🚲&📖 Aydın Boysan “Ne Hoş Zamanlardı”

**GBT~2026/001**

Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri

Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur… [Anı-Yaşam 📚]

2026 Maceraları Başlıyor!!

Öğle üzeri Babaeski çevresinde bir turlama yapıp bir kahvehaneye sığınacağım. Malum hava bugün yağışlı. Açık havada kitabın sayfalarına yumulmak akıllıca değil. Kapalı bir mekân bulmam kaçınılmaz. Bu da benim kaderim. Yok ki bu boktan yerde doğru dürüst bir kütüphane. Ya da gerçekten kafama göre uygun bir kafe. Hepsinde bir uğultu, vızıltı. Okuma köşesi olan bir kitapçıdan bile mahrum bir yerde hayat sürdürmek acıların en büyüğü.

Halbuki şimdi İstanbul’da olsaydım… Nasıl açardı kollarını bana o muhteşem kütüphaneler, kitapçılar, kafeler… E, ne yapalım? Ben de var olan sığ ortamla yetinmek zorundayım işte.

Her neyse. Moralimi bozmayacağım. Ne de olsa bu 2026’nın ilk “bisiklet & kitap” turu. Bir keresinde “nasıl başlarsan, öyle devam eder” demişti babam. Haklı. Kendimi tümüyle bu yılın kitap okuma serüvenlerine adayacağım. Hiç kuşkum yok.

Pedallar Dönüyor

Önce Flamingo tarafından mı başlasam, yoksa mezarlık tarafına, tren raylarının buluştuğu eski istasyon istikametine mi çevirsem gidonu, bilemedim. Kararsız kaldım. İkisini de geri çevirdim. Karamesutlu’ya doğru yola çıkmaya karar verdim. Oradaki kahve nispeten sakin olur. Kimseler de benim okuyacağım kitabın derinliklerine gömülüşüme ses çıkarmaz. Sadece hasretle göz atarlar. O kadar.

Henüz yarısını okuyabildiğim 541 sayfalık “Kalemimin Sapını Gülle Donattım”ı sırt çantama sığdıramıyorum. Yanıma hangi kitabı alsam diye bakınıyorum. Kitaplıktan 262 sayfalık “Ne Hoş Zamanlardı”yı alıp çantama yerleştiriyorum. Son kalan boşluğa cuk oturuyor. Bisikletin son kontrollerini de yapıp evden ayrılıyorum. Beni uğurlamak için terasa çıkıp el sallayanlara birer öpücük yolluyorum. Yolda trafik var ama umurumda değil. Her nedense bu ilçenin her geçen gün artan keşmekeşliğine sessiz kalmayı yeğliyorum.

Kırklareli kavşağını geçiyor, askeriyeyi geride bırakıyor, Karamesutlu kavşağına varıyorum. Biraz köy havası aldıktan sonra kahvedeki 5 numaralı ‘koltuğuma’ Aydın Boysan ile birlikte yerleşiyoruz. Çok geçmeden sipariş verdiğim Türk kahvesi ile soda askısı da bana özel masaya doğru hareket ediyor.

Pedallar Park Edince Kitabın Sayfaları Çevriliyor

Ne Hoş Zamanlardı”nın kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye. Birileri, bu kitap için kutsal kitap yakıştırması yapmıştı; ama bu kadarını beklemiyordum. Göz attığım ilk sayfadan itibaren kitap beni bağladı kendine. Bir yandan gelsin çaylar, gitsin oraletler, ıhlamurlar; sayfaları hararetle çeviriyorum. Farkında değilim ara ara sesli sesli gülüyorum, ben gibi birkaç ihtiyar emekli dönüp bana bakıyor. Bilmem ne kadar zaman sonra verdiğim göz molasında göz göze geliyorum kendileriyle, bakışıyoruz sadece. Biliyorum samimiyet göstersem hemen sırnaşacaklar. Okuma seansımın içine edecekler. Sadece ufak bir baş selamı, hafif tebessüm kâfi.

Aydın Boysan, “Ne Hoş Zamanlardı”da, insana ve onun ürettiklerine dair kaleme aldıklarına, kaldığı yerden devam ediyor. Adam 60’ından sonra yazmaya başlamış ama 2018’de öldüğü tarihe kadar 30 küsur kitabı sıralamış. Yorulmadan, keyifle, mizah içinde.

Kitapta, Boysan’ın yazıları dışında, birkaç şiiri de bulunuyor.

Bir Anekdot ve Kitabın Kafa Kâğıdı

Boysan, kitabı için, “Bu kitabımla, çok sayıda konuyu olabildiği kadar kısaltarak, sunmak istedim. Egoistçe davrandığımı itiraf ederek diyeceğim ki, yaşadığım, gördüğüm ve düşündüğüm sahneleri anlatırken, durmadan konu değiştirdim. Mekânlar İstanbul’dan Uzay ve Evren’e, zamanlar ise çok önce’den, uzak geleceğe kadar çeşitlendi,” diyor.

Tıpkı onun dediği gibi, kitapta birbirinden çok farklı konular yer alırken, Boysan’ın latifeci, esprili ve zekâ fışkıran kalemi, okur için eğlenceli metinler yaratıyor. Kitap, insanoğlunun çeşitli hallerini, çelişkilerini, hoşluklarını, akıcı kalemi ve engin tecrübesiyle aktaran, “beşer şaşar” diyen Boysan’ın diğer kitaplarıyla aynı lezzeti taşıyor. Bendeki bıraktığı ilk izlenim bu oldu.

Künye: Aydın Boysan – Ne Hoş Zamanlardı, İş Kültür Yayınları, İlk Baskı 2007, Anlatı, 262 sayfa

[Arka Kapaktan]

Seksen küsür yıldır hınzırca parıldayan bir çift gözün gördüklerini “feylosofça” bir neşeyle yorumlayan, ışıldayan bir zekâ. İnsanoğlunun çeşitli hallerini, çelişkilerini, hoşluklarını, “beşer şaşar” esprisi içinde yorumlayan, akıcı bir kalem. Hayata dair bilgeliğini ve engin tecrübesini, okurunu gülümseterek aktaran yaşam mimarı.

Çevremde ve dünyada, bin türlü sahne yaşadım. Her türlü yaşam sahnesi içinde oldum. En zorundan, en belalısından, en sevinçlisine kadar. Bu denli çeşitlilik, bana gökten paraşütle indirilmedi. Ben durmadan arandım. Elbet bunca değişiklik, dünyamızın, ama özellikle ülkemizin olağanüstü ilginç bir döneminde yaşayışımdan da kaynaklandı. Ne ilginçtir, ben doğduğumda, yani 1921 yılında, daha Osmanlı İmparatorluğu resmen batmamıştı. Ama resmen… Son padişah Sultan Vahdettin, hâlâ tahtta idi. Devletimiz İstanbul’da batarken Ankara’da yeniden doğuyordu…

Kitabın İçeriği

Tastamam bir Aydın Boysan klasiği. Her telden yazılar, aralarına serpiştirilen şiirler… Boysan 32 kısım tekmili birden potpuri yapmış da metni salıvermiş doğaya sanki. Şeylerin izlenimlerini yazıyor daha fazla. Rakı masası muhabbetlerinin yanında Avustralya gezisi başlıyor hemen… Ekmekler henüz bozulmamış… Veya toparlanmış, İstanbullu yazar kadar çocuk birkaç yazıda. Baş döndürücü bir hız… Ha, bir de fazla derinleşmiyor bu denemeler… Sadece dikkat çekmekten ibaret.

Mesela; Kopernik mi? Bakın, aslında papaz ama Kilise’nin canını sıkacak kadar hevesli. Meraklı tazenin önde gideni. Din evrenine bomba gibi düşen savları var, ancak yıllar sonra ortaya çıkıyor doğruluğu. Yer çekimi var, çekiyor bizi. Başka çekimler de çekiyor çekmesine. Ama o kadar küçük ki hareket etmiyoruz. Hayat var mı, olması lazım. Uzay çok büyük. Muazzam bir boşluk. Ve biz varsak eğer, başka yerde de bizden vardır. Biz sadece onlara minimalist anlamada uzaylı diyoruz. Bize benzemese de kıpırdanıyor bir şeyler. Bazı bilim insanları böyle derken bazıları şöyle diyorlar buna. Yani olsa iyi olur hayat.

Efendim, Yunus Emre mi, iyi şairdir? Ha, derviştir, hoşgörüsü falan arşa ermiştir. Bektaşi mi, fıkrası vardır, anlatır hemen Boysan. “O sarı öküzü vermeyecektik” ayarında fıkralardır bunlar. Kahvedeki dayıların anlattığı türden.

(Trakya coğrafyasında o kadar çok ki bu dayılardan, anlatmakla bitmez.)

Anlatma iştahını dindirmiştir.

Demcilerden Kimler Kaldı?

Aydın Boysan da anlattıklarıyla okura bilmediği pek az şey vermiştir sanıyorum. Ama olsun. Onun anlatım tarzı çok başka. Ayrı bir lezzet taşıyor anlatım dili. Bu yüzden değinmesi, teması olsun diye yazdığı birkaç metni kemirmek lazım ki tadı gelsin.

Efendim, bir de demcilerle ilgili yazıya bakıyorum… Acayip bir rakı sevdasıdır insanı bulutların üstünde taşıyan. İlginç anekdotlardan, anılardan geçilmiyor ortalık.

Herifin biri bir konservatuvarda keman çalışmış iki sene. Sonra piyanoya geçmiş. Arkadaşı sorduğunda içkisini koyacak yeri nihayet bulduğunu söylemiş. Gerisi bildiğin meyhane muhabbeti.

Demcileri polisler çok sıkıştırırmış. Ambulans gibi bir araç ayarlamanın gerekliliğini konuşmuşlar uzun süre. Bir araba ayarlayacaklarmış da yan tarafına “Meyhane Aracı” yazacaklarmış. Kimse korkmayacak. Ayarlayacaklar. Hamamlardan bile ‘devlet deviren’ isyanlar çıkmışken meyhanelerden bir halt çıkmadığını hatırlatacaklar.

Muhabbet Tellallığının Petrolü Anı-Yaşam Masallarıdır

Araya anılar mı karıştı, biraz nefes alabiliriz zira…

Boysan uyduruk fıkralarına, dandik insanlarına yer vermeyecektir o bölüm bitene kadar. Anı bir tanıdığın aslında, yine iş görüyor:

Diyarbakır’ın surlarının altında iki demci takılıyorlar. Meze olarak ayıklanmış diş sarımsak ve kırmızı pul biber almışlar. Önce birini yiyorlar, sonra diğerini ağızlarına atıyorlar, ardından rakı. Tanıdık için mezeler tamam da rakıyı gölgeye koymak lazım. Diğerleri bir avaz karşı çıkıyor. Çünkü sarımsakla biberi çiğnedikten, o acıyı bir kez aldıktan sonra rakı buz gibi geliyor.

Bu iki demci, Einstein’dan yıllar sonra izafiyet teorisini, bu sefer okuma-yazma bilmeden bulan, iki kişiydi. Onların da tarihe geçmek haklarıydı.” (s.7)

Dank, Neyzen Tevfik.

Bak şimdi! “Tanrı senin hamurunu necaset ile yoğurmuş,
annen seni sıçarken yanlışlıkla doğurmuş
” diyen ve Marmara denizi kadar içtiği söylenen bir adam bu Neyzen.

Amma ve lakin Aydın Boysan bu. Tevfik’e bulaşmadan yapamaz.

Pek halden anlayan, nazik bir adam ama içtiğinde canavara dönüşüyor resmen. Neredeydi, Balıkçı’nın Şişli’deki evine mi ne gelmiş bir gün, çırılçıplak yatıp sızmış. Balıkçı’nın kızı İsmet geliyor eve. Odaya bir giriyor, anadan üryan bir adamın götü. Çığlığı basıp kaçıyor. Neyzen Tevfik o sıra başını sokacak bir ev bulmuş olmanın huzuruyla fosur fosur uyuyor. Çok kovuşturma geçirmiş, çok badire atlatmıştır. Yine de bildiğini okumaktan, üflemekten vazgeçmemiştir. Sivri dilini şaklatmaktan da. Bir ara bırakmış rakıyı da altı ay sonra tekrar dönmüş. En sonunda hayat bırakmış onu.

Demci Şairler Olmadan Olmaz

Aaa, tabi, başkaları da var, güzelim. Boysan abimiz şairlerin dünyasına da giriyor. Girmezse eseflenir zaten. Elemlenir, somurtur. Bu nedenle anlatması yazılı kontrat icabıdır. Hele ki benim en sevdiceklerimden Can Yücel’in içiciliğinden… Cahit Sıtkı’nın ölümünden ve şiirlerinden bahsetmeden edemez. Şair tayfasının hafifliğini biliyor da dizelerden kurulu dünya capcanlı. Asıl ağırlık orada.

Ah, ah! Sevgili şairlerimiz! Sizi gözle tanımış olsam bile, yüreğimle tanımaya çalıştım. Bana mutluluk da verdiniz, üzüntü de. Bilirim hepinizin yürekleri öylesine sağlamdı ama, karaciğerleriniz hafiflik etti.” (s.16)

Nerede içiyorlar, kimlerle içiyorlar? Boysan’ın çevresi geniş olduğu için deli hikâyeler çıkmıştır da bu kitapta sadece kısa sahneler yer alıyor. Mesela mezelerle alakalı tartışmada yuhalanan adam. Cinin yanında fasulye pilakisi ve balık köftesi yiyen biri, kesinlikle atılmalı meyhaneden.

Cin Kadehi Karşısında Muhalif Viski, Şarap, Votka vs.

Ben de pek sevmem cini. Tonik monik karıştırıyorsun. Dikiyorsun, mideye inmeden cin gibi oluyorsun. Son zamanlarda oğlumun ısrarıyla ara ara içmeye başladım cini. Sevmeden, mide tokluğuna. Zira benim bir numaralı içkim viskidir. Single malt, bourbon, malt harman, Scotch, Irisih, Amerikano… Seç seç beğen. Özellikle kırmızı şarabı da çok severim. Onun da bolca türü var…

Cin yerine de votkayı tercih ederim her müsamerede… Lime koyarsın, domates salçasını ilave edersin, limon yaprağı filan atarsın. Portakal suyunu da kodun mu iç de ne yapma. Yanında pek bir şey yenmez içerken. Açlıktan ölüyorsam lüpletiyorum azar azar.

Sıvıların tüketimini en başta listeye yazan bir komitacıyız biz. Benim gibi birkaç kişiye daha rastladım. Yemeğe geçmeden kolaya, ayrana, suya falan dokunmadan tabağa ilişmem. Tuhaf, belki o sıvı yiyeceğim mal kadar çekici olmadığı için olabilir. Ya da günlerdir aç yan gelir yatabilirim. Ama sıvısız, susuz birkaç saat dahi yaşayamam.

Şu anda önümde sırıtan ince belli ve çay bana göre kahvehane dünyasının en çekici sıvısıdır mesela. Yeni dünyada farklı tatlarını da karıştırıp piyasaya sürdüler. Ama benim favorim her zaman demli siyah çaydır. Arada sırada değişiklik olsun diye İngilizlerden aldığım kültürel mirasla sütlüsünü de içerim. Koymaz. Beş çayım gelenekseldir. O yüzden 1977’den beri “BEŞ ÇAYI” etiketi altında deneme yazılarım mevcuttur. Hoş, güzel düzyazı makaleleridir. Sık sık döner okurum yazdıklarımı.

Ne Hoş Zamanlardı

Fark ettim ki şu saate kadar da yerimden kalkmamışım. Popomda bir uyuşukluk hissettim bir anda. Aklımsa bir yerlere gitmiş yine. Başka bahçelerde oynuyor. Müzik çalarımın kulaklıklarını takıyorum. Dawn Huntley’den ‘Dancing Leaves’ çalıyor. Yani dans eden yapraklar melodisi. Genelde ben kitap okurken arka fonda hep bir şeyler dinlemeye bayılırım. Beynim o şekilde çalışıyor.

Bir elimde çay bardağı, diğer elimde fırıl fırıl döndürdüğüm tabağı. Boysan’ın poz kesen adamlarından dem kapmış benim eski çeteyi gözümün önüne getirmişim. İçki adabından muhabbet divanına gelmişim… Bir şeyin nasıl yiyilip içileceğiyle ilgili onca veriyle buluşturmuş beni, Boysan abi. Sağ olsun. Arada eskilere dalmadan yapamıyorum… Geçmişle bugün arasında ne yapacağımı bilemez hale gelmişim. Aklım gittiği yerden dönmüyor… Bazı şeylerin neden öyle olduğu aklıma geliyor da kurcalamanın bir manası yok pek fazla. Çünkü yaşanan yaşanmış. Öyleymiş…

Anılarda yolculuk yapmanın yoruculuğuna karşı bir demli çay daha söylüyorum.  Sayısı kaç oldu, bilmiyorum. Saymadım. Şu anda evde olsaydım bu kitabı okurken; viski ya da şarap bardağımı da yanıma alırdım. Alkolik filan değilim elbet. Kararında güzel içen biriyim sadece. Dertten filan değil sevdadan, keyiften içerim ben.

Bunları düşünürken bir yandan, şarabi pozumu da vermişim şöyle. Kitabın son sayfalarına eriştiğimi fark ediyorum bir anda. Bilen bilir, çok hızlı okuyucuyumdur ben. Süratim Londra yıllarından miras. Bir haftada beş kitap yuttuğumu bilirim. “Ne Hoş Zamanlardı” çok iyi geldi. Zihnimin içinde sık sık geçmişe gidip anımsamalar yarattım kendimce. Kitabın içindeki oradan oraya zıplamalar baş döndürücüydü. Ama sıkılmadım. Mizah yerindeydi. Anı da az olmasına rağmen düşündürücüydü.

Kitabın sonunu bu kahve köşesinde mi getirmeliydim bilemedim. Belki de en iyisi burada bir nokta koyup eve yollanmaktı. Şöyle ayaklarımı uzatmış halde kitabı tamamlamak birden harika bir fikir gibi canlandı. Bu yüzden kitabı kapayıp toparlandım. Arkamdaki meraklı bakışları görmezden gelerek…

Anı-Yaşam’dan Dönüş Yolculuğu

Dönüş yolunda Babaeski’nin arka sokaklarını atlayamazdım. Çünkü bu sadece bir kahve köşesinde pineklerken okumak anlamına gelirdi. Belki de bu yılın serüvenlerini Babaeski içinde değil de farklı köylerinde yapmalıyım diye tahayyül ettim. Böyle enteresan bir deneyime dair karar almaktan bahsediyorum.

Boysan’a laf çakan sonradan görme, zıpçıktı geliyor gözümün önüme. Aydın abinin ağzının tersiyle pazara yolladığı çocuk. Sevdiğim bir şeyin uzakta veya yakında olmasını düşünüyorum. Düşlüyorum o köyleri yeniden. Kırsal bölgenin mucizevi etkisini. He-heyt; eskiden ne güzel içerdi Trakyalı yurdum insanım. Şimdi bu ekonomik darboğazda tüm neşesi kaçmış bir bölge insanı serveti. Karnını mı doyuracak, iki tek atıp kafayı mı şevke getirecek?

Yazar, Sarmaşıklı Meyhane’de herkese içki ısmarlayan, kendi az içen profesörden bahsediyor kitabında ya. Adamın sevilmemesi mümkün mü?

Aç karnına hiçbir şey içilmezmiş mesela. Bence yalan. Öyle keyif ehli falan filan olmaya hiç gerek yok. Şarabı kafaya diktikten sonra ne racon kalıyor ne adap. Zaten kim çıkardı bu saçmalığı? Efendim, rakıyı veya başka bir içkiyi nasıl içmem gerektiğini kim söyledi, ben bugüne kadar hiçbirini dinlemedim. Kimselere ödün vermedim. Alacağım da yok zaten.

Son Sözler

Bütün karmaşık, kompleks zamanları alt alta koyuyor, topluyorum. Bu pencereden bakınca okuduğum ya da dinlediğim şeyleri görüyorum da köprünün altından akan suya kapılmış, yolda yitmiş hiçbir şey yok. Garipsiyorum. Kederleniyorum buna biraz. Söz gelişi kırmızı bir siklamen kendiliğinden büyümeliydi. Doğada her şey öyle. Muhabbet felsefesinden iyice koptuğumu hissediyorum. Felsefi düşüncelerden arınıyorum. Sonra mırıldanıyorum: “Tamam, siklamen yine var ama başkaya, mesela açelyaya, bakacağım, öyle olsun.” Boysan abi bir anda o uzayda… Aydın abi dünyayı geziyor… Boysan abi genetikten bahsediyor kitap satırları arasında da ne kadar bahsedebilecekse işte o kadar. Uzay merakım yok da dünya turu hayalim her zaman emrime amade. Ayaklarım yere basmalı. Gökyüzünü, fezayı o kadar düşlediğimi düşünmüyorum.

Onunki de amatör merakı işte. Konudan konuya atlıyor. Oradan buradan hicivle söz ediyor. Her şeyden dem yaratıyor. Dostluğu, muhabbeti seviyor zira. Tamam, iyi eğitimli bir mimar. Mimarlık ve sanat hakkında söyledikleri en dolusu belki. Ben o sıra tren raylarına bakıyorum. Artık kullanılmadığı için ota boka karışmış. Pas tutmuş. Karşımdan havhavlar geçiyor, yoluma bakıyorum. Aklımdan notalar geçiyor. Sanatçı, Aquilegia… ‘Lost in Motion’… Akışta kaybolmuş bir tren kırığı çelik rayları boydan boya aşıp sırroluyor.

Çam ağaçlarıysa enden ene genişleyip kayboluyor. Çaprazdan çapraza. Aşıp, nereye, bir yer. Bugünün rotasyonundaki istasyonda beliriyor. Nerede olduğumu aslında söylemeyen tabelanın önünde dolgu misali konuşlanmış olan çay bahçesine… Az ileride yıllardır Collie düşesi Flash ve Alaska çarı Şimşek ile tırmandığımız tepeye… Şimdi dört bir yanında pıtrak gibi çoğalmış çevredeki binalara… Binaların uyuz görüntüsüne bakıyorum. Doğayı kıskacına alıp gasp etmiş bir yerde yaşamakla ne yapacağımı bilmiyorum. Bununla nasıl başa çıkacağımı hiç bilemiyorum. Ayrılıp gitsem bir türlü, kalıp yüzleşsem başka türlü. İçinden bir türlü çıkamadığım feci bir ikilem.

Neyse ki önümüz bahar ve ben yeniden doğaya, yollara kavuşabileceğim. Muhabbet aşkına.

Makul ve Makbul Bir Kitap

İşte Aydın Boysan ustanın kaleminden yine çok muhlis, ziyadesiyle samimi; yeri gelince matrak, yeri gelince asabi, yeri gelince ciddi kısacası eğlenceli bir yazı dizisini daha bitirmenin kıvancı içindeyim. Boysan’ın bütün kitapları gibi bunu da bir çırpıda okuyup bitirecek ve keyfine doyamayacaksınız.

Tavsiye ederim. Keyifli okumalar. ☺️📖🚴

Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,

Gezenti Şeref

***…***

(*) Önceki Makale: 🚲&📖 Can Yücel “Bir Siyasinin Şiirleri”

(*) Sonraki Makale: 🚲&📖 Friedrich Nietzsche “Böyle Buyurdu Zerdüşt”

>>> [iÇERİKdİZİNİ]

***📚***

error: Content is protected !!