**GBT~2026/004**
Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri
Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur…[İlk Okumalar 📚]
2026 Kitap Okuma Maceraları Bisikletle Evde!!
Hava birden nasıl döndü öyle? Tam bir buz deryası. Gece -5’i gündüz -3’ü gördüm. Dedim amanın, bugün yollara çıkmayayım. N’olur n’olmaz buzdan adam olurum maazallah. Yani öyleyken böyle, böyleyken öyle…
Baktım ki Pire🚲 de katılıyor bana. Ortaklaşa karar veriyoruz. Babaeski içinde kısacık bir antrenman babında bir gezinti yapıp eve döneceğiz. Ve ben bugünün okuma mekânını bir kafede vesaire değil, ev yuvasında tercih edeceğim. Bu yüzden yola çıkmadan evvel ilk işim sıcacık koltuğumu şimdiden opsiyonlamak.
Bu da benim için bir ilk deneyim olacak. Genelde ben bisikletle kitap turlarımı hep dışarıda gerçekleştiriyorum. Açık havaysa doğanın göbeğinde ya da bir dinlence parkında. Kapalı mekân olacaksa bir kafede, çay bahçesinde veya pastanede. Eğer olur da denk gelirsem bir kütüphanede yahut kitapçıda da okumayı seviyorum.
Öyleyse, Bugünün Kitabı Hangisi?
Yanıma alacağım kitabı epey önceden belirlemiştim. Planım her türlü karşısında olmama rağmen Fethullahçı yazar Aytekin Gezici’nin “Ziverbey’den Ergenekon’a İlhan Selçuk” adlı uyduruk masallar kitabıydı. Neden bunu bisiklet turuna seçmiştim, bazen kafama esip alfabetik bir sıralamayı takip ettiğimden mi, yoksa onun kitabına öyle güçlü bir eleştiri bombardımanı indirme isteğim mi, bilemiyorum. Ama şiddetle son anda vazgeçtim. Bir pazar günümü bu zavallı zevatın zehir etmesine izin vermeyeceğim. Şahane bir kış tatil gününü bu kitapla heba edemeyeceğim. Hele İlhan Selçuk’a hiç saygısızlık etmeyeceğim…
Evet, beni bilenler bilir. Ben her türü okurum. Karşıt görüşlülere dair yazarların külliyatını da okurum. Bu ister dinci safsatadan gelenler olsun, isterse ekstrem milliyetçi cenahtan. Hatta ‘feyk’ Kemalist yazarlar veya ‘şarlatan’ liberal tayfadan hatta çok çeşitli sosyalist fraksiyonlardan yazarlar olsun. Hiç fark etmez. Hepsini okurum. Kiminden faydalanmak için, kimini ‘eleştirilerimle’ yerin dibine sokmak için. Bu nedenle kütüphanemde her akımın, ideolojinin, farklı kültürlerin, sanatçıların, yazarların eserleri mevcuttur. Hepsini korur saklarım. Çöpe sallamam yani.
İşte şimdi yürüyorum kitaplığın önüne ve aklıma yatan birini çıkarıyorum. Ne zamandır okumak istiyordum. Meğer bugün kısmet onunmuş. Kaloriferli evceğizimize döndüğümde köşeme kurulup hevesle okuyabilirim.
Evet, Kitaplıktan çektiğim 174 sayfalık kitabın adı:
“Size Yalan Söylediler -Çetin Doğan’ın Gözünden 28 Şubat”… Son dönemlerin değerli gazeteci gençlerinden. Barış Terkoğlu ile Sami Menteş’in ortak çalışması.
Pedallar Mama Dökmeye Dönüyor
Az sonra terasta Pire🚲 ile buluşup bir antrenman havasından fırdöndü dönüyoruz Babaeski caddelerinde. İlk önce stadyumun önünden Edirne kavşağına… Sonra çevre yolundan Babaeski kasabasının girişi olan kavşağa… Gündüz Onat Parkı’na gelince yerimiz belli. Kediciklerin yuvalandığı köşeye doğru çeviriyorum gidonumu. Hazırladığım mamaları dağıtıyorum önlerine. Miyav, miyuv sesleri arasında kapışıyorlar. Bazıları da tedirgin uzaktan izliyor. Elimde kalan son parçaları da onlara veriyorum. Mutlulukla dalıyorlar mamaların içine.
Evlatlar diyorum, komünistlik böyle bir şey işte. Paylaşmayı bileceksiniz. Yok öyle biri yer bini bakar! Herkes payını alacak. “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre! (From each according to his ability, to each according to his needs)”
Kedilerden bile sosyalist bir komün oluşturdum ya, aferin bana!!
Parktan ayrılıyor, İstanbul Caddesi’nden İnönü Caddesi’ne sapıyorum. Artık bugünkü ‘ufacık tefecik içi dolu turşucuk’ turumun son safhasındayım. İnönü Caddesi’nin Gazi Mustafa Kemal Bulvarı ile kesiştiği kavşaktan sağa dönüyor, bulvarda biraz pedalladıktan sonra Atatürk heykelinin önüne varıyorum. 10 kilometrenin biraz üstünde bitiriyorum. Bisiklet bilgisayarım meteoroloji bildiriminde zınk oynamadı. Nasıl başladıysam öyle gösteriyor. -3 °C’lik soğuk gazoz gibi bir hava. Dondurucu olduğundan hiç terlemedim bile. Ama terasa dönüp Pire🚲’yi yerine park ediyor, sonra dosdoğru ılık duşa giriyorum. Sırada bir filtre kahvesi ve biraderlerim Barış ile Sami beni bekleşiyorlar.
Eve 40 Yıllık Kitap Dostuymuş Gibi Kurulma
Bu da iyiymiş. Taze bir tecrübe. Hep kafelerde, kahvehanelerde, pastanelerde pencere kenarındaki ananevi 5 numaralı koltuğu gözüme kestiririm. Bu kez ona ihtiyacım yok. Sakin koltuğum bana gönlünü verecek gibi karşılıyor. Çök bakalım, düşünerek bilgi, empati ve zekâmızı geliştirelim beraber, diyor.
Self-servis mekânımıza cesur, yürekli, genç gazeteci-yazarlar ile birlikte kuruluyoruz…
Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkmış elimdeki “Size Yalan Söylediler”in kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye. Göz attığım İÇİNDEKİLER 18 ayrı bölüme ayrılmış. Her bir bölümde faklı konulara yer verilmiş.
Kitabın Önsözünden
Bugünden geriye bakıyorum. 28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının üzerinden 29 yıl geçmiş. Şimdi de elimde tuttuğum kitaba dönüp bakıyorum. ‘Postmodern Darbe’ olarak anılan sürecin 25’nci yıldönümünde bir kitap raflardaki yerini almak üzere piyasaya çıkmış. Anılan kitapta dönemin siyasileri ve askerler arasındaki ilişkiler gün yüzüne çıkartılmak isteniyor. 28 Şubat döneminde yaşanılanlar ve dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın ölümünün ardından açılan 28 Şubat davasında yaşanılanlar anlatılıyor.
Türkiye’nin yakın tarihine damga vuran o toplantı, yıllar sonra “postmodern darbe” olarak anılmaya başlandı. (1)
Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu, kitabın Önsözü’nde şunları söylüyor:
“Romalılar böyle söylüyor: ‘Arx Tarpeia, Capitoli proxima.’ ‘Tarpeia kayası Capitol’a yakındır’ diye çevrilmiş. Söz kısa ama anlamı büyük. Zira, Roma’da iktidar sahipleri, zaferlerini, şehrin en büyük tepesi, Capitol’de kutlarlardı. Her iktidar, bir başkasının yerle bir edilmesi üzerine kuruluydu. Kaybedenler ise çoğunlukla ölüm mahkûmuydu. Onları da Tarpeia kayalıklarından aşağı atarlardı. Ancak, Capitol’de zafer kutlayanlar da bir süre sonra iktidarlarını kaybederler, Tarpeia’daki sonlarını beklerlerdi. Meşhur söz, iki tepenin yakınlığını anlatıyor.”
Ve şöyle devam ediyor:
“Çetin Doğan, bir emekli orgeneral. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üniformasını çocuk yaşta üzerine giymiş. Cepheden cepheye koşmuş. Şehitler görmüş, cenazeler kaldırmış. Hiçbiri, ama hiçbiri onu yıkmamış. Ama en çok ihanet acıtmış. Nazım’dan ödünç alırsak ‘ateşi ve ihaneti görmüş’… Ben onunla emekli olduktan sonra tanıştım. Çetin Paşa’nın üzerindeki asker üniformasını lime lime etmişlerdi. Tarpeia Kayalıkları’nın tepesinden aşağı atmaya çalışıyorlardı. Durdurması gerekenler, maalesef o yolu açmıştı. Çetin Paşa, o kayalıkların keskin taşlarına direndi. Ayakta kalmayı başardı.”
“(Çetin Paşa) Balyoz Kumpası’nda hapisti. Aynı zamanda hastaydı. Bir hastane yatağında yatıyordu. Kapısında polisler bekliyordu. O günlerde, floresan ışığı altında, hastane koridorunda, eşi Nilgül Hanım’dan hayatını dinledim. Çetin Paşa’nın 12 Eylül’ü ‘Allah kahretsin darbe oldu’ sözleriyle karşıladığını anlattı. O tarihte, Capitol Tepesi’ndeki Fethullahçılar, AKP iktidarının desteğiyle Çetin Paşa’yı ‘darbeci’ ilan etmişti.”
“Kumpas parçalandı, duvarlar yıkıldı. Gelgelelim, Fethullahçılar Tarpeia’dan yuvarlanırken, Capitol’de kalmak için şekil değiştirenlerin ve ortaklarının Çetin Paşa ile hesabı bitmedi. 28 Şubat davasını, FETÖ’nün savcısı Mustafa Bilgili başlatmıştı. Bilgili, FETÖ’den hüküm giyen Kozmik Oda savcısının ta kendisiydi. Davya konu olan sahte belgelerin kaynağı, Balyoz ve Poyrazköy gibi kumpas davalarından tanıdığımız ihbarcı Ahmet Yılmaz’ın adını taşıyordu. Delilleri, FETÖ bağlantısıyla TSK’dan atılan Tamer Tatar savcıya taşımıştı. Davanın hâkimleri, bilirkişileri FETÖ ile iltisaklıydı. Şikâyetçilerin bir kısmı şaibeli, bir kısmı açıkça Fethullahçıydı.”
Gerçeğin Üstünü Hiçbir Karanlık Örtemez
Barış Terkoğlu devam ediyor:
“Dava süresince bir kez daha açığa çıktığı gibi, 28 Şubat MGK’sı yasal bir toplantıydı. Altında Cumhurbaşkanı Demirel’in de Başbakan Erbakan’ın da imzası vardı. Batı Çalışma Grubu da, bu MGK’nın sonucunda, resmi görevlendirmeyle, hukuk çerçevesinde kurulmuştu. İcrai bir görevi yoktu.”
“Her şey orada bitti sanmayın…”
“Sözde FETÖ ile mücadeleden sonra herkesin gözüne sokulan bu gerçeğe rağmen dava devam etti. Sonunda 80’li yaşlarında 14 emekli asker hapse atıldı. Hapsedilen Ahmet Çörekçi bugün 90 yaşında. İlhan Kılıç 88. Çetin Doğan 82 yaşında. Çevik Bir 83. Erol Özkasnak 82 yaşında. Fevzi Türkeri 81… Türk ordusunun neferleri, çocukluktan beri verdikleri mücadelenin bedelini yaşlılıkta mahpuslukla ödüyor.”
Kemirgen Farelere Bırakılamazdı
Barış Terkoğlu Önsöz’ü şöyle sürdürüyor:
“Çetin Doğan hapse girmeden kısa süre önceydi. Emekliliğini geçirdiği evine gitmiştim. Bir röportaj yaptık. Ama anlatacakları bitmemişti. Dilekçeler, yazılar, anlatılar, savunmalar koca bir dosya olarak duruyordu. Bir asker titizliğiyle hemen her şey belgelenmişti. Ya bunları ardında bırakıp hapse gidecekti ya da birilerine çığlığını emanet edecekti. Tarih yazımını, kemirgen eleştirilerin sahibi farelere bırakmak istemedik. Sami Menteş’le birlikte ‘ne kadar olursa’ anlatmak istedik. Kendimize ‘yazar’ demeye dilimiz varmadı. ‘Hazırlayan’ dedik. ’28 Şubat Davası’nı anlatan, doğal olarak dava üzerinden yaratılan meşhur rivayetleri aydınlatan bu eser ortaya çıktı. Meğer bize ne kadar çok yalan söylenmiş.”
İyi ki de yazdınız. İyi ki de siz kaleme aldınız. İslamcıların yalanı bugünün hikâyesi değil ki! Onlar halifelik iktidar kavgalarının çıktığı andan… Güç ve iktidarı ele geçirmek için kardeşin kardeşi öldürdüğü zamanlardan… Emevilerin zorbalık dönemlerinden… Abbasilerin hilekâr kışkırtmalarından beri var…
Medya ayağıyla, Taraf’ın taraf olup dürüst insanların üstüne çöktüğü karanlık dönemden beslendiler. Rövanş almaya doyamadılar. Bugün de doymuş sayılmazlar. Ama bir gün Tepia onları da ağırlayacak, ‘gel gel’ yapacak… Sınıflar kavgasında iktidar ne Roma’ya kaldı, ne Britanya’ya ne de Osmanlı’ya…
Kitabın Önsöz’ünün bitiminde Barış’ın ifade ettiği şu sözler ne kadar anlamlı oysa:
“Türkiye’nin yaşadığı adaletsizlik deryasında, günah keçisi ilan edilenlerin hukuk mücadelesine katkımız olursa ne mutlu bize. Engizisyon; yargısız infaz, ibret olsun diye yakılan ateştir. Zola’nın yolundayız, Dreyfus’umuzu kendimiz seçtik. Bir karınca inadı, bir karınca adımındayız. Ağzımızda su, ateşi söndüreceğiz. ‘Söndüremezsiniz’ derseniz, safımız belli olun!”
Kitabın Kafa Kâğıdı
Barış Terkoğlu ve Sami Menteş hazırladıkları “Size Yalan Söylediler” isimli siyasi inceleme kitabında, 28 Şubat sürecinden yola çıkarak o dönem neler olduğunu ve gerçekle yalanın nasıl iç içe geçtiğini çarpıcı bir dille anlatıyor.
Kuşkusuz, 28 Şubat süreci Türkiye tarihi açısından bir dönüm noktası oldu. O dönemde olanlar, söylenenler daha sonra Türkiye’nin siyasal ve sosyal haritasını belirledi. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı 28 Şubat’ın öncesinin ve sonrasının bilinmesi hayati önemde. İşte iki gözü pek gazeteci kardeşimiz bu alanda önemli bir çalışmaya imza atmışlar. Barış Terkoğlu ve Sami Menteş “Size Yalan Söylediler-Çetin Doğan’ın Gözünden 28 Şubat” kitabını Kırmızı Kedi etiketiyle okurlarıyla buluşturmuş. İlk baskısı Mart 2022’de. Benim elimdeki ise hemen bir ay sonrasının, üçüncü basımı. Demek ki, peynir ekmek gibi kapışılmış, okunmuş. Harika.
Kitapta döneme ilişkin belgeler, bilgiler, resmî açıklamalar ayrıntılı yer alıyor. Kitap bunun yanında bugüne ve geleceğe de projeksiyon tutuyor.
Künye: Barış Terkoğlu & Sami Menteş, “Size Yalan Söylediler”, Kırmızı Kedi Yayınevi, Üçüncü Basım 2022, İnceleme Kitapları, 174 sayfa
[Arka Kapaktan]
- Erbakan 28 Şubat Davası’na neden karşıydı? Atatürkçü askerlerin sanık olduğu kumpas davalarına neden destek vermedi?
- 28 Şubatçıların Erbakan’ı istifa ettirdiği iddialarını çürüten resmi belgeler… Erbakan-Çiller protokolü, Erbakan’ın Demirel’e verdiği istifa mektubu ve sürecin tanıklarının açıklamaları…
- “28 Şubat sürecinde baskı görmedik” diyen AKP kurucusu…
- Çevik Bir’in “demokrasiye balans ayarı yaptık” dediği yalanı nasıl ve nerede imal edildi?
- Polisin gözaltına aldığı Aczmendilerin “asker tarafından korunduğu” yalanını söyleyen Cumhurbaşkanı Başdanışmanı…
- 28 Şubat’ın FETÖ’yü nasıl “tekmelediği ve yumrukladığının” belgeleri… Güven Erkaya’nın saptadığı ve ihraç ettiği 12 kişilik FETÖ çelik çekirdeği…
- 28 Şubat’ta Karadayı’nın Özel Kalem Müdürü olan Hulusi Akar neden suskun? FETÖ davalarında kimler Akar’ın tanıklığını ve dinlenmesini istedi?
- Çevik Bir’e mal edilen “post-modern darbe” tanımını aslında hangi gazeteci kullanmıştı?
- Sincan’daki tankların komutanı neden mahkemeye çağrılmadı?
- FETÖ Mahkemesinin 28 Şubat Davası’na “müşteki” olarak dahil ettiği o isimlerin hikâyeleri…
- 28 Şubat Davası’ndaki FETÖ izleri…
- SADAT davaya nasıl müdahale etti?
Kitabın İçeriğinde İnce Ayrıntılar
Örneğin MGK Toplantısı… O toplantıda nelere yaşandı?
Kitapta, 28 Şubat 1997’deki MGK toplantısı ve MGK kararlarının değerlendirildiği Bakanlar Kurulu toplantısında yaşanılanlar etraflı aktarılıyor… MGK toplantısında irticanın en büyük tehlike haline geldiği ve buna karşı önlemler alınması gerektiği önerisi toplantıya katılan başta dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller tarafından desteklendiği, kararların oybirliğiyle alındığı aktarılıyor.
Kitapta, ayrıca, siyasilerin 28 Şubat davasında verdikleri tanık ifadeleri de aktarılıyor… MGK toplantısına katılan, dönemin önemli figürlerinden birisi de Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’dir. Demirel’in önceleri ‘kızım’ deyip piyasaya sürdüğü, ama yıllar sonra başına bela olacak Amerikancı hatun. İşte DYP’nin Capitol’ün tepesine çıkardığı bu Çiller, 28 Şubat davasında tanık olarak dinlenir.
Herhalde birileri kendisini fena uyarmıştır. Bak sakın pot kırıp çamları devirme filan diye. Malum konuşurken gaf yapmada pek beceriklidir. Velhasıl kendisinin MGK toplantısında herhangi bir baskı görmediğini kaydeder. Aslında doğrusu da budur. Kimse hanımefendiye parmak sallamamıştır.
Çiller’in basın müşaviri Mehmet Bican da davanın 79’uncu celsesinde tanık olur. Çiller’in MGK sırasında dışarı çıktığında, aralarında geçen konuşmayı şöyle aktarır:
“‘Nasıl oluyor efendim, içerideki toplantı’ dedim. ‘Çok iyi gidiyor Sayın Bican’ dedi. ‘Toplantıda bizim düşüncelerimizin dışında hiçbir şey tartışılmıyor. Sadece ve sadece bizim parti tüzüğümüzde, bizim programımızda, bizim ilkelerimizde ne varsa onları konuşuyoruz ve sonuçlandırdık’ dedi.”
Bir de Erbakan cephesi vardır; ona da bakmak lazım…
28 Şubat davası sürecinde Mahkeme, bir naip hâkim atayarak hem Milli Güvenlik Kurulu toplantı tutanaklarını hem de toplantıda alınan kararların değerlendirildiği Bakanlar Kurulu toplantı tutanaklarını inceler.
Kitapta aktarılana göre:
Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, kararlarla ilgili yapılan konuşmalarda, Başbakan Necmettin Erbakan’ın “İrtica ve kaba softalık bir nevi hastalıktır” özdeyişi ile Yardımcısı Çiller’in konuşmasının “Kendi hislerine tercüman olduğunu” belirten beyanı tutanaklarda yer alır.
Şaka gibidirler, ama siyasal çizgilerine mütenasip ‘dansözvari’ davranışta bulunarak doğrunun yanında yer alırlar. Ama korkudan, ama başka bir nedenden…
Mahkemede tanık olarak dinlenen bir diğer isim de Milli Güvenlik Kurulu toplantısına katılan dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan’dır.
Tayan, tanık ifadesinde “Bu konuların görüşülmesi sırasında, gayet medeni, gayet beşeri, gayet saygın, aşağı yukarı 9.5-10 saat müzakere cereyan etmiştir. Bu müzakereler sırasında, Cumhuriyet hükümetinin üyeleri olarak, bendeniz herhangi bir ima yolu dahi olsa, herhangi bir eleştiri, tenkit, tehdit herhangi bir davranışla karşılaşmış değilim.” der.
“Size Yalan Söylediler” kitabında, 28 Şubat dönemiyle ilgili detaylı bilgiler yer alırken, döneme atfedilen olaylar ve söylemlerin de içyüzleri anlatılıyor.
Kitabın Adı Rastlantı Değil
Kitabın ismi pekâlâ beraberinde 28 Şubat sürecine dair de bir önermeyi barındırıyor. Barış Pehlivan kitaba ismini veriyor ama arkadaşı da zaten benzer görüşte olan biri. Peki, neden böyle bir ismi seçiyorlar? Barış Terkoğlu kitapla ilgili bir röportajında şunları söylüyor:
“Evet, ikimiz de aynı görüşteyiz. Zaten bütün kitap boyunca bunu anlatıyoruz. 28 Şubat hakkında anlatılanların neredeyse çoğunluğu yalan. Bunun bir nedeni söyleyenden, bir nedeni söyletenden kaynaklanıyor. Söyleyenler siyasal İslamcılar. 28 Şubat öyküleriyle kendilerine bir geçmişten çok, bir gelecek yaratıyorlar.” (2)
Ve devam ediyor:
“Öte yandan söyleten de yanlış anlamayın ama muhalefet. Siz laikliği savunmaktan vazgeçerseniz, bunlara müsaade edersiniz. Bakın, siyasal İslamcılar, 28 Şubat diye başladıkları öyküleri anlatırken sadece bir MGK kararından bahsetmiyorlar. 90’lı yıllar boyunca yaptıkları eylemlerin eleştirilemezliğini sağlıyorlar. Sorsanız onlar mağdur ama mezar evlerde domuz bağıyla haftalarca işkence görüp canlı canlı gömülen Gonca Kuriş mağdur değil. Sorsanız onlar çile çekti, ama Sivas’ta yaktıkları aydınlar çekmedi. 28 Şubat yalanları, siyasal İslamcıların ellerini yıkamalarına yarıyor.”
Sami Menteş de şunları söylemekten geri kalmıyor:
“Birilerinin bunu yapması gerekiyordu. Kitapla bunu yaptık. Oturalım, 28 Şubat’la ilgili en çok bahsedilen hikâyelerin aslını yazalım dedik. Sonunda “galat-ı meşhur” dedikleri, gerçeğin başka görünmesi halini ortadan kaldırdığımıza inanıyorum.”
Bir Balans Ayarı İhtiyacı
“Demokrasinin balans ayarı” sözü dava dosyalarına girmiştir. Ama yine kitapta bu ezber de bozulmuş durumda. Şimdi bu kısmı açalım. Sami Menteş adı geçen röportajda söz alıp şunları ifade ediyor:
“Hani efsane lafını hak eden bir olay varsa tam da budur. Yıllardır Çevik Bir’in ağzından “Demokrasiye balans ayarı verdik” sözü aktarılıyor. Açık söyleyeyim, ben 28 Şubat döneminde küçük çocuktum. Ama sonraki okumalarımda, ben bile bunu gerçek sanıyordum. Ta ki bu kitap için çalışıncaya kadar. Çevik Bir, mahkemede benim böyle bir sözüm yok diyor. Kitapta “balans ayarı” sözünün çıktığı yerin peşine düştük. Sonunda gördük ki bu lafı gerçekten de Çevik Bir’in ağzından duyan ve aktaran biri yok.”
Bir de Sefil Sarıklı Aczmendi Güruhu Vardı
Siyasal İslamcı Müslüm Gündüz’ün liderliğini yaptığı ve kendine özgü giyim tarzı olan, 1985 yılında temelleri atılmış Elâzığ menşeli bir proje vardı cumhuriyetimize ot tıkamak isteyenlere paravan olan.
Habis vitrininden uğursuz Aczmendilerle ilgili özellikle dönemin Refah Partisi çevresi tarafından dile getirilen bir komplo aracı olma iddiası var. Kitap ekseninde kalındığında; Aczmendiler basit bir komplo aracı mıydı yoksa şeriatçı bir yapı mıydı?
Barış Terkoğlu a.g. röportajda düşüncesini şöyle dile getiriyor:
“Bir komplo varsa o da Cumhuriyet’e karşı. Aczmendiler, komplo için yaratılmış bir yapı değil. Eğer sahiden buna inanıyorlarsa buyursunlar Aczmendiler hâlâ orada duruyor. Bazı İslamcı kanallarda programlara çıkıyorlar. Erdoğan’a destek için fetvalar veriyorlar. Nurculuğun köktenci bir kolu Aczimendilik. Yıllardır ayaktalar. Ancak giyim kuşamlarıyla, radikallikleriyle o dönem öyle göze battılar ki, onlara “aslında yoklar” demek daha işlevli oldu.”
Bu Cumhuriyeti Dinamitleyen Rövanşizm Değil de Ne?
Türkiye’de tarikatlar, cemaatler, dini dernekler, vakıflar güçlü. Bunu yadsıyamam. Çünkü holdingler. Tekeliyetten besleniyorlar. Gidin bakın. Liderlerinin, cemaat önderlerinin hepsinin altında son derece lüks marka otomobiller. Kıyafetlerine bakıp aldanmak hata olur. Üstelik din sömürüsü, irtica, gericilik yeni bir şey değil.
Peki, Fethullahçılar başta olmak üzere İslamcı hareketlerin 28 Şubat süreci ile ilişkisi nasıl oldu? Bu süreç onlar için ‘bir lütuf muydu’ yoksa onlara karşı ciddi bir basınç mı oldu?
Sami Menteş a.g. röportajda anlatıyor:
“Biliyorum, başka tezler var. Ama 28 Şubat’taki MGK kararları, irtica kavramını somut olarak tanımlıyor. Yapılacakları sıralıyor. İşin ilginci, buna o dönemin Refah-Yol Hükümeti de destek veriyor. Gel gelelim, gereği yapılıyor mu derseniz, hayır derim. Bu açıdan 28 Şubat irticaya ve tabii FETÖ’ye karşıydı. Hatta ek yapayım, devlet içindeki çetevari örgütlenmelere de karşıydı. O dönem darbe de vuruldu. Fethullah’a açılan dava, Hizbullah operasyonları ve tabii mafya liderlerinin birer birer gözaltına alınması bir duruşun sonucu. Ancak bu süreçte dönüşen siyasal İslamcılık iktidarı bir başka şekilde fethederek, 28 Şubat’ı bitirdi. Yine de lütuf demek sonuca bakarak konuşmak olur, haliyle yanlış olur.”
“Bugün Türkiye daha demokratik diyemem”
Kitabın özsözünde Barış Terkoğlu’nun ‘kamu görevlileri tarafından mağdur edilen yurttaşlar’ tanımlaması var. “Bu süreç başka türlü yönetilemez miydi?” sorusunu Barış Terkoğlu a.g. röportajda şöyle yanıtlıyor:
“28 Şubat kararlarının altında yalnız askerlerin imzası yok. Erbakan’ın da imzası var. Açıkçası ben de imza atardım. Ancak kesinlikle başka türlü yönetilmeliydi. İrticayla mücadele, askerin omzuna bırakılacak bir mesele değil. Yurttaşlar, kurumlar, partiler, sivil toplum örgütleri irticayla mücadeleyi kendi davası yapmalıydı… Maalesef mesele fazlasıyla türbana ve sakala indirgendi. Semboller özün yerine geçti. Mücadelenin asıl hedefinden daha çok bunlar konuşuldu. İşin ilginci, ben şahsen biliyorum ki, 28 Şubat davasında suçlanan askerler de uygulamaları aynen bu şekilde eleştiriyor. Zira uygulamaları kararlara imza atanlar yapmadı.”
Ve devamında şunları ekliyor:
“Sonuçta türbanını açıp sakalını kesip sıvazlayan Fethullahçılar ile türban sorununu siyasal sömürü için kullanan AKP, Cumhuriyet’in kurumlarını ele geçirmek için kavgada baş başa kaldı. Böyle olmamalıydı… Son olarak bir iddiada bulunmama izin verin. Her şeye “28 Şubat dönemi” diyorlar ya. Ben pek benimsemesem de bu kavramla bir soru sorayım. Gelin istediğiniz kriterle bugünle karşılaştıralım. Gösteri hakkına, örgütlenme özgürlüğüne, belediyelerdeki kayyum yoğunluğuna, Meclis’teki fezleke sayısına, yargının siyasallaşmasına… Hangi kritere istiyorsanız bakalım. Ben “bugün Türkiye daha demokratik” diyemem. Siyasal İslamcılık kendi eliyle yarattığı cehenneme demokrasi dememizi istiyorsa, ben bunu yapamam…”
Ve noktayı koyuyor:
“Çok basit bir şey söyleyeyim, açın o dönemin türban eylemlerini izleyin. İslamcılar Beyazıt’ta protesto yapıyor. Sahnede destek için Grup Yorum devrim marşları söylüyor. Grup Yorum bugün aynı sahneye çıkıp şarkı söyleyebilir mi? İslamcılar yalan da olsa dinleyebilir mi? Ben sanmıyorum…”
Aslında Başka Şeyler de Söylemek Lazım
Mesela Mehmet Emin Kurnaz, Siyaset Bilimci Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan ile yaptığı söyleşide, onun 28 Şubatçıların İslamcılıkla değil, gölgesiyle uğraştığını iddia etiğini yazıyor. Hoca yanılıyor diyemem. Hele dünden bugüne bakınca insan çok daha iyi anlıyor. Ne oldu da İslamcılar bu kadar güç kazandı derinlikli bir Atatürk cumhuriyetinde? Kimler eliyle ve nasıl? Şimdi istesem ben de çok detaylı bir analiz yaparım. Ama Kurnaz’ın makalesine dönerek değerli cumhuriyetçi bir akademisyenin ağzından bazı noktalara ışık tutabilirim. (3)
Siyasal tarihimizin temel kırılma noktalarından 28 Şubat’ın asıl amacına İslamcı akımları neoliberal dönüşüme eklemleme çabası olduğunu vurgulayan Siyaset Bilimci Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan:
“Toplumsal muhalefet, çatışmanın ulusalcılar ile İslamcılar arasındaki bir güç mücadelesiymiş gibi gösterilmesini engelleyebilseydi 28 Şubat yaşanmayabilir, AKP hiç ortaya çıkmayabilirdi.”
“Yakın dönem Türkiye siyasi tarihinin ana kırılma eksenlerinden 28 Şubat’ın üzerinden 24 yıl geçti. ‘Postmodern darbe’ olarak da nitelenen askeri girişimin mimarları, amaçlarının irticaya karşı laik düzeni korumak olduğunu iddia etti. Refah Partisi Lideri, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın istifasıyla sonuçlanan süreç, Millî Görüş gömleğini çıkarttığını söyleyen aktörlerin bugünkü AKP iktidarına giden yolunu açtı.”
LAİKLİĞİ KORUMAKLA İLGİSİ YOKTU
Kurnaz soruyor:
“Susurluk skandalının yaşandığı, devlet-mafya-siyaset üçgeninin ülkeyi kuşattığı zorlu bir dönemdi 90’lar. Öncelikle 28 Şubat’a giden süreç nasıl şekillendi? Bu süreç ne gibi kırılmalar yarattı?”
Siyaset Bilimci Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan yanıtlıyor:
“1990’ların Türkiye’nin “en uzun on yılı” olduğunu söylesek abartılı olmaz. Bunun birçok nedeni var. En önemli neden şüphesiz çok katmanlı bir kriz sürecinin siyasal ve toplumsal formasyonları derinden etkilemesi; bir diğer ifadeyle eski olanın çözülmesi ama yeninin bir türlü kurulamaması. Bunun neticesinde devlet-toplum-ekonomi ilişkisinin sancılı bir dönüşüm evresine iteklenmesi ve siyasetin içinin somut sınıfsal gerçeklik ile değil Kulturkampf (kültür savaşı) ile doldurulması.”
“Ekonomik ve politik türbülansların iç içe geçtiği bu dönem bir hegemonya krizine denk düşüyor. Türkiye’nin farklı sermaye fraksiyonlarının çıkarlarına hitap eden merkez sağ aktörleri, 1990’lar boyunca neo-liberal dönüşümü tek başına gerçekleştirecek bir güce ulaşamadıkları gibi kendi aralarında kısır bir rekabete girdiler. Merkez sol siyaset ise toplumsal taleplere yabancılaşmaya, kimlik politikalarına kaymaya başladı. Proleterleşen orta sınıfların sorunlarını görmüyor, laiklik ve Kürt sorunu gibi temel meselelerde “müesses nizamın” dışında bir çözüm geliştiremiyordu. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren yeni bir evreye giren siyasal İslam böyle bir ortamda serpilip güçlendi.”
Kapitalizmin İstikrarı için İşin İçinde Sermaye Olunca
Siyaset Bilimci Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan anlatımını sürdürüyor:
“Merkez siyaset, irtifa kaybını ordu başta olmak üzere siyaset dışı aktörlerle pazarlık yaparak aşmayı deniyordu. Bir yandan da DYP ve ANAP liderleri yolsuzluk batağında debeleniyor; yeni bir klientalist düzen neoliberalizmin ana rahminde büyüyordu. Bir yandan da Güneydoğu’da çatışmalar devam ediyordu. Tüm bunlar da, devlet-mafya-siyaset ilişkisinin derinleşerek sürmesine neden oluyordu.”
Şu sözleri de ekleme ihtiyacını duyuyor:
“1990’larda sermaye fraksiyonları arasındaki çatışma ve bunun politik arenaya yansıma biçimleri de belirginleşmişti. MÜSİAD’ın kuruluşu, TÜSİAD’ın ülke gündemindeki politik meselelere doğrudan müdahil olması, sermaye gruplarının tercihlerinin hükümet programlarına damgasını vurması “uzun 90’ların” ayırt edici özellikleri arasındaydı. İstanbul sermayesi olarak bilinen sermaye grubunun 28 Şubat’ta TSK ve merkez aktörlerle birlikte saf tutması “laiklik hassasiyetinden” değil sermaye fraksiyonları arasındaki rekabetten kaynaklanıyordu.”
“28 Şubat’a giden süreçte TSK de ciddi bir dönüşüm geçirmişti. Bu dönüşümün kurumsal yönü 1991-1995 arasında PKK ile mücadele çerçevesinde gerçekleşti. Dönüşümün bir de siyasal veçhesi vardı ki o da ordunun politik bir parti gibi davranmaya başlamasıydı. Ulusalcılık, partileşme eğilimi gösteren ordunun “ideolojisi” oldu. TSK’nın zirvesi toplumu güvenlik ekseninde yeniden inşa etmek için “sivil topluma” nüfuz etme, kitle seferberliği sağlama gibi yöntemlere başvurdu. 28 Şubat’ın bin yıl süreceği iddiasının da laikliği korumakla bir ilgisi yoktu; bu iddia TSK’nin ordu-sivil toplum-sermaye ilişkisine dair yaptığı bir çıkarımdı, ancak o çıkarımın isabetsiz olduğu çok geçmeden anlaşıldı.”
YENİ BİR AKTÖR ARAYIŞI HÂKİMDİ
Mehmet Kurnaz soruyor:
“Bülent Ecevit 99’da nasıl bir döneme yeniden Başbakanlık etti? Büyük ekonomik kriz, hatta sağlık problemleri iktidarını zorladı. Bunların ötesinde Batı’yı, sermaye çevrelerini memnun edecek başka bir arayış var mıydı?”
Siyaset Bilimci Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan yanıtlıyor:
“Aslında süreci ANASOL-D hükümetinden başlatmak daha iyi olur. ANASOL-D, Refah-Yol’un ülkeyi rejim ve devlet krizine sürüklediği tezinden hareketle kuruldu. Ancak ortakları arasında bu tespitin dışında bir fikir birliği söz konusu değildi. Hükümetin devlet-mafya-siyaset ilişkileriyle hesaplaşmak ya da yolsuzlukların üstüne gitme kapasitesi neredeyse sıfırdı. Nitekim 28 Şubat kararlarının bazılarını uygulamanın ötesinde bir icraatı olmadan dağıldı.”
“1999 seçimlerinde Ecevit’in DSP’sinin ve MHP’nin elde ettiği başarının kaynağı parti programları ya da karizmatik liderler değildi. 1990’ların yorgun kitlelerinin “bir de bunları deneyelim” refleksiydi. Öcalan’ın yakalanması ve ekonominin düze çıkacağı vaatleri de DSP ve MHP’nin yelkenlerini şişirmişti. Zorlu bir süreç sonrasında kurulan DSP-MHP-ANAP hükümeti iç çelişkileri nedeniyle krizleri aşacak bir politik netliğe zaten erişemezdi. Marmara depremi, Ecevit’in hastalığı gibi olaylar bizi yanıltmasın. Bunlar olmasaydı da üçlü koalisyon egemen güçlerin beklentilerini karşılama potansiyeline sahip değildi. 2001 krizi sonrasında, sermayenin neoliberal politikaları yürütecek, küresel kapitalizmle eklemlenme sürecini hızlandıracak yeni bir aktör arayışı aşikâr hale geldi. AKP de böyle bir zamanda, sözünü ettiğim “ihtiyacı” görerek kuruldu.”
MİLLİ GÖRÜŞ İÇİNDE HAT BELİRLENDİ
Söyleşinin bir yerinde Mehmet Kurnaz’ın yönelttiği soru şöyle:
“Darbe, Millî Görüş gibi bir siyasal İslamcı harekete yönelik olsa da bir başka siyasal İslamcı hareket olan AKP’nin 2000’lerin sonuna dek uzanan ilk dönemki iktidarının yollarını döşedi. Bu süreç AKP’yi nasıl doğurdu?”
Siyaset Bilimci Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan’ın ise bunu şu şekilde yanıtlıyor:
“28 Şubat İslamcı akımları seçici bir biçimde ehlileştirerek neoliberal dönüşüme eklemleme çabasının bir uzantısıydı ve bu mesajı almakta direnen Erbakan’a karşı Milli Görüş içinde çok geçmeden yeni bir siyasi hat belirlendi.”
“AKP’yi kuran kadro, Millî Görüş’ün iktidar stratejisinin başarısız olduğunu bizzat deneyimlemişti. Erbakan’ın hem parti içinde hem de diğer aktörlerle kurduğu ilişkinin sürdürülebilir bir iktidar yaratma ihtimalini zayıflattığını görmüşlerdi. Bir siyasetin, hem Batı’ya angaje egemen sermaye fraksiyonunu hem “partileşen” orduyu hem de liberal entelijansiyayı karşısına alarak iktidarda kalması mümkün değildi. Maharet bu çıkar grupları arasında “denge” kurabilmekti.”
Yenilikçiler mi, Rövanşistler mi?
Hoca devam ediyor:
“Ak saçlılara bayrak açanların “yenilikçiliği” daha demokrat ya da reformist olmalarından kaynaklanmıyordu. Aksine Millî Görüş’ün toplumu İslami doğrultuda dönüştürme hedefini harfiyen paylaşıyorlardı. Ayrıldıkları yer iktidar stratejileri ve bu bağlamda kurduğu ortaklıklardı. Erdoğan-Gül-Arınç ekibi o dönemde liberallere AB demokrasisi, sermayeye neoliberal küreselleşmeye eklemlenme kararlığı, kent yoksullarına da sosyal yardım vaat ediyordu.”
“Refah Partisi kapatıldıktan sonra Fazilet Partisi kurulmuştu. Parti Millî Görüş çizgisini devam ettirmek isteyen ‘gelenekçilerle’ daha sonra AKP’yi kuracak olan ‘yenilikçilerin’ yarışına sahne olmuştu.”
FETHULLAHÇILAR TSK’DE ÇOKTAN ÖRGÜTLENMİŞTİ
Mehmet Kurnaz söyleşiyi şu soruyla sürdürüyor:
“Gülen hareketi bu sürecin neresindeydi? Millî Görüş çizgisiyle ilişkileri o dönem nasıldı?”
Akademisyen, siyaset bilimci Gürkan Öztan’ın yanıtı:
“Millî Görüş ile Gülen arasındaki zikzaklı ilişkiyi 1970’li yıllara kadar götürmek mümkün. Millî Görüş’ün iktidar ortağı olduğu dönemlerde Fethullahçılara diğer cemaatlere yapıldığı gibi belirli bir alan açıldığı rahatlıkla iddia edilebilir. Ancak o günlerde Gülen stratejik olarak merkez sağ ile, Demirel’in AP’si ile ilişkilenmeyi tercih etmişti. Fethullahçılar “kurulu düzen” içinde görünmeyi, kabullenilmeyi ve sağ iktidarların imkanlarından azami ölçüde yararlanmayı seçmişlerdi. 1990’larda da stratejileri çok farklı değildi. O nedenle hiçbir zaman tam manasıyla Millî Görüş’e eklemlenmediler.”
Ve devamında şunları ilave ediyor:
“28 Şubat’ta ortaya çıkan tablo Fethullahçılara göre Erbakan’ın beceriksizliğinin sonucuydu. Gülen’in, askerlerin anayasal görevini yerine getirdiklerine ve sorunu “demokratik biçimde” MGK’de müzakere ettiklerine dair sözleri Milli Görüşçüler ile Fethullahçıların arasının daha da açılmasına neden oldu. Fethullahçılar 28 Şubat olduğunda çoktan TSK içinde örgütlenmişti. Devleti ele geçirme hedeflerini uzun vadeye yaymışlardı. 28 Şubat’tan etkilenmelerine rağmen “devlete bağlı” oldukları mesajını vermekten asla vazgeçmediler.”
Aydınlığa Giden Yolda Lambaları Aç-Kapa
Mehmet Kurnaz soruyor:
“O dönem solun ‘Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık’ eylemlerine, sendikaların kurulma sürecine, büyük üniversite işgallerine bakılırsa toplumsal muhalefet bir çıkış içindeydi. Darbeye karşı “ne refah yol ne hazır ol” tavrı yeterince anlatılabildi mi? Ya da anlatılabilse neler olurdu?”
Siyaset Bilimci Gürkan Öztan cevaplıyor:
“12 Eylül’ün baskıcı atmosferi ve ardından gelen ANAP iktidarının neoliberal muhafazakâr yönetim stratejisi toplumsal muhalefeti bir süreliğine geriletmişti. Ancak 1980’lerin sonunda toplumsal muhalefet, üzerine giydirilmek istenen deli gömleğini Bahar Eylemleri gibi kitlesel eylemlerle yırttı. Büyük Madenci Yürüyüşü, özelleştirme karşıtı eylemler derken 1990’ların ortasına dek süren etkin ve dinamik bir sınıf hareketinden söz etmek mümkündü. Bu hareketlerin içinde yer alan emekçilerin büyük bir kısmı 1970’lerin politik örgütlenme birikiminden geliyordu. Devlet, o geleneği yeni istihdam taktikleriyle ve değişen işçi profiliyle pasifize etmeye çalıştı. Bu sefer bayrağı öğrenci muhalefeti devraldı ve ülkenin politik gündemine damgasını vuran eylemler gerçekleştirdi. Refah-Yol iktidarı ve 28 Şubat sürecinde de üniversite öğrencileri muhalefetin en diri unsurlarından biriydi.”
Ve şöyle devam ediyor:
“Toplumsal muhalefet hem Refah-Yol’un gerici-baskıcı politikalarına hem de darbe tehdidine karşı çıkma cesaretini gösterdi. Gericilikle mücadelenin tepeden inme yöntemlerle değil özgürlük ve eşitlik talebinin tabanda örgütlenmesiyle mümkün olduğunu söyleyen bu çizgi o günlerde “müesses nizam” tarafından büyük bir tehdit olarak görüldü. Düzen aktörleri, ana akım medya başta olmak üzere tüm araçları kullanarak “ne şeriat ne darbe” çıkışını bastırdı. Gerçek bir hesaplaşma çabasının önüne set çekerek İslamcıları geriletme kisvesiyle sol/sosyalist muhalefeti ve Kürtleri etkisizleştirmeye çalıştı.”
“Şayet toplumsal muhalefet, çatışmanın ulusalcılar ile İslamcılar arasındaki bir güç mücadelesiymiş gibi gösterilmesini engelleyebilseydi 28 Şubat yaşanmayabilir, AKP hiç ortaya çıkmayabilirdi. 28 Şubat’a karşı tavrını düzen muhalefetine kabul ettirebilseydi siyasal İslam ve darbecilik illetinden toplum kurtulabilirdi.”
İTTİFAKLARI PARÇALAYACAK HAMLE YAPILAMADI
Söyleşinin ilerleyen ve son bölümünde gazeteci Mehmet Kurnaz soruyor:
“Erdoğan iktidara geldiğinde “Ben değişerek geliştim” demişti. Toplumun daha geniş kesimleriyle mutabakat kurma iddiasıyla gelmiş, liberal kesimleri bir dönem ikna etmişti. AKP’nin 18 yıl sonunda ülkeyi son derece otoriter bir rejime sürüklediği, laikliğin kırıntılarının bile süpürülmeye çalışıldığını görüyoruz. Buradan çıkarılması gereken dersler neler sizce?”
Siyaset Bilimci Gürkan Öztan’ın buna cevabı şu şekilde:
“AKP’nin egemen güçlere en büyük vaadi 1990’ların hegemonya krizini aşmaktı. Becerisi de neoliberal dönüşümden medet uman odakları kendisine bağlayabilmesiydi. Liberaller AKP’nin “Milli Görüş gömleğini çıkardığına” inandıkları için değil, hasımlarıyla mücadelede AKP’yi meşru bir müttefik olarak gördükleri için onunla birlikte hareket ettiler. Fethullahçılar da benzer bir motivasyonla AKP ile ittifak kurdu. Ulusalcılık ile kimlik siyaseti arasına sıkışan merkez sol, bu ittifakları parçalayacak bir hamle yapamadı.”
“Mevcut iktidar ile pazarlık yaparak, onun vaatlerini siyasi tartışma için bir zemin olarak kabul ederek muhalefetin bir kazanım elde edemeyeceği artık çok açık bir biçimde görülmüş durumda. Yakın tarihten bir nebze olsun ders çıkaranlar iktidarın şimdilerde yeniden ısıtıp gündeme getirdiği yeni anayasa tuzağına düşmezler.”
‘Mağduriyet’ten iktidar projesi çıkarıldı
Mehmet Kurnaz bitirirken son sorularını da soruyor:
“Siyasal İslamcılar pek çok konuda kendilerini mağduriyetler üzerinden tanımlayıp iktidarlarını bunun üzerine kurmaya çalıştı. Mağduriyet tezlerinin bilhassa 1950 sonrası geçerliliği var mı? Ve 28 Şubat bu mağduriyet sürecinin neresinde?”
Hoca noktayı koyuyor:
“İslamcılar çok partili hayatın başlangıcından itibaren siyasetin kazanan taraflarından biri oldular. 1950’li ve 1960’lı yıllarda belki iktidar ortağı değillerdi ancak, DP ve AP hükümetlerinde etkinlik sahalarını peyderpey artırdılar. Türk sağının bir bileşeni olarak anti-komünizme angaje biçimde devlet ile ilişkilendiler. 1970’lerde ise doğrudan iktidar ortağı oldular, oy potansiyellerinin çok ötesinde güç elde ettiler. 12 Eylül’de en az dokunulan gruptular, 1990’ların ilk yarısında artık siyasal alanın etkin bir aktörüydüler.”
“28 Şubat İslamcı taban üzerinde travmatik bir etki yaptı, zira 28 Şubat’ta siyasal alana müdahale eden egemen güç koalisyonu İslamcılık ile değil onun gölgesiyle uğraştı; sıradan insanların yaşamını olumsuz etkileyen birçok saçma sapan işe imza atarken İslamcılığın yükselişi arkasındaki nedenlere gözünü kapadı. Fırsat bu fırsattır diyerek tüm muhalefeti sindirmeye çalıştı. Hal böyleyken, baskıya maruz kalan onlarca kesim varken bu mağduriyetten iktidar projesi çıkaran yine İslamcılar oldu.”
Kitabın Sonuna Gelindi Şimdi N’olacak?
28 Şubat süreci hâlâ gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Bu konuda yazılmış yüzlerce kitap, binlerce makale var. Hangi açıdan ele alıp değerlendirmek kişinin durduğu yere göre değişebiliyor.
Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayınlanmış Barış Terkoğlu ile Sami Menteş’in ortak çalışması da çok değerli benim için. Masallarla büyütülmeye alışık, iktidar kavgalarında her türlü yalan dolana çok bayılan yurdum insanı bir nebze kafasını kaldırır, kendini ve çevresini sorgulamaya başlarsa “Size Yalan Söylediler” fazlasıyla işe yarayacaktır.
İki gazeteci de yalın cümleler kurmayı seviyor. Kitap hem anlaşılır bir dilde yazılmış hem de insan okurken hiç sıkılmıyor, yorulmuyor.
Kitabı kapayıp toparlandım. Okurken notlar aldığım bir yığın soruya aydınlatıcı cevaplar bulabilmenin mutluluğuyla…
Eğer siyasetten, belirli bir döneme yönelik siyasi inceleme ve araştırma türü kitaplardan hoşlanıyorsanız bu kitabı da çok seveceksiniz. İçtenlikle öneriyorum.
Keyifli okumalar. ☺️📖🚴
Ben ayrıca TKP tarafından hazırlanmış, soL TV’nin müthiş belgesel serisi “Medusa’nın Salı: Bir AKP Belgeseli”ni izlemenizi hararetle tavsiye ederim. Şimdiye kadar yayınlanmış 7 bölümü de YouTube’dan izlenebilir.
Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,
Gezenti Şeref
***…***
(*) Önceki Makale: 🚲&📖 Ahmet Tevfik “Yüzyıl Önce Bisikletle Bursa”
(*) Sonraki Makale: 🚲&📖 Cenap Şahabettin “Avrupa Mektupları”
>>> [iÇERİKdİZİNİ]
***📚***
DİPNOTLAR:
- Postmodernizm, modern düşüncenin rasyonel, bilimsel ve objektif kavramlarından uzaklaşmayı, hakikatlerin ve gerçeklerin mutlak olmadığını ve çoğul anlamlar taşıyabileceğini savunur. ↩︎
- Can Uğur, “Size Yalan Söylediler kitabı hakkında Barış Terkoğlu & Sami Menteş ile röportajı”, 20 Mart, 2022 tarihli BirGün Gazetesi ↩︎
- M. Emin Kurnaz’ın 28 Mart, 2021 tarihli BirGün Gazetesi’nde Siyaset Bilimci Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan ile yaptığı sohbetin makalesi. ↩︎
