senin de amma narin popon varmış, der gibi bakıyor yüzüme. Ben de önüne bak, yoksa ikimizi de düşüreceksin diye azarlıyorum kendisini. Birbirimize böyle şakadan takılmalarımız çok doğal. Yolun ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz.
Bir de, “Alışırsın, çabucak alışırsın, hem de öyle bir alışırsın ki…” diye teselli etmiyor mu? İşte ben en çok buna ifrit oluyorum. N’apalım; acıları dayatsa da, çile çektirse de velespit sevdası böyle bir şey. Garip ama doğru. Izdıraptan haz alma duygusu işliyor insanın içine. Ve bu hisleri yaşarken de sürekli umut pompalamak kollara, bileklere, dizlere, bacaklara ve hayatın canla başla sürdüğü yollara…
***…***
Zaten bugün apayrı bir havadayım. Yokuşları nasıl çıkıyorsam öyle iniyorum. Sakin bir güç gibi. Yokuş yukarı çıktığım hızla düz yol tempom aynı nakarattan çalıyor. Kimileri buna ‘istikrar anıtı’ bandrolünü yakıştırabilir. Malum lise yıllarında, Kadıköy Marmara Kolejinde en sevmediğim ders fizik dersiydi. Bütün derslerim 8-9-10 iken edebiyatçının not kıtı bir insan olmasından dolayı bir onun dersinden bir de umursamadığım fizik dersinden 5-6 notu ile tuttururdum sınavları. Bu hocaların karneme düşürdükleri notlar da hiç farklı olmazdı. Hele fizik derslerinde ‘momentum’ yani hız, kuvvet, kaldıraç ve aynalar konularını uyuklayarak geçirdiğimi hatırlarım.
Bu yüzden olsa gerek rampalar bugün gözümde şişti. Balon gibi oldular. Montgolfier kardeşlerden destek istedim ama görmezden geldiler. Ufukta Olimpos göründü sanki. Olimpos dediğim ise Antalya’nın Yanartaş’ı ‘Chimera’ değil tabi. Eski çağlarda Olympos adıyla anılan ve tanrıların yaşadığına inanılan büyük dağlardan biri de Uludağ imiş. Bilakis yolumun üstündeki bu tepecik de Uludağ değil. Bildiğin Lüleburgaz bayırı. Kavşaktan sola dönünce de gidiliyor ilçeye. Özel Medikent hastanesinden dolayı yol bazen kalabalık oluyor ama rampa inişi çok keyifli.
İşte D-100, işte pedallar… Hedefe tekerlek tekerlek yakınlaşıyoruz.
Anılarım Depreşti Yine
İlk Trakya turlarımı yaparken, hatırlıyorum, birinci Lüleburgaz seyahatimi 3,5 saatte becermiştim. Şimdilerde ise 23 kilometrelik yolu 1 küsur saat içinde yapabiliyorum. Bazen 1 saat 15 dakikada. Kiminde ise 1,5 saatte. Eğer fotoğraflara dalarsam 2 saati de buluyor. Artık o kadar çok benzer fotoğraflar doluştu ki albüm arşivime bugün böyle bir çekim deryasına ihtiyaç duymuyorum.
Bugün zamanın seyrinde uzayan yolculuğumun nedeni ise gamsız, tasasız ve vurdum duymaz bir hissiyat içinde olmam. Aheste iniyor, çıkıyorum. Düz yolda bile kaygısız, pervasız, ‘happy-go-lucky’ tarzında sürüş yapıyorum. Uyuşuk bir şekilde pedal çeviriyorum.
Soğucak ve Orhangazi yokuşları değil ama Bahçivan Gıda fabrikasının oradaki hiç bitmeyecekmiş gibi görünen maraton rampasını… Akabinde, Özel Balkan hastanesini geçince ufaktan zorlayan bayırı… Ve nihayet Optima yem fabrikasının önündeki son yokuşu da tırmanınca Lüleburgaz sınırlarına giriyoruz. Piyasada ‘Köfteci Yusuf’ yok ama ‘Tarihi Aytaç Çorbacısı’nda bir çorba içmeden pas geçmem. Çok lezzetli ve bol malzemelidir çorbaları.
Artık çarşının içindeyiz. Lüleburgaz’da kafe, pastane bolluğu. Nereye istersen oraya çök. Ama ben kendime arka sokaklarda daha sakin, ve fakat nezih bir kafe ayarlıyorum. Kitabımı rahatlıkla okuyabileceğim bir mekân olmalı.
Lüleburgaz Atatürk Lisesi’ni geçince Turgutbey Caddesi’nde dikkatimi çeken bir kafe-pastaneye gözüm takılıyor. Eysa Cafe Patisserie’de karar kılıyorum. Kitap okunacak, mide şenlendirecek en şahane bir deneyimi burada yaşayabilirim diye.
Kafeye 40 Yıllık Kitap Dostuymuş Gibi Kurulma
Kafede pencere kenarındaki geleneksel 5 numaralı deri ‘koltuğa’ Ahmet Tevfik ile birlikte kuruluyoruz. Servis yapan kız az sonra elinde tepsisiyle geliyor. Limonata ve bir pasta tabağı. Kafede güne böyle başlayayım diyorum. Nasılsa, çaylar, kahveler bunu takip edecek.
Sentez Yayınları’ndan çıkmış elimdeki “Yüzyıl Önce Bisikletle Bursa”nın kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye. Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirisini Nezaket Özdemir yapmış. Göz attığım İÇİNDEKİLER 12 ayrı bölüme ayrılmış. Her bir bölümde faklı konulara yer verilmiş.
19. yüzyıl Türkiye’sine Pencere Açan Bir Seyahatname
“Temmuz ortasına doğruydu, ufak bir seyâhat icrâ etmek vârid-i hâtır oldu. İki hafta kadar bisiklet ta’limi etmiş olan refikim dahi fikrime takayyüd verdi. Biraz mülahazadan sonra refikime: -Bursa’ya gidelim, yollar pek güzel, civardan her ne tarafa gitmek arzu ediliyorsa orada şose vardır. Şehir mezkûr merkez vilâyet olmak hasebiyle Hüdâvendigâr vilâyetinin her meşhur beldesi şose vasıtasıyla ona kesb-i irtibât eyliyor. Vel-hâsıl biz orada nâ-mütenahi bir meydân-temâşa- vâs’i bir sâha-yı tefric bulabileceğiz’ dedi. Müta’alâm kabul edildi. Maksadımız yorulmaksızın görmek, meşakkatsiz eğlenip gezmek olduğu için Mudanya’ya kadar vapurla gidip derrâce ile seyahatimize oradan mübâşereti kararlaştırarak.”
İbnülcemal Ahmet Tevfik’in “Yüz Yıl Önce Bisikletle Bursa” isimli gezi kitabı 1800’lü yılların sonunda onun adından bahsedilmeyen bir arkadaşı ile birlikte öncelikle Galata rıhtımından vapurla Mudanya’ya varış ve sonrasında Bursa’yı bisikletli gezmesi, izlenimlerini de anlatması üzerine kurulmuş.
Ahmet Tevfik arkadaşı ile konuşurken yolları güzel hatta şose, bisiklet kullanımına uygun, Bursa’ya bir gezi planlar. Söz konusu geziye ansızın karar verilmiştir. Fakat belli ki zihinde bisikletli bir gezi yapma düşü vardır. Çünkü gezi planlanırken bisiklete uygun yolları olduğu için Bursa tercih edilmiştir. Gezinin amacı ise yalnızca dilediğince yeni yerler görmektir. Şoselerle zaten gelişen, bakımlı bir payitaht şehri olan Bursa ise en isabetli tercihtir.
Kitabın Kafa Kâğıdı
“Telgrafhane karşısındaki muhallebici dükkânı açık bulunduğundan oraya girdik. Ahududu ile kaymaklı dondurma yapmışlardı. Orada yediğimiz dondurma hakikaten pek pek nefisti. Hele kaymaklısı. Hele kaymaklısı. Dersaadet’te en meşhur dondurmacılarınki ile kıyas kabul etmeyecek derecedeydi. Mezkûr dut böğürtlen cinsinde, Keşiş civarında Hüdâ-yi nâbit bir meyvedir ki hemen Bursa’ya mahsus gibidir. Nefis şerbeti dahi yapılıyor.”
Ahmet Tevfik’in bisikletli Bursa gezisinden elde ettiği izlenimlerinde 19. yüzyıl Bursa’sına dair pek çok bilginin de elde edildiği görülür. Konakladığı otellerden, uğradığı restoranlara… Tatar, Abdal ve Nilüfer köprülerine… Ziraat-i Mekteb-i Şahanesi’ne… Acemler’e, Setbaşı, Hükümet Konağı ve civarına… Eskihisar, Tophane, Tahtakale, Keşiş Dağı, İstasyon, Yeniyol, Hacı Evhad Hanı, Müftü çevresine… Ilıcak Boğazı, Kazgancı Derbendi, Gazhane, Oylat, Çitli, Terce Kaplıcalarına… Hasanpaşa Köyü, Ahi Dağı, Hamza Bey Yokuşune… Delikkaya Boğazı, Dinboz, Kızılcıklı Boğaz’ına… Ve daha nice Bursa hatırasını, coğrafyasını, süslediği çeşitli bilgilerle okurun dikkatine sunar.
“Yüz Yıl Önce Bisikletle Bursa” ayrıca 19. yüzyıl sonu Bursa’sını yol işçilerinden, eğlence yerleri ve mekteplere kadar zengin içeriği ile aktaran nadir metinlerden biridir. Gelinen noktada bir İstanbul sevdalısı olan yazarı, Bursa’nın büyülediği aşikârdır. Bununla beraber Ahmet Tevfik eserinde sıklıkla gezi aracı olan bisiklete gönderme yapar. Böylece denilebilir ki gezi kitabının merkezinde Bursa ve tüm imkânları ile bisiklet bulunmaktadır. Yazarın birkaç senede evvelce yeni yeni sokaklarda görülüp “şeytan arabası” addedilerek lanetlenen bisikleti, biraz da Bursa ahalisi tarafından tanınması ve sevilmesi sebebiyle ile tercih ettiği düşünülebilir.
Künye: Ahmed Tevfik, “Yüz Yıl Önce Bisikletle Bursa”, Sentez Yayıncılık, Birinci Basım 2007, Anı-Gezi ve Şehir Kitapları, 128 sayfa
Kitabın Baskıları
Kitaba yakıştırılan diğer başlıklar da mevcut. En bilindik olanı Velosipet ile Bir Cevelan. Diğerleri; 19. Yüzyılda Bir Bursa Seyahatnamesi… Hüdavendigâr Vilayeti Dahilinde Velosipetle Bir Cevelan…
Saros’da büyük ana kütüphanemde İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Cahit Kayra çevirisiyle 2006 yılında “Velosipet ile Bir Cevelan –1900’e doğru İstanbul’dan Bursa’ya Bisikletli Bir Gezi” adıyla çıkmış kitabın bir eşi de mevcut. Esasen bu çevirisi olan kitabın ilk olanıdır.
Diğer taraftan; Ahmet Tevfik’in ilk eseri olan “Velosipet ile Bir Cevelan Hüdavendigâr Vilayeti Dahilinde”, 1900’de Yuvanaki Panayotidis Matbaası’ndan yayımlanır. Eser, dediğim gibi, 2006 yılında Cahit Kayra tarafından ilk kez sadeleştirerek Latin harflere aktarılmış. Nezaket Özdemir de bir yıl sonra aynı eseri aynı metot ile “Yüz Yıl Önce Bisikletle Bursa” ismi ile yayımlamıştır.
[Arka Kapaktan]
“Sanal ortamların doğal yaşantıya ket vurduğu günümüzde, bisikletle yapılan 266 kilometrelik bir seyahatten söz etmek hayal gibi. Ama bir o kadar da gerçek. Seyahatnamede bisiklet meraklısı iki maceraperest delikanlının, Galata Rıhtımından başlayıp, Mudanya’dan itibaren bisikletle devam eden Bursa – İnegöl – Yenişehir güzergahını kapsayan gezilerinde başlarına gelenler ve gözlemleri anlatılıyor. 100 yıl önceki Bursa’yı tanımak için peşlerine takılmaya değer…”
Açıklamadan görüldüğü gibi; Ahmet Tevfik’in bu ilk gezi kitabı, İstanbul’dan vapurla Bursa’ya bisikletli bir geziyi içeriyor. İbnülcemal Ahmet Tevfik’in 1890’ların sonunda “Hüdavendigâr Vilayeti” Bursa’ya, adı ve kim olduğu henüz bilinmeyen bir ahbabı ile yaptığı bisikletli gezi, dönemi için hem cesur hem de yenilikçi bir hamle olarak değerlendirilebilir. Malum insanların bisiklete ‘şeytan icadı’, bisikletlilere de uzaylı muamelesi yapınca bu çok daha iyi anlaşılabilir olmakta. Cesareti “vélosipèd”in henüz yaygınlaşmadığı, halihazırda bulunan “vélosipèd”lerin de kullanımının bugünkü bisikletlere kıyasla hayli zor olduğu düşünüldüğünde gezi aracı için “vélosipèd”i tercih etmesinde yatıyor.
Ayrıca dönemi içinde düşünüldüğünde istibdadın koyuluğu giderek artarken bir paşa oğlu ve devlet memuru olarak sadareti arkasında bırakması bir diğer ilginç noktadır. Ahmet Tevfik’in koşullarında yetişmiş bir paşa evladı, Anadolu’yu sadece görmek için hem de halkın haberdar bile olmadığı bir araçla gezmektedir. Bir diğer dedikodu noktası ise eser boyunca sır gibi saklanan “yol arkadaşı” hadisesidir. Zaman zaman Ahmet Tevfik’in çabaları ile ilerleyen söz konusu gezideki yol arkadaşına dair hiçbir bilgi verilmiyor. Tersine muhteremin adı ve hayatına ilişkin en küçük detay bile gizleniyor. Fakat yolculuk mevzusunda yol arkadaşı, hayli hayati bir rol üstlenmektedir. Yolculuk boyunca dostunun ehemmiyetinden ve yol arkadaşlarının benzer ilgi ve hayat görüşlerine sahip olduğu fikrinden hareketle aslında Ahmet Tevfik’in yoldaşının da benzer şekilde kendisi gibi maceraperest bir ‘aydın’ olabileceği yargısı çıkarılabilir.
Lanetli “Şeytan İşi/Arabası”
Bir yandan gelsin çaylar, gitsin kahveler; sayfaları boğulmadan, ilgiyle çeviriyorum. Çünkü ne de olsa bu eser, Türkiye’de yayınlanan ilk bisiklet kitabı.
Bisikletin ülkemizdeki tarihinden bahsederken Reşat Ekrem Koçu’ya uğramadan yapamayız. Onun 11 ciltlik “İstanbul Ansiklopedisi”nde, “Bisiklet” maddesine şöyle başlar:
“İstanbul’a ilk bisiklet 1890 yılında geldi.”
O zamanlar “bisiklet” sözcüğü yerine çoğu zaman “velosipet”, yer yer de “araba” sözcüğü kullanılır. Cumhuriyet ile birlikte de yazılış-söylenişleriyle “velospit”, “velespit” ve “derrâce” sözcükleri kullanılmaya başlanır.
Bisiklete En Yakışanı Uçarlı Ayak
Fakat Türkiye’de görülen bisikletler daha sonra yaygınlaşacak olan günümüzdeki bisikletlerin benzerlerinden değildir. Reşat Ekrem Koçu bu yanlışı şöyle düzeltir, (noktasına virgülüne dokunmadan aktarayım):
“Kökleri Latinceden alınarak yapılmış olan Velosipet, ondan bozma Velospit’in tam Türkçe karşılığı ‘uçarlı ayak’, ‘koşarlı ayak’dır. 1890’da İstanbul’a gelen Velosipet değil, ayni çapta iki tekerlekli ve pedallı bisiklettir; İstanbul basınının bisiklet yerine velospit adını kullanması, Serveti Fünun sâhibi Ahmed İhsan Bey’in meşhur mecmuasına yazdığı baş makalelerinde bu aradan bahsederken bir zühul [dalgınlık] eseri Velospit adını kullanması ve bunun halk arasında tutunup yayılmasıdır. Yine Serveti Fünun’un bisiklet karşılığı ‘Dürrâce’ adını ortaya atmış, bisiklete binenlere de ‘Dürrâce süvar’ demiş ise de bu isim halk tarafından benimsenmemiştir. Dürrâce, eski çağlarda kale muhasaralarında duvar ve kapıları döve döve yıkmak için kullanılan koçbaşı denilen âletin sevk edildiği dört tekerlekli arabalara verilen isimdir. İstanbul’un mahalle karıları ise ilk bisikletlere ‘şeytan arabası’ adını takmışlardı.”
Markajıma Giren Maceraperest Bir Kitap
Tekrar etmekte bir engel görmüyorum.
İstanbul’da hayat sürdüren bisiklet tutkunu bir genç olan İbnülcemal (Cemal oğlu) Ahmet Tevfik ile arkadaşının Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde bisikletleriyle Bursa’ya yaptıkları geziyi anlatan “Velosipet ile Bir Cevelan”, Türkiye’de yayınlanan ilk bisiklet kitabı. Ahmet Tevfik’in 1890’ların sonunda yapılan bu gezi boyunca küçük bir deftere kaydettiği notları, “Velosipet ile Bir Cevelan – Hüdavendigâr Vilayeti Dâhilinde” adıyla 1900 yılında İstanbul Yuvanaki Panayotidis Matbaası’nda basılır.
Ahmet Tevfik tarihî yapıları, ulu camileri, kasabaları, köyleri ve doğayı pitoresk bir anlatımla kaleme alır. Oysa gerçek, Bursa–İnegöl–Yenişehir–Bursa güzergâhı boyunca yaptıkları gezi izlenimlerini yorum yapmadan, eleştirmeden anlatan Ahmet Tevfik’in yazdığı gibi değildir.
Rahat Koltuğumda Doğruları Not Etmeden Rahat Edemem
II. Abdülhamit döneminin en zorba, despot yıllarında imparatorluk siyasi ve iktisadi bunalım içindedir. Halk ağır vergiler nedeniyle büyük bir sıkıntı çekmektedir. Bırakın köyleri, kasaba ve şehirlerde bile durum iç acıcı değildir. Tabi, şairane bir kişiliği olan Ahmet Tevfik öncelikle başına iş açmamak istememiştir. Herhalde sosyal, toplumsal ve ekonomik yorum ve eleştirilerinin “bisikletin tanınması ve de yaygınlaşması” hedefini gölgeleyeceğini düşünmüş olduğundan, sadece bölgenin tarihî ve coğrafi özelliklerini anlatmakla yetinmiştir.
II. Abdülhamit döneminde, 1890’ların sonunda İstanbul, Mudanya, İnegöl, Yenişehir, Bursa hattında iki bisikletli gezginin yaptığı bu gezi, günümüzde son model bisikletler, modern kamp ve yolculuk malzemeleri ve elbette konforlu konaklamalarla yapılıyor.
Ama ben bir yandan filtre kahvemi yudumlarken, elimdeki kitabı o yılların bisikletlerini, yollarını, konaklama mekânlarını göz ardı etmeden okumaya çalışıyorum. Gerçekten zorlu bir yolculuğa tanıklık ediyorum. İster istemez, ben bu kadar cesur olabilir miydim diye sorguluyorum.
Maceracı Ahmet Tevfik ve İsimsiz Yoldaşı
İki bisiklet ve seyahat tutkunu genç, Ahmet Tevfik ve arkadaşı bisikletle Bursa ve civarında bir gezi yapmak üzere anlaşırlar:
“Temmuz ortasına doğru idi. Aklımıza ufak bir gezi yapmak geldi. İki hafta kadar bisiklet tecrübesi yapmış olan arkadaşım da düşüncemi destekledi. Biraz düşündükten sonra arkadaşıma, ‘Bursa’ya gidelim, yollar pek güzel. O yörede ne tarafa gitmek istenilse şose vardır; o şehir vilayet merkezi olduğu için, Hüdavendigâr vilayetinin her namlı beldesi şoseler aracılıyla ona bağlıdır. Kısaca, biz orada görülecek uçsuz bucaksız bir meydan, geniş bir gezinti sahası bulabileceğiz’ dedim.”
Daha önce Bursa’ya gitmiş olan Ahmet Tevfik rotayı çizer. Sıra yolculuk için bisikletlerin hazırlanmasına gelmiştir. Bakımları yapılan bisikletlerin her biri on üç buçuk kilo ağırlığındadır. Çantalar ve diğer eşyalarla yirmi yedi kiloyu bulur. Ahmet Tevfik yolculuk için bisikletleri nasıl hazırladıklarını şu satırlarla anlatır:
“Her birine bir çanta ve bir de su haznesi eklendi. Çantalar gerekli olan şeyleri içerdiği gibi çamaşır ve yiyecek de alabilecek büyüklükteydi. Her biri üç dört göze ayrılmış ve üstleri su geçirmeyen bezle ve içi mukavvadan olarak yapılmıştı. Su hazneleri, kendi ağırlıkları yarım kilo olmak üzere sularıyla birlikte ikişer kilo geliyordu. Arkadaşımın karşı çıkmasına rağmen çantaların içine birer kilo bisküvi de atıldı. (…) Her bisiklete yalnız boru bırakarak, fazla zil ve benzerleri çıkarıldı. Giysilerimiz ise sıradan ceket, yelek, pantolondan oluşuyordu. Çoğu kez modaya uyularak giyilen acayip bisiklete binme giysileri değildi. Yalnız üzeri bağlı, gayet hafif birer iskarpin giyilecek idi.”
Kılık Kıyafet ve Süvarinin Takımı
Ahmet Tevfik’in “acayip bisiklete binme giysileri” dediği kıyafetlerden söz etmek için bir parantez açmak önemli.
1890’lerin son yıllarında “Velosipet” ya da “Velespit” olarak anılan bisiklet, dönemin modasına uygun olarak imparatorluk sınırları içinde de kullanılmaya başlanır. “Süvari” olarak anılan bisiklet sürücüsünün kıyafeti; başta kep ya da bere, spor ceket, golf pantolon, uzun konçlu spor çorap ve iskarpin ayakkabıdan oluşmaktadır. Kuşkusuz bu kıyafet erkek süvariler içindir. O yıllarda ülkemizde kadınlar henüz bisiklete binmeye başlamamışlardı.
“Şeytan arabası”, “cin arabası” gibi adlar yakıştırılan bisiklet bütün dumanı üstünde icatlar gibi yadırganmış, hatta günah sayılmıştır. İstanbul’da birkaç cesur gencin kullanmaya başlamasının ardından da Selanik, İzmir ve diğer şehirlerde birer ikişer yollarda görülen bisiklet kısa zamanda yaygınlaşır.
Ahmet Rasim’in “Şehir Mektupları” isimli kitabında geçen, bisiklet ve süvarisini anlattığı yazıdan küçük bir bölüm:
“Şişli’nin Maslak ve Zincirlikuyu taraflarına giden caddesinden yürüyorduk. Öteden, bir dumandır söktü. Sür’attine göz kamaştırıcı şimşeği andıran, bir cin arabası görünmeye başladı. Sokaklarımızda alabildiğine gezen, garip hayvanlara ve insanlara bile ağzı açık saldıran köpeklerden birkaçı da ardını bırakmıyordu. (…) Bu âlet binicisinin, yaklaştıkça, yüz hatları, kıyafeti, tavrı, hâli, apaçık beliriyordu. Uzunca, sarışın, kadınların bergamodi [bergamot renginde, sarımsı pembe] dedikleri rengin daha açık tonunda. Başında bu âleme mahsus olan damalı kasket, sırtında limonî, keten ve önü âdeta yeleklerin yanlarını kapayacak derecede düğmeli bir ceket, ham ipekten yapılma bir gömlek var. Takma yakalı, püskül boyunbağlı, omuzları geniş, pazusu ve kürekkemiği adaleleri kuvvetli. Beline bir kuşak dolamış, bir ucu kuşağa, öbürü bismark renkli [koyu kahverengiye yakın] kısa pantolonunun cebine dalmış gümüş veya nikelden bir zincir: ayaklarında, dizine kadar örten hafif kahverengi bir çorap ile alafranga çarık vardı.”
Macera Başlıyor, İlk Konaklama Mudanya
Küçük bir ecza kutusunun da bulunduğu çantalar hazırlanmıştır. Bisikletlerin gereksiz bütün ağırlıkları sökülmüş, gittikleri yolu ölçmek için ön tekere bir “siklometre” (cyclometer), zamanı ölçmek için de “sağlam makineli bir saat” gidona bağlanmıştır. “Acayip bisiklete binme giysileri” yerine gündelik elbiseleri tercih eden iki arkadaş sıcaktan korunmak için yaptıkları, fesin altına giyebilecekleri birer güneşlik (şemsi siper) ve birer de eldivenle giysi sorununu da çözmüş olurlar. Nihayet yolculuk günü gelir ve sabah sekizde Mudanya’ya gidecek olan vapura Galata rıhtımından binerler.
Üçüncü mevkide bisikletleriyle seyahat eden iki gezgin, sazlı sözlü, danslı ve eğlenceli bir yolcukla Armutlu, Trilye ve Siği iskelelerine uğradıktan sonra Mudanya’ya varırlar. Ahmet Tevfik seyahatnamelerde adet olduğu üzere gördükleri ve yaşadıkları hakkında bilgiler verdikten sonra gecelemek için Galyono’nun oteline gittiklerini anlatır:
“Velosipetlerimizi denize bakan bir odaya çıkartıp, olduğu kadar temizlendikten sonra kasabayı gezmek üzere otelden çıktık.”
Şehir dışında bisikletleriyle dolaşmaya çıkan iki arkadaş karınları acıkınca geri dönerler. Ancak merkezdeki tek lokanta olan “İstanbul Lokantası”ndaki yemekleri beğenmeyip yiyecek arayışına girerler. Bütün bakkalları dolaştıktan sonra bir bakkalda tesadüfen buldukları tencere yemeği ile saatler sonra karınlarını doyururlar.
Her Çıkışın Bir İnişi Vardır
Sabahın ilk suları. Saat dörtte su kaplarını doldurup, otelden ayrılırlar. Mudanya’dan Bursa’ya doğru yola çıkarlar. Yolculuğun daha beşinci kilometresinde dik bir yokuşla karşılaşırlar ve yokuşu yürüyerek çıkmak zorunda kalırlar:
“Bu suretle gidişin, yokuşu yaya çıkmaktan daha güç olduğunu düşünerek inmeyi önerdim. Aslında inmek zorunda kaldık. Arkadaşım, ‘Biz bunları sürüklemek için mi getirdik’ diye üzülüp durmakta idi. ‘Her yokuşun bir inişi var!’ diyerek; olabildiğince teselli ile yaya olarak yola devam ettik.”
Ah, acaba bu kimi hatırlatıyor bana!
Yaklaşık yirmi dakikalık bir yürüyüşten sonra sıra inişe gelmiştir. Tek vitesli, tel frenli bisikletlerle uzun dik yokuşları çıkmak mümkün olmadığı gibi yokuşları inmek de zordur:
“Yokuş inilirken durmak için fren kullanıldığı gibi, ön tekerlek ayakla basılarak durulur, lakin bu son çaredir. Çünkü meyilli bir yerde, özellikle durmadan artan bir hızla artan bir birikmiş güç ve süratle gidilirken ayakları dayayıp durmak pek büyük bir ihtiyatsızlıktır. Düz yerde bile durur durmaz inmek gerekirken, yokuşlarda durulduğu zaman daha ziyade bir hızla atlamak gerekir. Oysa ayaklar tekerleğe basarken kendisini toplamak herkes için her zaman olanaklı değildir.”
Tecrübeyle sabittir… 9-10 yaşlarındayım. Yaz tatilinde Hadımköy’de teyzemlerde kalıyorum. Arkadaşım Gökhan’ın Pinokyo bisikletiyle tur atacağım. Henüz acemi bir süvariyken yokuş aşağı inerken aniden fren yapmak istiyorum. Ama elim arka fren yerine ön frene gitmiş. Arka tekerlek şaha kalkıyor. Zınk diye duran bisikletten fırlayıp susuz derenin kanalına yuvarlanıyorum. Şansıma karşıdan gelen traktörün altında kalmamış olman mucizeydi. Ufak tefek sıyrıklarla atlatıyorum kazayı.
E, gel de şimdi Ahmet Tevfik’e katılma! Mümkün mü?
Yolun En Güzel Anı Bir Alkışlık İstirahattir
Jantlar dönerken koyu sohbet bir yanda… Yol boyunca mola vere vere Nilüfer Köprüsü’ne ulaşan iki gezgin sonunda Bursa’ya varırlar. Şehir merkezinde pek de rahat edemeyeceklerini düşünerek Setbaşı’na giderler:
“Yaz olmak münasebetiyle, istasyon önündeki kahvede bulunan ahalinin alkışları arasından Tatar Köprüsü’ne doğru gittik.”
Bir otelde yine bisikletleriyle birlikte konaklayan iki arkadaş Bursa’da birkaç gün geçirirler.
Osmanlı döneminde Anadolu eyaletine bağlı olan ve Hüdavendigâr adını taşıyan sancağın merkezi Bursa. Anadolu ile İstanbul arasında bir köprü görevi görüyor. 1855 depreminden sonra yeniden imar edilmeye başlayan imparatorluğun ilk başkenti olan Bursa’nın 1892 Ajansına göre nüfusu 5.158 Rum, 2.548 Yahudi, 7.541 Ermeni ve kalanı Müslüman olmak üzere 76.000 kişidir. 165 camisi, 57 okulu, 27 medresesi, 7 imareti, 7 kilisesi, 3 sinagogu, 49 kervansarayı ve 36 fabrikası bulunuyor. Bursa-Mudanya demiryolu, Mudanya ve Gemlik limanları ile İstanbul’a daha da yakınlaşan Bursa, tarihî açıdan olduğu kadar iktisadi açıdan da önemli bir şehirdir o tarihte.
Bursa’dan sonra sırada İnegöl vardır…
Bostan ve tarlalar arasında bisiklet sürerek gün batımında Aksu köyüne varırlar ve orada konaklarlar. Sabahın erken saatlerinde yine “köylülerin alkışları” ile yola çıkarlar. İki gün geçirecekleri İnegöl’e varan iki arkadaş çevrede dolaşmaya çıkarlar. Bir akşam gezintisi yapmak üzere Kavaklar mesiresine gidip geri dönerler. Ahmet Tevfik ve arkadaşı ertesi gün yine sabah çok erken saatlerde kalkarak bisikletlerini Çitli’ye doğru sürerler:
“Yolda çeşitli kuşlara rastladık. Hele tarakçın [ibibik için o yörede kullanılan ad] dedikleri sorguçlu kuşlar pek çoktu. Bizi görerek öteye beriye uçuşup saklanıyorlardı.”
Dönüşte Hasanpaşa köyüne uğrarlar.
Bir Nal Çivisinin Deldiği Lastik
Yolculuğun başından beri aklımdan çıkmayan iki soruyu kurcalıyorum.
- Üstatlar ne zaman bir köpek saldırısına maruz kalacaklar?
- Velespitlerinin lastikleri ne zaman patlayacak?
Birincisinin cevabı henüz piyasada görünmüyor ama nihayet ikincisine denk geliyorum. Şüphesiz geçtikleri yolların tümünün şose olmayıp taş toprak yollar olduğunu düşününce lastiklerin çok iyi dayanmış olduğunu iddia edebilirim. O devre göre harika bir teknoloji icadı olmalı bu lastikler.
Ahmet Tevfik yoldaşının velespitinin arka lastiğine saplanan bir nal çivisini söker. Ama hoş bir manzara çıkmaz karşısına. Arkadaşına bir “ihtiyatsızlık” yaptığını itiraf eder. Delik daha da büyüdüğünden bisikleti sürmek mümkün olmaz. O yüzden kaldıkları otele yürüyerek dönmek zorunda kalırlar. Ertesi gün “velosipedin zedelenmiş olan lastiğini tamir ederek” gezmeye devam ettiklerini anlatacaktır.
Kitabın Muhteviyatında İnce Ayrıntılar
“Bir boru sesi, ya da çıngırağın uzun bir tınısı…”
Yenişehir kasabasında geceleyen iki kafadar gezgin sabah erkenden Bursa’ya giden şose yol üzerinde yolculuğa hazırdırlar. Kızılcıklı Boğazı’na geldiklerinde Ahmet Tevfik’in yoldaşının yolculuk boyunca sürekli sıkıntı çıkaran, lastikleri patlayan bisikleti yine arızalanır. Başları dertte olduğunu fark ederler. Bir süre demirci aradıktan sonra Boşar köyünde demirci Hüseyin Usta, “velosipedin kırılan manivelasını” tamir eder ve bunun karşılığında sadece bir kuruş alır.
Yeniden Bursa’ya, oradan Mudanya’ya varan seferîler yine vapur yolculuğuyla yağmurlu bir havada İstanbul’a, Galata limanına inerler. Henüz arka tekerleklerin rulmansız dönmediği, şişme iç lastiklerin, amortisörün ve daha birçok şeyin olmadığı, tek vitesli ve tel frenli bir bisikletle yapılan ve tam olarak 266 kilometre 760 metre süren yolculuk sona ermiştir.
Yolculuk boyunca gezdikleri şehir, kasaba ve köylerde önceleri yadırganan ve kısa süre sonra meraklı bakışlar altında alkışlanan bisikletli gezginlere en çok çocuklar ilgi gösterir. Çoğu zaman çocukların ve büyüklerin onlardan bisikletleriyle “gösteri” yapma isteklerini geri çevirmeyip, kasaba ve köy meydanlarında dönüp dururlar. Bereketli meyve bahçelerinden buz gibi kaynak sularına kadar çok sayıda doğal güzelliklerin anlatıldığı, ufak tefek kazaların yaşandığı gezi başladığı yerde, İstanbul’da son bulur.
Dönüş Sonrası Gezi Notları
Oldukça zorlu ama bir o kadar da keyifli gittiği söylenebilecek bir yolculuğun ardından yaşadıkları macerayı kaleme alan Ahmet Tevfik, “Velosipet ile Bir Cevelan”adlı kitabının sonuna bir de “Bisiklet Üzerine” başlıklı bir bölüm de ekler. Aynı özenli çeviriyi “Yüz Yıl Önce Bisikletle Bursa” kitabında da görebiliyorum. Bisiklete nasıl binileceğinin, nasıl sürüleceğinin ve bisiklet kullanma adabının anlatıldığı bu bölüm, yüz yıl öncesinden bir bisiklet tutkununun bisikletçilere bir dostluk selamı olarak da okunabilir:
“Zaten velosipedi öğrenmek için onun saba rüzgârı [gibi] gidişine, tatlı görüntüsüne meftun olmak, üzerinde bulunulduğu zaman hissedilmesi doğal, ya da atlıları geride bıraktıkça bir kat daha arttığı açık olan üstün gelme gururunu anlamak gerekir. (…) İnsan bu işte eğlence, merak yolunda öteki işlerden çok daha çabuk dostluk kurabiliyor. Sözgelişi bisikletinize binmiş gidiyorsunuz, bir boru sesi, ya da çıngırağın uzun bir tınısı ile gelen bisikletliyi selamlamak mecburiyeti duyarsınız. Bazen selam ile kalmayıp geri dönerek, ya da o manevra yaparak, birlikte gitmeye başlar ve sohbet ederek ahbap olursunuz.”
Kitabın Sonuna Gelindi Şimdi N’olacak?
Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevrilerek yayınlanmış her iki kitap da çok değerli benim için. Gerek Sentez Yayınlarından çıkmış olan “Yüz Yıl Önce Bisikletle Bursa”, gerek Cahit Kayra’nın yazarın üslubunu koruyan, sade ve titiz çevrisiyle bir solukta okunan “Velosipet ile Bir Cevelan” sadece bisikletçiler için değil, aynı zamanda tarih meraklıları için de önemli bir eser olarak da kabul görür…
Ahmet Tevfik bir betimleme ustası. Yaptığı edebiyattaki tasvirler kitabın seyrini keyifli kılıyor. Hiç sıkılmadım. “Velosipet ile Bir Cevelan”da betimlemelerin gezi seyri boyunca değil, çoğunlukla şehrin panoramik görüntüsünü vermede veya tabiat tasvirlerinde kullandığı görülüyor. Eserin geneline baktığımda betimleyici anlatım tekniğinin panoramik çerçeveleri çoğunlukla tabiat anlatımlarında kullandığına tanıklık ediyorum.
***…***
Ahmet Tevfik’in “Velosipet ile Bir Cevelan”ında en sık rastlanan bir diğer anlatım tekniği ise öyküleme olarak ortaya çıkıyor. Yazarın 1890’lı yılların sonunda arkadaşı ile Galata rıhtımından bisikletlerini de alarak yelken açtıkları Bursa gezisi, henüz yolculuk başlamadan verilen yolculuk planı hikâyesi ile başlıyor. Gezi de Bursa’dan ayrılma ile sona eriyor. Fakat burada en ufak ayrıntı, kahramanın kendisi, yol arkadaşı ve güzergâh seyrinde karşılaştığı Bursa ahalisinden ve pek tabii “velosipet”ten oluşan adeta bir hikâye planı gibi verilesidir.
Söz konusu durumun Evliya Çelebi’nin seyahatnamelerinden esinlenmiş olduğu düşünülebilir. Dönemin memur aydınlarından İbnülcemâl Ahmet Tevfik’in de Evliya Çelebi’den haberdar olması pek kuvvetle olasılık dahilindedir. Yazara dair bilgiler çok sınırlı olsa dahi yazarın gezi dağarcığını, şehir repertuarını, hikâye düzeninde vermesi ve zaman zaman detaylı bilgiler vermek için hikâyesinden çok uzaklaşmış gibi görünse de dengeyi sağlayabilmesi, merkeze tekrar yolculuğu koyabilmesi gerçekten dikkat ve takdire şayan.
Velhasıl; dönemin şartlarını göz önüne alırsak… O dönemde böyle bir gezi gerçekleştirmenin zorluklarını ve karşılaşılabilecek güçlükleri düşündüğümüz zaman insanın inanası gelmiyor. Günümüzde bisikletlilere uzaylı görmüş gibi bakan bir zevat olduğu gerçeğine karşı… O tarihte insanların şaşkınlıklarına rağmen daha ılımlı ve yeniliğe açık olduğunu söylemek belki de en doğru davranış olacaktır. Kitapta hayret verici bir şekilde tura hazırlık, rota bilgileri, yapılan kilometreler, tur bisikleti nasıl sürülür gibi birçok detaya yer veriliyor. Muazzam!
Gezi-Gezerler’den Dönüş Yolculuğu
Kitabı kapayıp toparlandım. Kafedekilere hizmetlerinden ve çok güzel bir ortam sağladıklarından dolayı teşekkür edip ayrıldım. “Yine bekleriz,” dediler. Dışarda az üşümüş olan Pire🚲’yi hemen ısıtmak için üstüne atladım. Yine bir kasaba halkının alkışları arasında, heveskar bakışlarını geride bırakarak…
Ve yine geldiğim yoldan geri döndüm.
Güzel parçalı bulutlu bir günde mest içinde, kazançlı bir tur oldu. Zevkle okuduğum kitabın sayesinde memnun vedalaştım Lüleburgaz’la.
Eğer gezi-anı, seyahat ve şehir türünden hoşlanıyor ve gezenti okyanusunda yüzmeyi veya balık tutmayı seviyorsanız bunu da bir çırpıda okuyup bitirecek ve keyfine doyamayacaksınız. Şiddetle tavsiye ederim.
Açıkçası dönemin bisikletçilerine, bisikletlere, maceraya küçük bir pencere açmak istiyorsanız kütüphanenizde bu kitap için de küçük bir yer ayırmalısınız derim.
Keyifli okumalar. ☺️📖🚴
Bu kitabın makalesini yazarken birtakım kıymetli kaynaklardan epeyce faydalandım. Özellikle:
- Aydan Çelik “Bi Tur Versene”, Optimist Kitap, 2012
- Aydan Çelik “Bisiklet Manifestosu”, İBB Yayınları, 2021
- Sinan Cömert “Bin Tanrılı Ülkeye Bisikletle Yolculuk”, Paris Yayınları, 2017
- T24-bağımsız internet gazetesi web sitesinde Feza Kürkçüoğlu’nun, 25 Ağustos 2022 tarihli, “1890’ların Sonunda Velosipet ile Bursa’ya Bir Gezi” yazısı…
- Dergipark.org.tr web sitesinde M.M. Kılıç’ın “19. Yüzyıldan Maceraperest Bir Kâşif: İbnülcemal Ahmet Tevfik ve Velosipet ile Bir Cevelan” yazısı…
Her birinin gıyabında hepsine ayrı ayrı çok teşekkür ederim. Minnettarım.
Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,
Gezenti Şeref
***…***
(*) Önceki Makale: 🚲&📖 Friedrich Nietzsche “Böyle Buyurdu Zerdüşt”
(*) Sonraki Makale: 🚲&📖 Barış Terkoğlu & Sami Menteş “Size Yalan Söylediler”
>>> [iÇERİKdİZİNİ]
***📚***
DİPNOTLAR:
- Ahmed Tevfik, “Velosipet ile Bir Cevelân – 1900’e Doğru İstanbul’dan Bursa’ya Bisikletli Bir Gezi”, çev. Cahit Kayra, T. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006. ↩︎
