**GBT~2026/006**
Pire🚲 ile “KİTAP OKUMA TURLARI” Babaeski Günlükleri
Bisiklet bir tutkudur, bir yol masalı dostudur, gönülçelen bir sevdadır. Bisikletle kitapları düşünde gören biri yol sevdasına tutulduğu aşkını ömrü buyunca unutmaz, yaşadığı sürece o okuma mekânını hep arar durur… [Mizah 📚]
2026’ya Bir Güldürmece Şart!!
Ocak ayı bitti bitiyor. Üç hafta nasıl geçti hiç anlamadım. Şunun şurasında Ocak’ı göndermeye kaldı bir hafta. Hatta yeni yıl geldi geçmekte demesek de bir ayı tükendi sayılır bile. Sonra kalacak 11 ay. Ne de tez geçiyor zaman. İnsan yaş aldıkça mı zaman hızlanıyor? Ben şahsen daha genç yaşlarımda iken hiç de böyle düşünmez, hissetmezdim. Azaldıkça kıymeti artıyor. Artıyor da bilebiliyor muyuz ki?
“İki Gönül Bir Olunca”; çok güzel bir tur, çok güzel bir isim. Bugünkü ‘bisiklet + kitap’ okuma turuma bir rumuz kondurayım dedim. İki gönülden biri bensem; diğeri bisikletim de olur, okuyacağım kitap da. Hiç fark etmez. Sağ olayım; yok yere böyle bir isim yakıştırdım işte.
Tabi şimdi hayata buğday tarlalarından bakan Babaeski’ye de haksızlık yapmayayım. Çocukluk yıllarımdan beri çok kahrımı çekti. Akraba ziyaretleri sebebiyle Fahrünisa halamıza, Akif eniştemize ailecek yaptığımız ziyaret günlerinde bile aşırılıklara kaçar, hallaç pamuğu gibi atardım kasabanın dar sokaklarını. Kaçınılmaz olarak 2017 yılından beri daha fazla katlanır oldu nazlı tavırlarıma.
Dolayısıyla ‘gönüllerden biri’ bensem, elbette diğeri de Babaeski olabilir. Seç seç beğen. Onun için pek yakıştı diyorum ya. Söz; bir dahaki sefere dördü bir arada olan bir dörtlüğü rumuz olarak önereceğim. Malum turlarımı esprili, nükteli adlandırmaya pek meraklıyımdır.
“Ben yalnızlık adlı bir şehrin, boş sokaklarında saklıyım.”
Gelelim bugüne. Gene Babaeski’nin çevresinde, üşümekten bir hal olmuş tenha sokaklarında pedallayacağım. Üşür kışım sen gidince döner başım. Çok uzaklara kaçmam herhalde. Kestirmeden bir istihzar tarzında bir gezinti yapıp eve geri döneceğiz. Hastalanmadan, sergende bir fuar objesi olmadan, dört ayaklı dostların dişlerine takılmadan.
Günün Anlamına Yakışan Mizah Kitabı
“Ulaşım öylesine pahalandı ki valilikten yürüyüş izni almanın tam zamanı!”
Ben, Valiyi görmeye gitsem 35 km pedal çevirmem lazım. Üüü, bu ayaz havada imkânsız. O zaman karşı kıyıda, 2 dakikalık yürüyüş mesafesinde komşum olan Kaymakamlığa gideyim daha iyi. Kendisinden serbest sıklet pedal çevirme iznini koparır koparmaz bisikletime atlayacağım. Ama dur; önce kitabımı seçmeliyim.
Efendim, kitaplığımın rafından indirdiğim 104 sayfalık kitabın adı: “Espirin”… Yazarının Aspirin tadında her derde deva yazdığı esprili aforizmaların sıralandığı bu kitabı Say Yayıncılık çıkarmış.
Pedallar Kahkaha Atarak Dönüyor
“Gücenmedim, sadece “günceldim” sana!”
Pire🚲, nedense bugün hayli durgun. Sanırım daha uzun bir tura çıkacağımızın hayali içinde olmasından. Gücenmiş meğer. Beklentiler, büyük beklentiler… Ama gönlünü almam çok uzun sürmedi. Bastonlu çikolatayla bile kolay kandırabilirim onu. 😉
Hazırlanıp yola koyuluyoruz. Hava soğuk, ama ilk rampa sıcak. Rampa dediğimse Babaeski’nin İstanbul çıkışındaki kasabanın ufak çaplı ‘yüksek’ eğimine sahip üçgen kavşağına çıkan yol. Çamlık ağaçlarının resimsi sergilendiği tepeye vardığımda terlediğimi hissediyorum. Bir de polis merkezinin önünden geçip aşağıya salınacağım ya; işte o anı gözlerimin önüne getiriyorum. Burası Babaeski Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin de bulunduğu Terminal Caddesi.
Arkası müthiş bir iniş. Sevgili Pire🚲’ciğim telefonu Sigma’nın beleş versiyonunu kullandığından 40 km/sa gösteriyor ama üzerine 10 eklemek lazım(mış). Yani 50. Asfalt düzgün olsa daha da çıkar. Bir ara çukurlar tepeme tepeme iniyor sandım valla. Yolun sağı berbat, mıcırlar var, mecburen soldan iniyorum. O da karşıdan gelenle öpüşme durumu doğuruyor. Hiç önemli değil. Yol tenha olduğundan birkaçıyla karşılaşıyorum ancak. Öpüşmeden sıyırıyorum. Bir tanesi el kol hareketleri yapıyor, ama kimin umurunda. Yoksa o kolu ona veririm de günümü berbat etmesine müsaade etmem.
Büyük Cami’nin orada, sola dönüşte çorbacılar var. Bir tanesinin önünde dursam mı diye düşünmedim değil. Hadi dedim, şimdi oyalanmayayım. Flamingo’nun orada 4 ayaklı dostlar karşılıyor. Çöplükten dönüyorlar gibi kirli bir halleri var. Üstleri başları mezbele içinde. Tüh, yanıma mama almayı unutmuşum. Vahlandım. Ufacık selamlaşmadan sonra ben yoluma onlar yoluna. Tarlanın az ötesindeki telin altı açıkmış, oradan çıka geliyorlar demek. Gerçi ben başta gör(e)medim, herhalde Pire🚲’yi bekliyor olmalılar.
Ev’e 10 dakika kala…
Hızla çıkıyorum Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndan. Evdeki merasimle hazırlanmış kahvaltıya yetişir miyim diye telaş ediyorum. Kavşağa vardığımda bizim Pamuk’un brandanın deliğinden çıkardığı minik beyaz kafası görünüyor. Sevimli hayvan. Gelene geçene havlayıp, “ben burdayım len, geçemezsiniz” diyor.
Zaten tüm sıkıntı terasın merdivenlerini çıkana kadar, sonrası ver elini yer çekimi durumları. Terasta kahvaltı yapmayı ne kadar özledik bir bilsen.
Çayın Demi Gibiyiz
Biraz daha koyulaşsak tam olacak. Dalgamızı geçiyoruz. Baylar ve bağyan topluluğu olduk bugün. ‘Ladies’ tek olduğundan konular da ona göre çeşitleniyor. Her şey bir yana, hepimizin kafasında bu yılın seyahat planları var. Olacak iş değil. Bunu da yaparsak sadece gezenti ruhumuzu değil, tüm o coğrafyanın, dünyanın kader kısmet dengesini bozmayı hedeflediğimiz belli olacak. İzin verilmez deniliyor. Konunun uzmanları bol miktarda eveleme geveleme laf üretmeye odaklanınca tamamen kaybetme riskiyle de karşı karşıya kalabileceğimizi söylemekteler. YouTube’da bu mevzuda yapılmış bir yığın gösteri şöleni var; kalpler pır pır atıyor.
Tam 12’de kahvaltı masası kalktı. İkisi bir arada öğle kahvaltısı da bir başka oluyor. Öğünlerin sırasını bozguna uğratsa da gelip geçici bir heves. Beni okuma odasına götürecek ‘gemi’ öncekilere göre daha rahat. Rampası var, kolayca bacaklarımı kaydırıveriyorum. Neydi o eski koltuk, kütlesi merdivenlerden taşınan gülle gibi. E, Ağır mı ağır, pazılara kuvvet sırtlaman gerek.
Cep Telefonu mu? En Sevdiğim Hobim!
Ben okumanın yolunu tutarken bizimkilere nâzende bir göz atıyorum. Elde cep telefonları, benim ruhumu bile hissetmiyorlar. Çok acayip bir gök cismi olduk. Teknoloji sıçtı batırdı gezegenimizdeki her şeyi. Nefret ediyorum.
Geçmiş bir araştırmaya göre; Türkiye’deki mobil kullanıcılar günde ortalama 78 kez, yani her 13 dakikada bir cep telefonu ekranına bakmaktan kendini alamıyor denilmekte. Bununla da Avrupa ortalamasını 1,5 kat aşmışız. Uyandıktan sonraki ilk 15 dakika içerisinde telefona bakma oranı %79 iken, aynı oran Avrupa için %62 seviyesinde. Eh, her zaman sonuncu olacak değiliz ya. Zaten bu aralar her şeyde Avrupa birincisiyiz. Enflasyonda zaten bizi sollayıp geçecek bir Allah’ın kulu memleket yok. Zaten İngiltere sağdan direksiyon olduğu için, o her daim muaf tutuluyor.
Dahası komikliklerde de üstümüze yok. Efendim, bir ara Hz. Nuh’un bile cep telefonuyla konuştuğunu iddia edenimiz vardı. Tanrı baba akıl fikir versin. Ve bu kişi sıradan biri değildi. İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesinde Öğretim Üyesi muhteremlerinden bir zevattı. Gülüyoruz ağlanacak halimize. Ağlıyoruz gülünecek halimize.
İnceden bir güneş kımıltısı var dışarıda. Hoppala durumları. İyiye işaret olmalı. Hava ufaktan ısınacak galiba.
Gerisi teferruat derler ya. 20 km gösteriyordu Pire🚲’nin telefon saati eve vardığımda. “İki Gönül Bir Arada”; şimdi “Espirin” sırada…
Taze Bardağın Suyu Soğuk Olur
“Bakın şimdi buradan ana-avrat dümdüz giderseniz araadığınız stadyumu mutlaka bulursunuz!”
Valla bu kez stadyumun bulunduğu istikametten geçmediğimden üstüme alınmıyorum.
Kucakladığım koltuğu boş verdim. Bugün fark yaratacağım. Ayaklarımı yorgana göre uzatıp, bir yandan kahvemi içerken, bir yandan da kitabımın derinliklerine dalacağım. Espri dünyasının en komik adamlarından birine ayak uyduracağım yani. Evet, mizah güzeldir. Hele külliyatta bir de argo dilini çok iyi kullanan sevdiğim bir mizahçı olunca gülmece eserleri çok daha güzeldir.
Şimdi sırada bir filtre kahvesi ve karikatürist mizahçı edebiyatçı, Cihan kardeşim eğlenceyle beni bekliyor.
Espri Şölenine Hazırız
“Adamın suratına TÜKÜRSEN Yağmur duası tuttu sanacak!”
Kahve ve bir mizah kitabının eğlenceli dostluğu, boş zamanımın en güldürücü armağanıdır. Self-servis mekânımın yataklı vagonuna çocukluğumun ve delikanlı yıllarımın baş tacı, güldürü ustası Gırgır’dan tanıdık bir yüzle birlikte oturuyorum.
Ah, o Oğuz Aral’lı günler… Sen ne yaptın bize yahu… Şimdilerde kayıplardaymış duygusunu yaşamak ne acı! Hayat ne acımasız!
Say Yayınları’ndan çıkmış elimdeki “Espirin”in kapağını açıyorum, başlıyorum sayfaları çevirmeye. Göz attığım ESPRİLER dizisi günümüzü anlamlandırmaya ışık tutuyor. Güldürücü sözlerle tarihten aldığını tarihe kayıt düşüyor. Aslında her bir vecize hayatın içinden çıkmış yaşadıklarımızın ama çok çabuk unuttuklarımızın bir aynası. Duvar yazıları tarzı kaliteli mizahın ustası hoş geldin. Sayende Espirin yolculuğumuz başlıyor.
Türküm, Doğruyum, Fena Halde Özdeyişlerle Doluyum!
Bir söyleşisinde Cihan Demirci şöyle diyor:
“Hayat, mizahı çok geçiyor!”
Mizah edebiyatının üretken ve özgün kalemlerinden, 1978’de adım attığı yazar ve çizerlik serüveninde 2026’da 48 yılı geride bırakan, 50’nin üzerinde kitaba imza atan Cihan Demirci’nin bütün kitaplarına sahibim. Aralarında henüz okumadıklarım var tabi. Tıpkı birden fazla okuduklarımın olduğu gibi. İşte seyrüsefer bir anlamı var bu bisikletle yaptığım kitap okuma turlarının. Kimileri eskilerden, bazıları yenilerden. Garantili kütüphane arşivi sağ olsun.
Kimdir Bu Cihan Demirci Mizah Ustamız?
“Sürüden ayrılan kişilik kapar!”
Benden bir yaş büyük, 1962 İstanbul doğumlu Cihan Demirci, ilk ve orta öğreniminden sonra önce İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Tekstil Bölümü’nde 3’üncü sınıfa kadar okur. Daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nı 1’inci sınıfta terk eder. Ve son olarak Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünü de 3’üncü sınıftan terk edip hayata atılır.
1978 yılı başında yayınlanan karikatürleri ve yazılarıyla henüz 15 yaşındayken mizahçılığa adım atan Demirci’nin ilk karikatürleri; “Fırt”, “Gırgır”, “Çarşaf” gibi dergilerde yayınlanır. Cihan Demirci sonrasında kendi kuşağından pek çok mizahçı gibi Oğuz Aral’ın “Gırgır” dergisinde yetiştirilir. Mesleğini hem mizah yazarı hem de karikatürist olarak sürdüren Cihan Demirci’nin ilk imzalı yazısı 8 Haziran 1980’de “Gırgır” dergisinde yayınlanır. İlk mizah öyküleri de gene “Gırgır” dergisinde yayınlanan Demirci profesyonelliğe adımını 1981 yılının Haziran ayında “Ses” dergisinin mizah eki “Atmaca”da atar. Bu dergide ustası Suavi Süalp’in ardından mizah yazarlığına ve karikatüristliğe başlar.
Cihan Demirci 1982 yılında Güldürü Üretim Merkezi’ne girer ve GÜM çatısı altında 4 yıl kadar Türk Mizahı’nın çok önemli ustalarıyla birlikte çalışma fırsatı bulur. Bu dönemde Güneş, Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde karikatür çizip, mizah yazıları yazar. “Gümgüm” adlı mizah gazetesinde çalışır.
Sonrasında; Fırt, Gırgır, Gazete-Mazete, Milliyet Yayınları, Yorgan, Hey, EP, Yeni Günaydın, Pes, Akşam, Kum, Milliyet-Kirpi, Miço, Mobidik, Cumhuriyet-Spor Gazetesi, Ünlem gibi pek çok gazete ve dergide yazıp-çizip, çalışan Cihan Demirci kurduğu ekiplerle gazetelere mizah ekleri hazırlar. 2 yıl kadar Fransa’da yaşadıktan sonra, 1996 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte “Panik” adlı mizah dergisini çıkarır.
Verimli Tarlada Bir Dizi Üretken Çabalar
Ayrıca çeşitli dönemlerde TV yazarlığı ve yardımcı oyun yazarlığı yapar. Müjdat Gezen-Perran Kutman’ın “Başlar mısın Başlayalım mı” adlı TV programında parodi yazarlığı yapar. Kendine özgü bir mizah tarzı yaratmasını bilen Cihan Demirci, Türkçeye ve argomuza yüzlerce kelime, deyim, terim ve kavram kazandırır. İsim babası olduğu “Geyik Muhabbeti” deyimi bunların en başında gelmektedir.
1995’te Cumhuriyet gazetesinde başladığı özdeyiş tarzı “Laforizmalar”ını 1997-2002 yılları arasında Milliyet’te “Açık Pencere” adlı köşede sürdürür. 1999’da Radyo Cumhuriyet’e “Damdaki Mizahçı” isimli bir mizah programı da hazırlar. 2000 yılında Takvim gazetesinde köşe yazarlığı yapar. 2003-2004 yıllarında “Milliyet-Kirpi” mizah ekinde ve “minidev.com” adlı sitede “Damdaki Mizahçı” adlı köşesinde yazılar yazar. Behzat-Süheyl Uygur çiftinin “Şahane Cumartesi” adlı TV eğlence programında metin yazarlığı yapar.
Yıllara Sari Üretken Emek
İlk kitabı 1985’te yayınlanan Cihan Demirci’nin bugüne dek yayınlanmış ve satış rekoru kırmış 50’den fazla kitabı bulunuyor. Diğer taraftan; şiir, deneme, roman, mizah yazıları, özdeyiş, çocuk yazını, fıkra, biyografi, anı, inceleme türünde kitaplar yazmaktadır. Demirci, 1990’dan başlayarak son 30 küsur yıl içeresinde sayısı bini aşan; söyleşi, imza günü, panel, konferans, sergi, seminer, work-shop, atölye çalışması gibi pek çok kültürel etkinliğe katılarak Türkiye’yi kültürel anlamda dolaşmayı sürdürüyor.
Son yıllarda çocuk edebiyatına ve çocuk kitaplarına ağırlık vererek, okullarda çocuklarla bir araya gelip Mizah ve Karikatür Atölyeleri gerçekleştiriyor. İlki 1981 yılında İstanbul’da olmak üzere birçok karikatür sergisi açmıştır.
2020 yılı Cihan Demirci’nin yazar-çizerlik serüvenindeki 42’inci yılıdır. Bir dönem Karikatürcüler Derneği’nin genel sekreterliğini üstlenen sanatçı 2000’li yıllarda Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde 3 yıl boyunca “Mizah Kültürü” adlı dersin öğretmenliğini yapar. 2002-2005 yılları arasında 3 yıl boyunca TRT-FM radyosuna “Cihan Demirci’yle Söz Söze” adlı 157 bölüm süren bir mizah programı hazırlar. “İmge Öyküler”, “İle” gibi edebiyat dergilerine yazar. Cihan Demirci 3 yıla yakın bir süre; Radikal gazetesinin Pazar eki “Radikal-2”ye, Birgün gazetesi “Pazar” ekine ve “Cumhuriyet Kültür” sayfasına yazar.
2006 yılında, Mizah Üretenler Derneği ve Basad tarafından “Yılın Mizah Yazarı” seçilir.
Uzun yıllardır Türk mizah tarihi ve Türk karikatürü üzerine araştırmalar yapıyor. 2007 ve 2009 yıllarında Nehar Tüblek Karikatür Yarışması’nda 2 ödül kazanır. 2010 yılında Cumhuriyet gazetesinde “Çiziyet” başlığı altında karikatür çizen Demirci 2011’de aynı gazetenin “Cumertesi” adlı mizah sayfasında yazar-çizerlik yapar. 2015’te Kadıköy gazetesine “Hayat Çizgisi” başlığı altında haftalık karikatürler çizer. “Damdaki Mizahçı”, “MizahHaber” gibi blogları bulunuyor. 2019’un Kasım ayından, 2020’nin temmuz sonuna dek Cumhuriyet gazetesinin “Ciddiyet” mizah sayfasında, her cumartesi “Damdaki Mizahçı” adlı köşesinde yazmış ve çizmişti. (1)
Kitabın Kafa Kâğıdı
“Başbakan: ‘Kriz teğet geçti ama bazı sürtünmeler olabilir’ dedi… İki taşı birbirine sürten insanoğlu ateşi buldu, iki vatandaş bir araya gelmesin, sadece cebi değil kıçı da ateş gibi yanabilir!”
Künye: Cihan Demirci, “Espirin”, Say Yayınları, Birinci Basım, 2004, Mizah, 104 sayfa
[Arka Kapaktan]
“Espirinolog doktorunuz Cihan Demirci’nin bir aspirinin suda erime süresinde okunabilen “Espirin” tabletlerinden oluşan bu kitabı daha önce pek çok kez basıldı ve 15 binden fazla bir satışa ulaştı. “Espirin” uzun bir süre sonra yenilenmiş “Forte” haliyle raflardaki yerini alıyor.”
HAYAT, MİZAHI ÇOK GEÇİYOR
“Gülmekten çok ağlamaya yakın bir toplumuz.”
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış. Çok dürüst bir tespit doğrusu. Evet, bizler, genetik olarak mı nedir, üstümüze yapışan o illetten bir türlü kurtaramıyoruz kendimizi. Abartıyoruz. Ve ağlıyoruz. Ağlayınca geçer zannediyoruz.
Bir yerde okumuştum. Mizahı uzun yıllardır bir sosyolog ve tarihçi kıvamında sürdüren Cihan Demirci’nin şöyle bir şeyler söylediğini hatırlıyorum:
“Mizah, hayata tersten bakmaktır ve Türkiye’de mizah yapmak artık olanaksızdır.”
Bununla neyi kastettiğini anlamak için müneccim olamaya gerek yok tabi. Biz Türkler mizahı çok mübalağalı seven bir toplum gibi gösterilsek de aslında bu nitelikli özelliğimizi özellikle 21’inci yüzyıl başından beri yitirmeye başlamışız. Bu yüzden aslında gülmekten çok ağlamaya yatkın bir toplum olduğumuz bir gerçek.
Yine bir söyleşisinde şöyle bir saptamada bulunuyor:
“Mizahçının öngörüsü yüksektir. Toplumdaki çürümeyi, boşalmayı erken görmüş biri olarak bu soruyla şunu demek istedim: ‘Hayatın gerçekleri bu ülkede öylesine abuk subuk bir hale geldi ki mizahçının hayal gücünü de aştı, bu yüzden hayat mizahı çok geçiyor!’. Bunu 90’larda dedim ama 2020’lerde tam yerine oturdu sanırım.” (2)
Ve arkasından şöyle devam ediyor:
“Mizahçı amuda kalkmış biridir, hayata tersten bakarak bambaşka bir bakış açısı yakalar ama akla ziyan bir ülkede amuda kalkmanın herhangi bir anlamı kalmaz çünkü hayat zaten tersten seyretmektedir, demek istediğim budur. Bu yüzden mizah anlamını yitirdi ve o yüzden onun da içi hayat gibi boşaldı ama ben tüm olumsuz şartlara inat, akla seslenen, organik bir mizahı inatla sürdürmeye devam ediyorum.”
ARGO ÖZEL BİR DİLDİR!
Mizahına argo katan bir karikatürist yazardan söz ediyorum. Dilin ustalığını ister beğenin ister beğenmeyin, ben şahsen üstün zekasıyla ürettiği sözcüklere hayranım. Tam da böyle duvara yazılacak, diyalekt panosuna iliştirtilecek türden özdeyişler bunlar.
Üstelik argo, halk arasında yaygın şekilde zannedildiği gibi küfür değil. Bilakis aynı uğraş alanındaki insanların, kullanılan ortak, genel dilden ayrı olarak, benimseyip kullandıkları, herkesçe anlaşılamayan, kendilerine özgü sözcük ve deyimlerin yer aldığı özel dil ve bu dili oluşturan sözcüklerin tümüne deniyor.
Bakın mizah üstadımız Cihan Demirci ne diyor:
“Argoyu küfür zanneden cahil bir kesim var. Oysa argo özel bir dildir, herkesin anlayamayacağı, özel üretilmiş sözcüklerden oluşur, amiyane küfürlerden oluşmaz. Zekâ ister, sözcük bilgisi, dil bilgisi ister. Anadilinin ustası olmak için 42 yıldır emek veren bir yazar-çizer olarak ben de tüm mizah yazılarımda, kitaplarımda, ürettiğim her şeyde argoyu okurdaki etkiyi artırmak adına bir araç olarak kullandım.”
Bilinmeli ki; hayatın gerçeklerinden üretilen mizahımın bir derinliği var. Ve gülüp geçmenin ötesinde bir şeydir bu!
ÜRETMEK DE NE, TÜKET GİTSİN…
Belki çok uzun yıllardır böyleydik. Ama son yıllarda teknolojinin de hayatımıza soktuğu kolaylıklarla rahatladık. Üretim toplumu olamadan tüketim toplumu olduk fena halde… Zaman tükettik. İnsan tükettik… Ne bulduysak tükettik…
Bunları söylüyor Demirci, “Deli Gömleği Ütü İstemez”de. O kitaba da sıra gelir elbet.
2004 baskılı “Espirin”e baktığımda ne görüyorum peki? Yıl 2026. Aradan geçmiş tam 22 sene. Dile kolay. Ve biz hâlâ insan tüketmeye devam ediyoruz gibi. Kitabın sayfalarına karışmış, süssüz esprili özdeyişlerden çıkarsama yapmak hiç zor değil. Bir tür kara mizah denemelerinin de yer aldığı bir kitap. Eleştirisi bol. Asılması nice. Israrla okuyucusunun dikkatini çekmeye çalışması gani.
Çok yakın bir zamanda 63’üme basacağım. 63’lük bir cennet kapısı açacağım kendime. İstanbul Küçükyalı’da yerli filmler oynatan bir sinemamız vardı. Onun da adı 63 idi. Ben doğduktan 9 ay sonra, 7 Aralık 1963 günü suarede hizmete açılmış. İsmini de açıldığı yıldan almış. Altmış üç yaşantımda hoyrat ve berbat süreçte hem zamanı hem de insanı korkunç şekilde tükettiğimizi görüyorum.
Üstüne Basa Basa Söylüyorum; Uydurmuyorum!
Yalan değil, İnsan tüketmenin artık neredeyse sonuna geldik!..
Cihan Demirci de çok haklı olarak böyle bir serzenişte bulunuyor:
“Çünkü elde tüketecek nitelikte insan da çok az kaldı, tıpkı elde yaşanacak bir sağlıklı, doğal bir doğa ve bitki örtüsü kalmadığı gibi ne yazık ki!.. Çok önemli değerlerimizi bozuk para gibi harcadık, giden her önemli değerin yerini ciğeri beş para etmezlere verdik!.. Belki de bunun en ağır bedelini henüz yaşamadık. 2019 menşei virüslü günler bile en hafifindendi. Ve kim bilir, belki de o şeytani virüslü günleri bile arayacağız. Çünkü bu toplum ne yazık ki hazır çorba gibi bulduğu değerlere sahip çıkamadı. Ve onları birer birer yitirdi.”
ÜRETMEK DE NE, TÜKET GİTSİN…
Sanki bir cinnet mahallesinde yaşıyoruz gibi. Şizofrenik, bezgin, kaygı bozukluğuna sahip yurdum insanı bu noktaya gelmeyi nelere borçlu acaba?
İşte burada mizah giriyor aklımıza. Su serpiyor daralan yüreğimize.
Doğup büyüdüğüm Kazasker Şakacı Sokak da böyle bir cinnet mahalleydi mesela. Kadıköy gibi bir kaza olmak istese de aslında başlı başına bağımsız bir ülkedir. Ama bunun farkında bile değildir!.. Bu tuhaf mahallenin 49 yıl sonunda ulaştığı yer benim 49 yıl önce yazdığım yerdir!..
49 yıl önceden var olan resmi oldukça geniş açıdan görmüşüm, sanırım. Sadece eli kalem tutan biri değil, aynı zamanda kafasında resim çizer de olmanın bir yararıdır bu. Sinemaya tutkun… Tiyatroya meraklı… Televizyona müptelâ… Hayal dünyasında oyunlar üretmeye, karakterler yaratmaya düşkün…
Araya Eski Mahallemi Sıkıştırmasam Olmazdı
Eski mahallem mi? 2008’den beri yazdığım ama 2020’de itinayla güncelleyip derlediğim Şakacı Sokak dizisi de “Espirin”e uyumlu bir hayat hikâyesi. Görsel bir pencereden yazılmış, zamanında televizyon dizisi olacakken kanallardaki kirli çarkı aşamayıp, dizi olamamış bu çalışmaya şimdi baktığımda eski tanıdık Şakacılı halkımın tüm yazdıklarımı fazlasıyla uyguladığını görüyorum!..
Tıpkı Cihan kardeşimin yapmaya çalıştığı gibi ben de böylesine ağır bir cinnet aşamasına gelmeyi zamanında var olan hiçbir sorunu çözemeyip, tam tersine bu sorunları büyüterek, sorunlardan bir dağ oluşturmaya bağlıyorum.
Benim de işim bu blog sayesinde yazdığım kompozisyonlarda yanlışlarla, yalanlarla boğuşmak ve doğruları çekinmeden, yüreklice söylemekten ibaret. Tabi araya esprileri de katıyorum ki, okunacak satırlar fazla acıtmasın. O yüzden üzülerek de olsa diyeceğim; ne yazık ki inşaat modasına kendisini kaptırmış Şakacılı halkım şimdi kendi yarattığı o sorun dağının en tepesinden aşağı atlayacağı günün cinneti içinde gün sayıyor!..
Pek umudum yok ama son bir umut sözümüz de olsun hani:
“Uyanmayı son anda bile olsa başaracak bir mahalle sakinlerinin o dağdan atlamasına da gerek kalmaz!”
Burada Şakacı Sokak derken aslında zamanımı en fazla geçirdiğim Babaeski’yi de kastediyorum. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” misali. Aslında bu şimdiye kadar yaşadığım, çocukluğumu, ergenliğimi geçirdiğim ve değişime uğramış tüm yerler için geçerli. Erenköy, Suadiye, Bostancı, Kadıköy, Hadımköy, Mecidiyeköy, Londra, Edirne, Antalya, Saros Körfezi, Çanakkale…
Kitabın Sonunda Espirin Tedavisi
Sayfalarının azlığından bütün kitabı ele alır almaz bitirdim. Yine elimde olmadan sayfalar arasında dolaşırken hayallere kapıldım. O özdeyişlerle düşler aleminde ben de seyahat yaptım. Yazarın yazdıklarıyla kendi yaşadıklarımı birleştirdim. Ortaya çıkan mizahi sentez ilginçti.
Gülmek, insan ruhunu besleyen en güzel duygulardan biri. Cihan Demirci’nin kaleminden çıkan “Espirin”, insanı kahkahalara boğacak bir espri derlemesi sunuyor. Hazinemdeki 2004 baskısı olan bu kitap, mizahın gücünü ve etkisini bir kez daha kanıtlıyor. Türkçe argo dilinde yazılmış olan bu eser, günlük hayatın stresinden uzaklaşmak ve neşelenmek isteyenler için ideal bir seçim.
104 sayfalık bu eğlenceli kitap, her yaştan okuyucuya hitap eden esprilerle dolu. Cihan Demirci’nin usta kalemiyle hayat bulan bu espriler, beni fazlasıyla eğlendirirken düşündürmeyi de başarıyor. Eminim, okumak isterseniz, mizahın ince zekasıyla harmanlandığı bu espriler, sizi de hem güldürecek hem de düşündürecek.
Üstelik kitabın ciltsiz olması, onu her yere kolayca taşıyabilmenize de olanak tanıyacaktır. Normal boyutları sayesinde çantanızda veya elinizde rahatlıkla taşıyabilirsiniz. “Espirin”, sadece bir kitap değil, aynı zamanda bir ruh hali değiştiricidir. Gününüzü aydınlatmak ve yüzünüzde bir gülümseme oluşturmak için birebirdir.
Kitabı kapayıp toparlandım. Okurken hiç yazılı notlar almadım. Ancak yeniden esere dönecek ve ondan bir Şakacı Sokak güzellemesi çıkaracağım. Hayat mizahla güzel!
Eğer mizah kitaplarını, eğlenceli özdeyişleri seviyorsanız bu kitabı katıksız öneriyorum.
Keyifli okumalar. ☺️📖🚴
Bir sonraki “Kitap Okuma Turu” güncesinde görüşmek üzere; sevgiyle kalın,
Gezenti Şeref
